Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

8316965e1e6af02b646f98e110fc68ce

Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

Gandhi herhalde hakkında en çok kitap yazılmış kişilerden biridir. Aktif ama şiddet unsuru içermeyen direniş felsefesi ile Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturdu. Hareket doruk noktasına ulaştığında şiddetli çatışma yüzünden sona ermişti. Şiddet tahmin edilemeyen boyutlara ulaştı. Binlerce eylemci öldü ya da yaralandı, ve yüzbinlerce eylemci tutuklandı. Ama Gandhi’nin Satyagraha felsefesi genel olarak dünya üzerinde insan hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı oldu.  “İş birliği yapmama”,  “sivil itaatsizlik” Hint toplumunun her katmanından çok geniş bir katılım ve örgütlenme sonucunda büyük başarı kazandı. Hatta 2007’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile Gandhi’nin doğum günü olan 2 Ekim gününü “Dünya Şiddete Hayır Günü” olarak ilan etti. Gandhi, felsefesini (çoğu zaman şiddetsizlik/zarar vermeme olarak çevrilen) “Ahimsa” ilkesine dayandırıyordu.

Vatandaşlık hakları, insan haklarının ihlali travmatiktir ve Bessel van der Kolk’ un deyimiyle de; “Travma her zaman politiktir”. Gandhi, ahimsayı politik eyleminde somutlaştırdı. Değişim için eyleme geçti ve kendi ağzından ahimsa anlayışını şöyle tanımladı: “Ahimsa, karşılık vermeden acı çekmek, darbe yiyip vurana vurmamak için güçlü  olmayı gerektiren bir uygulama.” 

Kulağa fazla teslimiyetçi geliyor değil mi? Gandhi, ahimsayı böyle tanımlıyordu ama hiç de teslimiyetçi değildi. Sadece vurgusu şiddetsizlikti. Aksine, sonuna kadar mücadele etti… O dönemde kadınların eylemlere (politik) dahil olabilmesi mümkün değildi.  Kadınlara da söz hakkı doğması, harekete dahil olabilmeleri, disiplinli bir biçimde bu direniş için calışmalarını sağlayacak bir fikir buldu; bağımsızlık hareketini desteklemeleri için yabancı ürünlere boykot başlattı ve her gün khadi kumaşı dokumasını istedi.

Sevgili Zeynep Aksoy eğitiminde, yoga felsefesini anlatırken Godfrey Devereux’un konuşmasını alıntılanmıştı, Godfrey Sanskrit dilini çevirmenin zorluğunun altını çiziyor ve ahimsayı açıklarken şöyle diyordu, “.. İnsanlar bazen Mahatma Gandhi’nin Hindistan’ı özgürleştirdiğini düşünür, evet, ancak yaptığı sadece bundan ibaret değildir. İngiliz İmparatorluğu’nun da çökmesine neden olmuştur…. Ahimsa, yoganın esası ve temelidir…. Şiddet içermeyen eylem, şiddetsizlik, etimolojik olarak zarar vermemek anlamına gelen ‘ahimsa’ kelimesinin tercümelerinden sadece biridir. Ancak ahimsa aynı zamanda şefkat, sevgi, duyarlılık, ilgi göstermek olarak da tercüme edilir. Ahimsa’nın sadece şiddetsizlik anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. Şefkat anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. ..”  Herkesin Godfrey Devereux’ un o konuşmasını dinlemesini dilerim…

“İçimi sevgiyle doldur Tanrım, Kalbim bütün varlıkları kucaklasın” diyerek dua eden Gandhi, kendi ahimsa yorumu ve politik yaklaşımıyla Britanyalı doktorların penisilin tedavisini reddedip eşinin tıbbi yardım almasına karşı çıkmıştı. Hindistan’a hemen bağımsızlık verilmezse savaşa (2. Dünya Savaşında Britanya’ya) destek vermeyeceklerini açıkça belirtmişti. Yani ahimsaya dayandırdığı şiddetsizlik ilkesi ile politik bir mücadele yürütürken, barıştan ve sevgiden konuşurken, savaş üzerinden pazarlık yapabildi…  Gandhi, ikinci dünya savaşı sonrası Yahudilere yönelik öğütlerinde yine kendi ahimsa görüşü bağlamında çok talihsiz, hatta feci yorumlarda bulundu. Hepsini yazamam tabi ama verdiği beyanın, eksik, yüzeysel ve tek taraflı olduğu sadece bir cümlesini okuyarak anlaşılabilir: “Yahudiler kendilerini kasabın bıçağına sunmalıydılar. Kendilerini kayalıklardan denize atmalıydılar.”  Belli ki Yahudilerin uzun direnişinden hiç haberi olmamıştı… Ya da 1934’de Bihar’da meydana gelen ve çok büyük can kaybına sebep olan depremden sonra, Gandi bunun dokunulmazları kendi tapınaklarına kabul etmeyen üst kast Hinduların günahları nedeniyle olduğunu söyledi. Dönemin bir diğer düşünürü Tagore, Gandi’nin bu görüşüne şiddetle karşı çıktı ve uygulamayı  eleştirmekle birlikte, ahlaki değil sadece doğal sebeplerin depreme yol açabileceğini savundu. Tagore ve Gandhi çokça ve uzun uzun tartışırdı. Gandhi, otobiyografisinde, kendini hatalarından ders çıkararak doğruluğu bulmaya adadığından bahseder ve “Satya Tanrıdır” der.

Gandhi öldüğünde yandaşlarına şöyle duyurulmuştu; “Dostlar, yoldaşlar, ışık bizi terk etti ve her yerde yalnızca karanlık var, ve size ne söyleyeceğimi ya da nasıl söyleyeceğimi hala bilmiyorum. Sevgili liderimiz, Bapu, ülkenin babası artık yok….”

Gandhi’ nin de arkadaşı olan Indra Devi’den bahsedeceğim biraz… Indra Devi yani Eugenie Peterson, Rus asıllı bir tiyatro sanatçısı. Tiyatro sanatçıları eğitimlerinin ve işlerinin doğası gereği muhalif olurlar. Indra Devi de ne kocasının itirazını dinledi, ne geleneği, ne de hocaları… Israrı sonucunda Krishnamacharya ona eğitim vermeyi kabul etti; Zorlu bir eğitimden geçti. Erkek egemen yoga dünyasında, idealleri olan ısrarcı bir kadın, zinciri kırıp tarihin ilk kadın yoga öğretmeni oldu. Sonrasında “feminist” olarak anıldı. (Ben bu söyleme katılmıyorum.) Hindistan’da Yoga çalışmaları ve Vedik metinlerin kadınlara yasaklı olması başka bir mesele ama oraya girmeyeceğim… Indra, kadim yoganın Batı dünyasıyla tanışması açısından çok önemli bir insan. Bugün yoga bu kadar yaygınsa Jois, Iyengar, Desikachar ve Devi sayesinde… Özellikle de Indra Devi sayesinde çünkü çok dil biliyordu, çok seyahat ediyordu, her yerde gönüllü dersler veriyordu. Indra Devi yaşadığı olumsuzluklar, reddedilişler, ağır diyetler, ağır fiziksel çalışmalardan bahsetmedi pek, onun yerine şöyle dedi mesela:

“Gökyüzüne, yıldızlara bakıp, en beğendiğin yıldızı seç. Öyle güzel ki, baktıkça onu daha çok istersin. Simdi yıldızın aşağı indiğini hayal et, gittikçe aşağı, göğsünüzde hissedinceye kadar, kalbinin içinde kayboluncaya kadar, bütün varlığın sevinçle doluncaya kadar. Simdi yıldız kalbine girdi ve orada kalacak. Ama simdi hayatında bir sürü şeyi değiştirmek zorundasın, aksi halde yavaş yavaş kaybolur ve yerini dev bir boşluk alır… Artık bir daha asla yalnız olmayacağımızın farkındayız. Kötü düşünceleri ortadan kaldırmak için kendi ışığımız var ve o ışıkla konuşuyoruz – kalbimizdeki yıldızımızla. Birdenbire öyle mutlu hissedersin ki, kalbinde büyüyen ve daha büyük olabilen, gözlerimiz, işlerimiz, sözlerimiz ve düşüncelerimiz aracılığıyla parlayan bir ışık var. Artık önemsiz şeylere yer yok. Kalpteki ışık bizi tutsun.“  

Artık önemsiz şeylere yer yok, kalbimizdeki ışık bizi tutsun… Onemsiz tanımı Indra Devi için neydi acaba?

Bugünlerde dünyada büyük bir sivil hareket var “Me Too” / “Ben de”. Geçmişte, güç sahibi ve hatta dokunulamaz görülen birçok erkek, kendileri hakkındaki taciz iddiaları kabul etmek, özür dilemek ve hatta ellerindeki görevleri bırakmak zorunda kaldı. Bu kişiler arasında oyuncular, siyasetçiler, gazeteciler ve hükümet üyeleri var. Daha öncekilerden farklı bir direniş; Bu dalgayı kadınlar başlattı ve çok sayıda erkek katıldı. Dünyaca ünlü çok sayıda Hollywood oyuncusunun bir araya gelerek “Me Too” kampanyasının devamı niteliğinde bir daha hiç kimsenin “Ben de! dememesi için” ve yeni travmalar önlemek için “Time’s Up” / “Zaman Doldu” hareketini eyleme geçirdi. Çığ gibi büyüyen bu dalga önce politikacıları ifşa etti,  sonra oyuncular konuşmaya başladı, olimpik sporcular ve son olarak yoga camiasının gündemine oturdu.  Mysore’da Patthabi Jois’ un istismarına uğradığını beyan eden çok sayıda tanınmış yoga hocası var. Duyan oldu mu?  Yoga Alliance ve benzeri çok sayıda uluslarası kurum ve yoga eğitmenleri “#ahimsanow” hareketi başlattı. Bildiriler yayınlandı… Herkes tek tek ayağa kalkıyor ve sorunları işaret ediyor artık…

Niye yazdım bunları?  çünkü Gandhi ya da Indra Devi aslında kendileriyle çelişmek konusunda muazzam örnekler…  Her insan gibi… hem yücelikleri, hem karanlıkları var… Ama bence en önemlisi her ikisinin de anarşist olması; Musa da öyleydi, Isa da… Buda da, Osho da… Tiyatronun da tavrı budur. “Bir adım önden giden, meşaleyi taşıyanlar” mottosuyla yetişir tiyatro sanatçısı.

“Time’s Up” hareketine, Türkiye’deki tiyatro sanatçılardan ses çıkmamasına çok şaşırdım… Ya da bugün Türkiye’de bir tiyatro oyunu yasaklanmışken bütün sahne sanatçılarının birlik olup ses çıkarmamasına şaşırıyorum. Yoga camiasının bu ve benzeri konulardaki suskunluğuna şaşıyorum… Çünkü bu hareket sadece #metoo ile ilgili değil; Büyük ölçekte dünya üzerinde bugün her türlü şiddete karşı bir hareket. Indra Devi ve Gandhi bugün yaşasaydı olanlar karşısında ne derdi çok merak ediyorum…

Neden bu iki gruba şaşırıyorum…  çünkü sadece bu iki grubun “aydınlat/nma” ve “farkındalık” üzerine aleni bir iddiası var. Indra’nın betimlediği, kendi içimizdeki ışığı korumaya çalışırken neleri yok sayıyoruz acaba? Meşaleyi taşırken gözümüz nerede?

Herşeye “ok olmak”, “kalbini açmak” “yargılamamak”, “bununla biraz kalmak” ya da “sadece işine/kendine bakmak” bu devirde, bu boyutta bir teslimiyet… Böylesi bir sessizlik… Karma ya da Aile Dizimi açısından bile, sadece bu kadar bireysel takılarak yani Türkçesiyle etliye sütlüye karışmadan kolektife ne yapıyoruz acaba? Iş birliği değil mi bu?

Bireysel çalışmalardan, çemberlerden, meditasyondan, sınıftaki satsangdan bahsetmiyorum… Tiyatrocu için oyun çıkarmaktan da bahsetmiyorum. Birbirimizin işlerini desteklemek ve açıkça birbirimizi eleştirmekten bahsediyorum; yapıcı eleştiriden… Ancak bu tartışmalar ve fikir ayrılıkları üzerine içten paylaşımlar bizi daha ileriye ve üretmeye itekleyebilir.

Birleşmek gereken zamanlar bunlar.  Daha somut daha yayılmacı davranmak gereken zamanlar…  Dünya, ülke bu kadar kararmışken bir aydınlıktır, ışıktır gidiyor ama birbirimize ilişmeden, çelişkilerimize  bakmadan ve bir sürü bilgi/terim kirliliğiyle…

Bunu söylerken kendime de sözüm var elbet: mesela şimdilerde travma  konusunda Türkiye’de Somatik Deneyimleme, Organic Intelligence ve Travmaya Duyarlı Yoga var. Bu üç yaklaşım da beden üzerinden ve bilimsel çalışmalara dayanarak travma olgusunu çalışıyor. Birbirimizi biliyoruz – tanıyoruz.  Yöntemler farklı olsa da, uygulama ve fikir ayrılıkları olsa da bir araya gelelim, bir ortak akıl üzerinden şunu yapalım demedik hiç…

Instagramda poz paylaşmaktan öteye geçse yogaya  ve meditasyona teşviğimiz. Facebook’ta yazdıklarımız daha “Türkçe” olsa… Belki benzer hislerde olanlar vardır; biri  çıkıp “içimizdeki ışık”, “kalbimizdeki bilmem ne” demeye başladı mı ben artık yerdeki taşları saymaya başlıyorum. Başka ne yapılabilir bilemiyorum? Konuşalım, tartışalım istiyorum…Birbirimizden haberimiz olsun.

Mesela Zeynep Aksoy harika bir şey yapıyor; canlı yayında mindfulness öğretiyor. Biz de stüdyodan, sahneden dışarı çıkalım… Okullarda, hastanelerde, hapishanelerde, mülteci kamplarında, sığınma evlerinde, kolluk kuvvetlerinde daha çok yoga ve meditasyon olsun, daha çok tiyatro olsun diye uğraşalım, proje üretelim.  Bu kadar “aydınlık” kadın ve erkek daha ısrarcı ve birlik olalım mesela…

Tiyatrocular daha çok yoga yapsın, Yogacılar daha çok tiyatroya gitsin örneğin… Kesiştikleri noktalara şaşarsınız… Madem aydınlat/nma peşindeyiz birbirimizi besleyecek, birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var. Işık taşıyanın anarşist olmak, eleştirel olmak, savaşçı olmak dışında bir yolu yok gibi geliyor bana… Sevgili okuyucu, son olarak teknik bir bilgi paylaşayım: Sahnede ışık öyle parlaktır ki seyirciyi zar zor seçersin. Daha taze öğrenciyken tembihlerler Dikkat et! Işığa fazla bakan körleşir.

#timesup #zamandoldu #ahimsanow #ahimsasimdi 

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Reklamlar

İnsanlığın Uyanışı / The Awakening of Humanity

b534de22003137d19e6c82c2518480ab

İNSANLIĞIN UYANIŞI

Bir zamanlar harika bir takımdık. Bir gerçeklik, bir aile. Bir olarak doğduk, bölündük. Kabileler,hizipler, klanlar, milletler, dinler, ideolojiler, ordular. Benim Tanrım senin Tanrına karşı. Benim doğrum seninkine karşı. Birbirlerini anlatılmamış sayılarda katlettiler. Dinlemeyi bıraktık, birbirimizin gözlerinden kendimizi görmeyi bıraktık. Yanılsama içine düştük. İnanç sunağında ibadet edildi.
Bazılarımız, şimdi uyanıyoruz. Yine tek bir aile olarak; bir takım. Kendimizin ve birbirimizin varlığını hatırlayarak; birçok varlık değil, bir olarak. Din yok, soy yok.
Farklar var, evet; Ama önemli bir ayrım yok. Çeşitliliğimizi kutlayarak, ortak doğamızı hatırlayarak.

Yanılsama yoğunlaştıkça uyanma çağrısı da fazlalaşır. Gölgeler daha yüksek sesli, daha koyu renkte büyüdükçe, ışık kaynağı daha belirginleşir, netleşir. Karanlık yalnızca ışığa yönelik bir çağrıdır. Ego öldükçe kükremeye başlar. İki, bir olamaz elbette ama bir hiçbir zaman aslında iki olmadığını hatırlayabilir. Belki hala şansımız vardır canım.

Jeff Foster

THE AWAKENING OF HUMANITY
We were once a great Team. One truth, one family. Born as One, we divided.
Tribes, factions, clans, nations, religions, ideologies, armies.
My God versus your God.
My truth against yours.
Slaughtered each other in untold numbers.
Stopped listening, stopped seeing ourselves in each other’s eyes.
Fell into delusion.
Worshipped at the altar of belief.
Some of us, now waking up.
One family again; one Team.
Recognising ourselves and each other as presence; not many presences, but one. No religion, no lineage. Differences, yes; but no essential separation.
Celebrating our diversity, remembering our shared nature.
As the delusion intensifies, so does the call to awaken.
As the shadows grow louder, darker, the light source becomes more apparent, clearer.
Darkness is only a call for light.
As the ego dies, it roars.
Two cannot become one, of course, but One can remember it was never really two.
Perhaps we still have a chance, my love.
Jeff Foster

Mutsuz Zihin? Mutsuz Karın? Hangisi önce geliyor?

2272bf5a250c065643d2293a69acfe82

Mutsuz Zihin? Mutsuz Karın? Hangisi önce geliyor?
İkinci Beyin dedikleri…

Sindirim sistemimizde gizli olağanüstü bir şey var. Bilimadamları bir süredir (19 yy) bunu farkında ancak yeni gelişen teknoloji ile yapılan yeni araştırmalar ve sonuçları bildiklerini bambaşka bir noktaya taşıyor. Yeni keşfedilen bulgular zihinsel ve fiziksel sağlığımız hakkında devrim yaratacak nitelikte.

Kafamızda olan biten daha aşağıda, bilim adamlarının “bağırsağımızdaki beyin” dedikleri olgu ile alakalı. Fiziksel ve zihinsel sağlığımız üzerinde önemli bir anahtar. Bağırsağımızdaki beyin ya da “ikinci beyin” gastrointestinal sistemde, karmaşık katmanlı dokuda 200 – 600 nörondan oluşuyor. Böyle bir ateşleyici gücün yiyeceklerle uğraşmaktan daha fazlasını yapması şaşırtıcı değil. Beyne doğrudan bilgi göndererek zihinsel ve duygusal işleyişte kritik bir rol oynamakta. Bununla birlikte stres, anksiyete ve üzüntü gibi duyguları etkilediği gibi hafıza, karar verme ve öğrenme becerisini de doğrudan etkiliyor. Bağırsaklardaki beyin bizim algıladığımız gibi düşünmüyor ama ana beynimiz ile sürekli iletişim halinde olarak zihinsel ve duygusal sağlığımız üzerinde kritik bir rol oynar. Buraya kadarını daha önce farklı yerlerde okumuş olabilirsiniz. Buradan sonrası yeni bilgiler içeriyor olabilir 🙂

En son travma eğitiminde Dr.Bessel van der Kolk “ İkinci beyni iyileştirmeden travmayı tedavi edemeyiz.” diyerek tedavinin birçok bileşeniyle birlikte beslenmenin öneminin de altını çizmişti.

Peki nasıl oluyor?

Bağırsak duvarına gömülü ortalama 200- 600 milyon nöron içeren enterik sinir sistemi, çevresel tehlikeleri hissetmeyi ve bunlara verilecek tepkileri tespit ediyor. Beyin stres durumunda sağlıksız besinleri tercih etmesinin sebebi bu. Yani bu besinlerin insanlara çekici gelmesinin nedeni bağırsaklardaki ikinci beyin. Başlangıcı yemek borusu, bitişi anüs olan enterik sinir sistemi, içerdiği nöronlar bakımından beyinden beş kat daha üstün.
Beyinle ortak özelliklere sahip olan enterik sinir sisteminde çeşitli nöron türleri bulunuyor. Nöronlar arasındaki destek, glial hücreler tarafından sağlanıyor. Vücuttaki serotonin miktarının % 95 lik kısmı enterik sinir sistemi tarafından üretiliyor.
Bildiğiniz gibi Dopamin beyinde keyifle alakalı; Bağırsaklarda ise sinyalleme molekülü görevini üstleniyor. Yani bağırsaklardaki kasların kasılmasını sağlayan nöronlar arasındaki mesajlaşma gibi görevleri yerine getiriyor. Bir anlamda serotonin bağırsaklardaki sinyalleri taşıyor. Ayrıca bağırsakta üretilmiş olan serotonin kana karışarak, karaciğer ve akciğerde olan hasarlı hücreleri onarıp, kalp gelişiminde ve kemik yoğunluğunda etkili oluyor.

İnsanların stres karşısında gösterdikleri tepkilerden beyinle enterik sinir sisteminin işbirliği içinde olduğunu biliyoruz. Beyin savaş ya da kaç tepkisi göstererek, kanı mideden kaslara yönlendiriyor. Bu sırada midede garip bir his meydana geliyor. Stres aynı zamanda bağırsaklarda ghrelin hormonunun daha fazla üretilmesine neden oluyor. Hormon iştah açıcı etkiye sahip olduğundan, beyin dopamin salgılanması için uyarılıyor. Ghrelin hormonu stresi baskıladığından, üstlendiği görev önemli. (Metnin en sonunda daha da bilimsel, özet bir açıklama bulabilirsiniz. *)

Mutsuz Zihin? Mutsuz Karın? Hangisi önce geliyor?

Kaygı, stres, anksiyete ve depresyonun çoğu zaman irritabl bağırsak sendromu, kabızlık, ishal, hazımsızlık, şişkinlik gibi “mutsuz karın” problemlerini beraberinde getirdiği bir sır değil. Onlarca yıldır doktorlar stres, anksiyete ve depresyon vb nin buna sebep olduğunu düşünüyordu ama yeni bulgular bunun tam tersini ortaya koyuyor. Gastrointestinal sistemdeki bozulma ruh halini değiştiren sinyalleri tetikleyerek beyne gönderiyor. Probiyotiklerin zihinsel rahatsızlıkların tedavisinde ya da stres ve anksiyete durumlarında belirtileri hafiflettiğini biliyoruz. Nedeni ortada gibi görünüyor…

İkinci beynin zihin sağlığı üzerinde oynadığı kritik rol ortada;. Etkileyici olan, etkinin yönü.
Beyinden çıkan en uzun sinir vagus aslında beyinden gelen 12 çift sinirden biri. Beyin sapından göbeğe kadar uzanıyor. İşte işin büyüleyici kısım bu: Vagustaki liflerin yaklaşık    % 90’ı, göğüsteki (kalp gibi) iç organlardan geçerek, bilgiyi karından beyne taşıyor, tersi değil.

Aslında biz bunu biliyorduk, dilimizde kullanıyoruz… Şimdiye dek ‘içgüdü’ olarak adlandırdığımız veya bir karar vermek için ‘kalbini dinle’ söylemimiz, muhtemelen ikinci beyinden yani karından gönderilen sinyallerle ilgili.

Bilgi ve mesajlar beyinden kalbe ve bağırsağa, ayrıca vagus siniri üzerinden diğer yönde de dolaşır, ancak artık kuşkusuz olarak bildiğimiz akışın ana yönünün bağırsaktan beyne doğru olduğu.

Bakterilerin Rolü

Nöronlar gibi beyin – sindirim sistemi bağlantısı açısından diğer önemli oyuncu bağırsaklarımıza yerleşmiş 100 trilyon bakteri. UCLA’dan fizyoloji, psikiyatri ve davranış bilimleri profesörü Emeran Mayer, bağırsak bakterilerinin beyne gönderdiği bilgilerde olağanüstü bir bilgelik içerdiğini söylüyor. Bu bakteriler doğduğumuz günden ve muhtemelen daha önceden beri her gün, her dakika bizim davranışlarımızı etkiliyor. Mayer’in araştırması, bağırsaktaki belirli bakteri kombinasyonlarının beynin sinir ağını nasıl etkileyebileceğini ve sonuç olarak davranış modeli, ruh hali ve öğrenme gibi şeyleri nasıl etkilediğini göstermiş. Ekipteki diğer araştırmacılar aynı zamanda bağırsak bakterileri ile davranış arasındaki muhtemel bir bağlantıyı araştırmışlar ve bazı dikkat çekici keşifler yapmışlar.

Bir çalışmada ortaya çıkan bulgu şöyle: “Ürkek farelerin bağırsak bakterileri, dışa dönük farelerin bağırsağına aktarıldığında, dışa dönük fareler daha endişeli hale geldi.”
Tam tersi de incelenmiş: “Cesur farelerin bağırsak bakterilerini, ürkek fareler aldığında, çekingen fareler daha cesur ve dışa dönük hale geldi. Ayrıca agresif fareler, bilim insanlarının bağırsak bakterilerini probiyotik veya antibiyotik vererek ayarladıklarında sakinleşti.”

Çocuklar üzerine

Devamında yapılan araştırmalar, çocuklarda, özellikle de erkek çocuklarında davranış biçimleri ile spesifik bağırsak bakterilerinin varlığı arasındaki korelasyonları ortaya koymuş.

Emzirme öyküsü, diyet ve doğum yönteminden bağımsız olarak yapılan araştırmada bulgular şöyle:

  • Bağırsak bakterileri bakımından en fazla genetik çeşitliliğe sahip olan çocuklar daha olumlu, meraklı, hoşsohbet ve dürtüseldir.
  • Erkeklerde dışa dönüklük, belli bakteri türlerinin bolluğuyla (Rikenellaceae ve Ruminococcaceae aileleri ve Dialister ve Parabacteroides cinsi) ilişkilendirildi.
  • Kızlarda, öz-kısıtlama, sevecenlik ve odaklanmış dikkat sorunları, daha düşük bağırsak bakterileri çeşitliliği ile ilişkilendirildi.
  • Belli bir bakteri familyasına (Rikenellaceae) bolca sahip olan kızlar, daha dengeli mikrobalara sahip olan kızlardan daha korkak ve travmaya yatkın.

Bu araştırma hala taze, bu yüzden bağırsak bakterilerinin kombinasyonu açısından sağlıklı bir karnın neye benzeyeceğini veya hangi faktörlerin bunu etkileyeceğini hala tam olarak söyleyemiyoruz. Mikrobiyomun mükemmel dengesinin hepimiz için farklılık gösterebileceği ve değişebileceğini düşünüyorlar. Bu nedenle, araştırmacılar çalışmadaki herhangi bir çocuğun bağırsak mikrobiyomunu her hangi bir şekilde değiştirmemeye dikkat ediyorlar. Bununla birlikte “junk food” yani abur cubur bu tartışmaya dahil bile değil. Yani kesinlikle kaçınılması gereken gıdalar.

Bağırsak ve Depresyon

Depresyon, ruhsal durumdan sorumlu nörotransmitter olan serotonin düzeyinde bir düşüşe neden olur. Sıradışı olan şey, vücudun serotonininin sadece% 5’inin beyinde depolandığıdır. Vücudun serotonin’in diğer % 95’i bağırsaklarda saklanır.

En sık reçete edilen ve serotonin düzeylerini değiştiren antidepresanların genellikle gastrointestinal sorunlarla birlikte gelmesi şaşırtıcı değil. Bağırsağın depresyondaki rolünün henüz farkettiğimizden etkisinin de daha fazla olduğunu öğrenmek şaşırtıcı değil. Araştırmalar, bu açıdan bazı cevaplar arıyor. Ancak artık çok sayıda sinir bilimci, psikolog ve psikiyatrist beslenmeyi düzeltmeden iyileşmede ilerleme sağlamayamayacaklarına ikna olmuş durumda.

Bağırsak ve Kaygı / Anksiyete

Araştırmacılar, daha fermente gıdalar yiyen genç erişkinlerin (probiyotikler içeren) sosyal kaygı belirtilerinin daha az olduğunu keşfetti. Psikoloji Profesörü Matthew Milimire şöyle açıklıyor: “Fermantasyonlu gıdalardaki probiyotiklerin bağırsaktaki ortamı olumlu şekilde değiştirdiğini ve bağırsakta meydana gelen değişmeler sosyal kaygıyı etkiliyor … yani bağırsaklarınızdaki mikroorganizmalar aklınızı etkiliyor.”

Stres anında bağırsak, beyine açlık sinyali veren bir hormon olan ghrel’in üretimini yükseltiyor. İnsanlar üzerinde yapılan araştırmalar da benzer sonuçlar veriyor. Bu noktada ne yemeyi seçtiğiniz çok önemli.
Yakın tarihli çok ilgi çeken bir başka çalışmada, çiftlerin kavga/ tartışma sonrası iştah tetikleyici hormon miktarlarında belirgin olarak yükselme olduğu bulundu. Araştırmacılar, sağlıksız ilişkilerin zayıf besin seçeneklerine neden olduğunu dahası zayıf beslenme seçeneklerinin sağlıksız ilişkilere sebep olduğunu henüz doğrudan söylemese de, bu korelasyonun göz ardı edilemeyecek kadar güçlü olduğunu belirtiyor.

Mayer, son 50 yılda Akıl hastalıklarının, Depresyonun, Otizm, Multiple skleroz, Parkinson ve Obezitenin dramatik bir artış gösterdiğine dikkat çekiyor. Bütün bunların değiştirilmiş bağırsak bakterileri ve beyin-bağırsak etkileşimleri var. Aynı zamanda, son elli yıl boyunca, gıda üretim ve işleme biçimimizi ve antibiyotik kullanma şeklimizi çarpıcı bir biçimde değiştirdik.

Gördüğünüz gibi akıl sağlığı kimsenin kafasında değil ya da tam olarak zihinsel bir hastalık da değil. Bilim bize bunu gerçekten kanıtlıyor. Zihinsel ve duygusal sağlığın bağırsaklarımızdan etkilendiğinden şüphe yok. Araştırmaların sonuçları heyecan verici ve tedavilere ve zihin sağlığımıza nasıl bakacağımız konusunda devrim yaratacak gibi.

Araştırma sürekli olarak gelişmekte ancak şu noktada, bağırsaklara (ikinci beyne) dikkat etmenin ve sağlıklı tutmak için elimizden gelen her şeyi yapmanın önemine şüphe yok. Bu zihinsel ve duygusal sağlığımız için hayati anahtarlardan biri.

*Sindirim sistemi, merkezi sinir sistemi (CNS) ile gastrointestinal sistem duvarındaki enterik sinir sistemindeki sinirler (ENS) bağlantılı olarak ileti alıp verir (innerve). ENS otonom sinir sisteminin parçasıdır; CNS refleksiyle uyumlu olarak çalışır ve komuta merkezleri ile sindirim işlevini kontrol etmek için sempatik gangliyonları geçerek merkezi komuta eder. ENS ve CNS arasında ve ENS ile sempatik prevertebral ganglionlar arasında çift yönlü bilgi akışı vardır. İnsandaki ENS, 200-600 milyon nöron içeriyor ve çoğu binlerce küçük ganglionda dağılır, bunların büyük çoğunluğu myenterik (tüm sindirim kanalı boyunca birbirine bağlantılı olarak uzanan nöronlar – kanal duvarındaki düz kasları kontrol eder) ve submukozal pleksusların (kanal duvarında lokal salgılama, lokal absorbsiyon, lokal kasılmadan sorumlu) bulunduğu iki pleksusta bulunur. Myenterik pleksus, üst özefagustan internal anal sfinktere kadar uzanan sürekli bir ağ oluşturur. Submukozal gangliyonlar ve bağlantı lifi demetleri küçük ve kalın bağırsaklarda pleksuslar oluşturur, ancak midede ve yemek borusunda yoktur. ENS ve CNS arasındaki bağlantılar vagus ve pelvik sinirler ve sempatik yollarla taşınır. Nöronlar ayrıca ENS’den prevertebral gangliyonlar, safra kesesi, pankreas ve trakea projeksiyonu yaparlar. ENS ve SSS’nin göreli rolleri sindirim sistemi boyunca önemli derecede farklılık göstermektedir. Çizgisel kas özofagus hareketleri CNS’de sinir desen üreticileri tarafından belirlenir. Aynı şekilde MSS midenin durumunun izlenmesinde ve vago-vagal reflekslerle kontraktil aktivitesini ve asit salınımını kontrol altında tutmada önemli bir role sahiptir.
Buna karşılık, ince bağırsak ve kolonda ENS, kas aktivitesi, transmukozal sıvı akıları, lokal kan akışı ve diğer fonksiyonların kontrol edildiği duyusal nöronlar, internöronlar ve birkaç sınıf motor nöron da dahil olmak üzere tam refleks devrelerini içerir. MSS lumbosakral omurilikteki defekasyon merkezleri yoluyla dışkılamayı kontrol eder. ENS’in önemi, bazı ENS nöropatilerinin hayati tehlike oluşturan etkileri ile vurgulanmaktadır.
1Department of Anatomy and Neuroscience, University of Melbourne, Parkville, VIC, 3010, Australia

çeviri ve derleme
Uzm. Ece Türkmut

Axis Mundi Project

Post – Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye 

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2016

Çözüm / Solution

1082135843

SORUN OLAN ÇÖZÜM

Çözüm aradığında bir şeye “sorun” diyorsun ama onu şu an bulamazsın. Şu anda sorun olan şey çözüm arayışın; evrenin işleyişini hızlandırma girişimin. Yavaşla…

Bilinmezi kucakla. Bu belirsizlikle kal.  “Henüz cevap yok” diyen, bu garip alana güven çünkü o evrenin bütün yaratıcılığıyla, yaşam ve imkanlarla dolup taşıyor.

Çözümler, bu yaratıcı yere güvenden, kendi tatlı zamanında ortaya çıkacak ve sorun dediğin şeylerin kısa sürede aslında var olmadığını farkedeceksin.

Gerçekte “sorunlar” asla çözülmezler. Hayal, yanlış anlamalar, durumu çevreleyen acı, çüzüme özlem hali, basitçe günün parlak ve net ışığını gölgeliyor.

Ve sonra “bir sonraki adım” kendi bildiğini yapar.

Hayatta zorluklar vardır, elbette, ama sadece zihin sorun yaratır.

Jeff Foster

THE SOLUTION IS THE PROBLEM

You call something a ‘problem’ when you seek a solution but cannot find it right now. In the present moment, the problem IS the search for the solution, your attempt to speed up the universe.

Slow down. Embrace the not-knowing. Stay with the uncertainty. Trust this strange place of ‘no-answer-yet’, for it is brimming with life and possibility and all the creativity of a Universe. Solutions will emerge in their own sweet time from this creative place of trust, and problems will soon be seen to be non-existent.

In truth, problems are never ‘solved’ – the mirage, the misunderstanding, the suffering surrounding the circumstance, the longing for the solution, simply unravels in the clear light of day. And then, the ‘next step’ makes itself known.

There are challenges in life, certainly, but only the mind creates problems.

Jeff Foster

Namaste

487ed918ca7747028da1277799e78625-1

Yoga çalışmalarına ilk başladığımda yoga öğretmenim ders sonunda ellerini göğsünün önünde birleştirip başını hafifçe öne eğerek bizi selamlardı. Eğitmenlik eğitiminde bu selamlamayı daha sık olarak kullanmaya başladık, oradaki öğretmenim bu selamlamaya Namaste sözünü de dahil ediyordu.

Önceleri anlamanı bilmediğim bu sözü tekrarlamakta bir direnç gösterdiğimi hatırlıyorum. Ne anlama geldiğini tam olarak anlamadığım bir sözü tekrar etmek istememiştim. Açık olmak gerekirse biraz komik ve zorlama gelmişti. Elbette hemen en iyi becerdiğim şeyi yaptım ve etimolojik olarak, nedir bu Namaste öğrenmeye çalıştım.

Namaste ya da Namaskar (नमस्ते [nʌmʌsˈteː])
Kelime Sanskritçe namas (eğilmek, önünde eğilme hürmet, saygı) ve te (sana) köklerinden oluşur. Tam olarak çevirsek, “Senin karşında eğiliyorum” demektir. Yani bir selamlamadır. Bu açıdan Namaste; merhaba, selam, güle güle, hoşçakal, teşekkür ederim vb. pek çok şekilde kullanılmaktadır.

Her kadim öğretinin içinde belirli bir amaca yönelik harekler ve kelimeler vardır. Bu kelimelerin özel bir titreşimi olduğu düşünülür. Kendi kültürümüzde sağ eli kalbin üzerine koyup, başımızı sola eğerek yaptığımız selamlama buna örnek olabilir. Bu kalpten saygı ve sevgi göstergesidir. Gönül selamıdır. Namaste de böyledir. Önemli olan elbette şekil değil taşıdığı anlam ve içeriktir. Bu açıdan ister merhaba, ister selam, ister namaste diyelim özünü kavramadıktan sonra pek bir kıymeti yoktur, gelişigüzel kullanmamak gerekir.

Namaste derken, Anjali mudra yapılır: Eller göğüs hizasında, alın önünde üçüncü göz olarak nitelediğimiz hizada ya da başın üzerinde birleştirilerek yapılabilir. Elleri birleştirirken çoğu zaman baş hafifçe öne eğilir. Anjali, anj kökünden gelir; saygı göstermek, kutsamak gibi anlamları vardır.

Bu hareket aslında ikili birliği, dualitenin birliğini anlatır. Daha farklı bir açıdan bakarsak eril ve dişil ögenin, kainatı yaratan karşıtlıklı birliğini, yani başka bir deyişle Tevhid’in çelişik birliğini işaret eder.
Bu selamlama felsefi açıdan derin bir anlam içerir. “İçimdeki Tanrısal öz, senin içindeki Tanrısal özü selamlar”, şeklinde özetlenebilir. Sevgi, saygı , hoşgörü ve nezaket göstergesidir.
İnternete namastenin anlamı ile ilgili pek çok çeviri bulabilirsiniz. Bazılarını sizin için derledim:

– İçinde bulununan ve bütün evrenin içinde yaşadığı yeri saygıyla selamlarım, onurlandırırım. İçinde sevginin, dürüstlüğün, bilgeliğin, barışın olduğu yeri saygıyla selamlarım, onurlandırırım. Sen kendi içindeki yerde, ben kendi içimdeki yerde isek, biz Bir’iz.
– İçindeki ruhaniyeti / Tanrı’yı selamlıyorum.
– İçimdeki ilahlilik içindeki ilahiliği algılar, anlar ve onun önünde eğilir.
– İçimdeki ilahi barış ve sevgi, içindeki ilahi barışı ve sevgiyi selamlar.
– Senin ve benim ruhum / özüm Bir. Eşit olduğumuzun farkındayım.
– Senin ve benim içimdeki öze saygı gösteriyorum, senin ve benim özümüz bir, biz biriz, sana ve Tanrısal özüne selam olsun.

Ben de sizin içinizde olan ve tüm evrenin yaşadığı o yeri, özünüzü, sevgiyle ve saygıyla selamlarım!
Namaste

Nasıl Yogini Oldum :)

377038_10150456559155908_1316658450_n

Hayatım boyunca ilgi duyduğum alanların hepsine vakit ayırmaya çalıştım. Neye merak duyduysam öğrenmeye çabaladım. Sağolsun ailem bu yönelişimi hiç kısıtlamadı. “Önce ders sonra oyun/ kurs/ kitap/eğlence” gibi kuralları olmadı. Pek çok spor dalı ile ilgilendim, çok sayıda hobim vardı… Bu yüzden çevrede adım maymun iştahlıya çıkmıştı. Üniversitede bile istediğim bölümü şeçene kadar üç kere okul değiştirdim. Önce Ankara sonra Kıbrıs sonra İzmir… Gezdiklerimden, gördüklerimden, deneyimlediklerimden çok şey öğrendim ama bazı insanlara zaman kaybı geliyordu seçimlerim. Çevredekiler “Şimdiye 3. sınıf olmuştun, okul neredeyse biterdi” gibi yorumlarda bulunuyorlardı.

Ailem bolca fırsat ve alan tanıdı.   Çok şanslıyım ki  “Yine dünyaya gelsem yine aynı bölümü okurum” dediğim bir alanda eğitim aldım. Üniversiteyi de uzun uzun okudum zaten; lisansı 5 yılda, lisans tezimi 2 yılda, yüksek lisansı 2 yılda yüksek lisans tezimi ise 3 yılda tamamladım.

Sahne sanatları üzerine aldığım eğitimde uzmanlığım dramatik yazarlık ve dramaturgiydi. Bununla birlikte profesyonel olarak dans ediyordum. Sahne sanatları bölümü epey zordur. Buna rağmen hem fakülte, hem dans bir güzel geçinip gidiyordu bence. Ama yüksek lisans sınavına girerken çok değerli bölüm başkanım beni uyarmadan edememişti: Ellerini kaldırıp, bana doğrulttu ileri geri sallayarak “Şekerim, bu lisansa benzemez, odaklanmalısın! öyle dans da edeceğim filan dersen olmaz bu iş” dedi.
Halbuki, lisanstan mezun olup yüksek lisansa başlamadan önce yurt dışında repertuar ve dans tiyatrosunda çalışma şansı bulmuştum. Çok kıymetli koreograflar, dans eğitmenleri ve hareket eğitmenlerinden dersler aldım. Performans sanatında ve oyunculukta hareket konusunda bolca çalıştım. Çalışmalarıma faydası olur diye üstüne gittim bir de Controloji (Pilates) eğitmeni oldum. Aklımda beden sanatları ve hareket ile ilgili birikimimi yüksek lisans eğitimimde kullanmak vardı. Olmadı. Onun yerine mis gibi opera tezi yaptım…
Oyunculuk eğitimi veren kurumlarda hareket ve dans eğitimi veriyordum.
Fakültede dramaturgi çalışıyordum.
Evde pilates dersi veriyordum.
Dışarıda nefes teknikleri ve stres yönetimi, sözsüz iletişim, takım çalışmaları ve hitabet sanatı.
Çevremdeki insanlar yine fazlaca dağıldığımı düşünüyordu, oysa bütün bunların birbirleri ile ne kadar çok alakalı olduğuna,  ben her dersimde yine  şaşırıyorum 🙂
Bütün bunlar olurken yoga hayatıma dansla birlikte girdi. Arjantin Tango üzerine çalıştığım zamanlarda partnerim sayesinde tanıştığım Luiza ilk yoga öğretmenimdi. Arkadaşım, dostum, anne yarım ve yoga hocam olarak onunla geçirdiğim her anım  çok kıymetli oldu. Hala öyle..
Aralıklı olarak yoga yapıyordum; bazen düzenli devam ediyor, bazen ortadan kayboluyor yoga derslerimi ekiyordum. Ama ne zaman durup kendimi dinlesem, bana en iyi yoganın geldiğini, aklımın bir köşesinde hep biliyordum. Bazı tecrübeler insanın hayatını alt üst edebiliyor. Ben de böyle bir deneyim yaşadım. Derken bir zaman geldi, ruhumda ve kalbimde de bana en iyi gelen şeyin yoga olduğunu bilmeye başladım. Yogayı daha detaylı öğrenmek için eğitmenlik eğitimine katılmaya karar verdim…
Eğitmenlik eğitiminin ilk gününde öğretmenimiz hepimize bir soru sordu “Bu eğitimden ne bekliyorsun?” Herkesin kendine göre cevapları vardı.
Ben kendi cevabımı verirken farkettim ki, insanların benimle ilgili nasıl düşündüğü kendimle ilgili nasıl düşünüğümden daha önemli olmaya başlamış. Kendi isteklerim ve kararlarımın yerini, dışarıdaki istekler ve kararlar almaya başlamış. Bu yüzden kendimden, yaptıklarımdan, işimden kuşku duymaya başlamışım. Bu zihin yapısı güvenimi sarsmış…
Aşağı yukarı şöyle bir şey dediğimi hatırlıyorum:
“Yoga eğitmeni olmayı düşünmüyorum. Bir sürü iş yapıyorum. Çok şey biliyorum, çok şey okuyorum çünkü dramaturgum. Ama hareket eğitimi veriyorum bu açıdan bedenin, ruhun ve zihnin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini biliyorum. Öğrencilerime bunu öğretiyorum. Sonra, insanlara nasıl sakin kalacaklarını ve hatta nasıl nefes alacaklarını, nasıl davranıp, nasıl konuşacaklarını anlatıyorum… Bunların hepsi aslında aynı yere çıkıyor… bunların hepsi tek birşey. Bunları öğretiyorum ama kendime gelince, bu bildiklerimi bir arada tutamıyorum. Tarifi zor.. Yaptıklarım bir şeye yaramıyor, bir yere ulaşmıyor gibi geliyor. Dağılmış hissediyorum. Yoga bana iyi geliyor. Bu eğitimle yani yoga ile kendimi bir arada tutmayı hedefliyorum.”
Ne iddialı değil mi? Yeni Ahit’te bir söz var “Bu dünyanın bilgeliği Tanrı’nın gözünde akılsızlıktır”. İşte o an için benim durumumu çok iyi tanımlayabilir bu söz.
Ardından ders başladı… İlk ders “Yoga, yuj kelime kökünden gelir. Yuj, Boyunduruk altına almak / Kontrol/ Birleştirmek yani Bütünleştirmek anlamına gelir.” Bir an nefesim kesildi. O an, kesinlikle dağılmış olan kendimi, bir araya getireceğimi biliyordum. Bununla birlikte daha önce bildiğimi düşündüğüm herşeyi yeniden öğreneceğimi ise bilmiyordum. İnsanın kendini keşfederken şeçtiği çok değişik yollar var. Hayatım boyunca yaptığım tüm tercihler, okuduğum tüm kitaplar, bütün eğitimler aslında beni buraya, bu yola taşımış. Yoga benim kendime, özüme giden yolum oldu. Kendim için verdiğim en iyi karar ve kendim için yapabileceğim en güzel deneyimdi. Yoga ile hergün yeni bir yola çıkıyorum ve hayattaki tüm öğretmenlerime her gün teşekkür ediyorum.
NAMASTE 🙂