Gelişimsel Travma Hakkında Her Öğretmenin Bilmesi Gereken 10 şey

f33a423053226cd333b4a0d1e37d85cc

Gelişimsel Travma Hakkında Her Öğretmenin Bilmesi Gereken 10 şey

Travma yaşayan çocuklar için öğrenme büyük bir mücadele olabilir…

Yas ile üzüntü son derece açık bir şekilde kendini gösterir.  Travmada ise, semptomlar büyük ölçüde farkedilmeyebilir çünkü başka problemlere benzerlik gösterir: huzursuzluk, öfkeli davranışlar, konsantre olamama, talimatlara uyamama veya grup halinde çalışmanın zorluğu vb… 

Genellikle, bu semptomlara ve tepkilere neden olanın travma olduğunun tespit edilmesi yerine öğrenciler çoğu zaman kaygı bozukluğu, davranış bozuklukları, hiperaktivite veya dikkat dağınıklığı bozukluğu gibi yanlış tanılar alırlar.

Travma yaşayan çocuklar için öğrenmek çok zor olabilir. Bununla birlikte, travma yaşantısını davranışın kökü olarak tanımlayabildiğimizde, çocuklarımızın okuldaki sıkıntılarla başa çıkmalarına yardımcı olma yaklaşımımızı düzenleyebiliriz. Detroit merkezli, Starr Küresel Öğrenme Ağı’nın bir programı olan Ulusal Travmalar ve Kayıplar Enstitüsü’nün klinik direktörü Caelan Kuban Soma, travma deneyimi sebebiyle kendi kendilerine yardımcı olacak stratejiler geliştiren çocukları anlamak için bu ipuçlarını sunuyor.

1. Travma yaşayan çocuklar damarınıza basmaya çalışmıyor.

Bir çocuğun sorunu varsa, günün başında ya da gün içinde bir işi yapmakta ya da derse geçişte zorlanabilir. Çocukların, evlerinde endişelenmelerine neden olan bir durum nedeniyle dikkatlerinin dağılabileceğini unutmayın. Çocukları geç kaldığı için veya ev ödevini unuttuğu için kınamak yerine, o çocuğa yardım etmek için görsel bir ipucu ya da  hatırlatma hazırlayarak onu onaylamaya ve onunla uzlaşmaya çalışın.

Caelan “Bakış açını değiştir ve travma geçirmiş çocuğun damarına basmaya çalışmadığını hatırla” diyor.

2. Travma geçiren çocuklar sürekli olarak sonra ne olacağı konusunda endişeleniyorlar.

Sınıfta günlük bir rutin sakinleşebilir, bu yüzden mümkün olduğunca bir yapı ve öngörülebilirlik sağlamaya çalışın. Caelan, sözlerin travma geçiren çocuklar için anlamlı olmadığını, duyusal ipuçlarına ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Günün nasıl gelişeceğini açıklamanın yanı sıra sınıf programı, ne zaman ve hangi aktivitelerin (matematik, okuma, öğle yemeği, teneffüs vb.) yapılacağını gösteren işaretler veya bir storyboard/pano kullanın.

3. Durum senin için o kadar da kötü görünmese bile, çocuğun önemli olduğunu düşündüğü ve endişe duyduğu şey bu.

Travmayı yargılamamaya çalış. Ilgili öğretmenler olarak, istemeden bir durumun o kadar da kötü olmadığını tahmin edebiliriz, fakat en önemli şey çocuğun o stres hakkında nasıl hissettiğidir. “Çocuğun algısı olduğunu hatırlamamız gerekiyor… Durumun, kontrollerinde olmadığını, yaşamlarının veya güvenliklerinin risk altında olduğunu hissediyorlar” diyor Caelan Kuban Soma.

Mesele tek bir olay bile olmayabilir, ancak kronik stresin doruk noktası önemlidir- örneğin, yoksulluk içinde yaşayan bir çocuk, ailesinin zamanında kira ödeyebilmesi, işlerini sürdürebilmesi veya yeterli yiyeceği olmaması konusunda endişe duyabilir. Bunun gibi devam eden stres faktörleri travmaya neden olabilir. Soma, “Sinir sistemimizi dört ila altı haftadan daha uzun süre aktif halde tutan her şey travma sonrası stres olarak tanımlanır” diyor.

4. Travma her zaman şiddet ile ilişkili değildir.

Travma genellikle şiddet ile ilişkilendirilir; ancak çocuklar boşanma, taşınma, fazla mesai (kurslar, ilave dersler vb) veya zorbalık gibi çeşitli durumlarda travma geçirebilirler. Soma, “Tüm çocuklar, özellikle bu zamanlarda ve bu yaşlarda, zaman zaman aşırı stres yaşıyorlar” diyor ve ekliyor “Olgular düşündüğünüzden daha yaygın.

5. Yardım edebilmek için travmaya tam olarak neyin sebep olduğunu bilmek zorunda değilsin.

Travmatik bir durumun sebebine odaklanmak yerine, acı çeken çocuklara verebileceğiniz desteğe odaklanın. Çocuğun hikayesinin her detayını almak yerine, o anda gördüklerinize bağlı kalın – incinme, öfke, endişe… Gizlilik, travmadan muzdarip öğrencilerle çalışırken en önemli konudur, ve travma bilgili okullar genellikle öğretmenlerin izlemesi gereken bir gizlilik protokolüne sahiptir. Empati ve esneklikle birlikte etkili bir şekilde yanıt verebilmek için travmanın derinliklerini kazmak zorunda değilsiniz.

6. Travma yaşayan çocukların bir şeyde iyi olduklarını ve dünyayı etkileyebileceklerini hissetmeleri gerekir.

Soma, çocuklara hedef belirleme, hedeflerine ulaşmaları ve bu konuda ustalık ve kontrol duygusu hissetmelerini sağlayacak fırsatları bulunmasını öneriyor. Onlara, sınıfta iyi yapabilecekleri işleri verin veya başkalarıyla partner olarak yardımcı olmalarını sağlayın. “Çok güçlendirici” olacaktır diyor. “Başaracaklarını ve ilerleyebileceklerini bildiğiniz bir alanda o çıtayı tutturmaları için ayarlama yapın.” Öğrencinin matematikte iyi olduğunu söylemek yerine, hissetmelerini sağlayacak deneyimler bulun. Travma duyusal bir deneyim olduğu için, çocuklar cesaretlendirmeden daha fazlasına ihtiyaç duyarlar – somut görevlerle kendi değerlerini hissetmeleri gerekir.

7. Stres ve öğrenme becerisi arasında doğrudan bir bağlantı var.

Çocuklar stresli olduklarında, öğrenmeleri zorlaşır. Çocuklarınızın durumlarını anladığınızı ve onları desteklediğinizi göstererek, sınıfınızda güvenli, kabul edilebilir bir ortam oluşturun. Soma, “Travma yaşayan çocuklar, kendilerini güvende ve desteklenmiş hissetmedikleri sürece öğrenmekte zorlanıyor” diyor. “Öğretmen, çocuğu daha az endişeli hale getirmek ve elindeki göreve odaklanmasını sağlamak için ne kadar çok şey yapabilirse, o çocuktan göreceğiniz performans o kadar iyi olur.” Stres azaltma çalışmaları  ve akademik sonuçlar arasında doğrudan bir bağlantı var. 

8. Öz düzenleme travma geçiren öğrenciler için büyük bir zorluk olabilir.

Travmalı bazı çocuklar duygusal olarak uygun olmayan ebeveynlerle büyüyor ve kendi kendini sakinleştirmeyi öğrenmiyorlar. Bu yüzden rahatsız edici davranışlar geliştirebiliyorlar ve uzun süre odaklanmakta zorluk çekebiliyorlar. Başa çıkmalarına yardımcı olmak için düzenli beyin araları planlayın. Günün başında, boş zaman, oyun oynamak ya da biraz dinlenmek için derse ne zaman ara verileceğini hatırlatın. “Davranış patlak vermeden sağalırsa, çocuğu başarıyla düzenlediniz” diyor Soma. Bir çocuk, bir sonraki görevden önce kendini şarj edebileceğini ya da bir mola verileceğini anlarsa, 20 dakikalık bir çalışma bloğuna geçebilir.

9. Çocuklara gün boyunca rahat etmelerine yardımcı olmak için arada boş boş durabileceklerini belirtmek sorun değil.

Travma deneyimi olan öğrenciler için, doğrudan onlara yardım etmek için neler yapabileceğinizi sorabilirsiniz. Birkaç dakika boyunca kulaklıkla müzik dinlemek veya kafalarını masalarına koymak isteyebilirler. Soma, bir adım geri çekilip onlara sormamız gerekiyor diyor; “Sana nasıl yardım edebilirim? Kendini biraz daha iyi hissettirmek için yapabileceğim bir şey var mı? ”

10. Travmalı çocukları sınıfınız dışında da destekleyebilirsiniz.

Okul büyük bir döngü. Travma bilgili strateji ve yaklaşımları, otobüs şoförlerinden gönüllü  ebeveynlere, güvenlik görevlilerine kadar tüm çalışanlarla paylaşın.

Soma, herkese hatırlatmak gerekiyor: “Çocuğu, davranışı tanımlamaz” diyor. Tipik olarak, bu davranışın altında gerçekleşen başka bir şey var, bu yüzden hassas olun. Kendinize sorun, ama “Bu çocuğun derdi ne?” demek yerine, “Bu çocukta neler olup bittiyor merak ediyorum” diye sorun. Bu travma bilgili yaklaşım çocukları görme şeklimizdeki büyük değişim yaratır. 

Çeviri  ve derleme:  Uz. Ece Türkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut Dere 2019

Reklamlar

Bırakın Çeneniz Konuşsun

e25d635543f0b77ed00ea83d2ef8ae64

Bırakın Çeneniz Konuşsun 

İfade için güvenli alan

Travmatik deneyim ya da olumsuz çocukluk çağı deneyimlerinin vagus sinirinde fonksiyon bozukluklarına yol açtığını biliyoruz. 12 Kranial sinirin en uzunu olan, Vagus sinirinin, ventral vagal kolunun en önemli işlevlerinden biri sosyal temas ve zevk ile ilişkilidir. Doğrudan yüz kaslarını, sesi etkiler ve ifadeyi belirlemeye yardımcı olur ve sosyal iletişimde aktiftir. Göz teması, işitme, yemek yeme, konuşma, şarkı söyleme, şefkat gösterme / bakım, öpüşme, gülümseme ve bazılarının söylemiyle doğrudan kalpten kalbe teması sağladığı söylenir. Kişiler arasında, temasa geçmedeki rolünden ötürü, ventral vagal sistem, aynı zamanda kişinin öz güvenini destekler, ancak bu anlattıklarımın aktif olması için kişinin makul miktarda, gerçekten güvende hissetmesi gerekir.

Uzun süreli baskılanan duygular ve ifadeler, tehlike, travmatik deneyim veya kronik stres de ventral vagal sistemin gelişimini köreltebilir veya sistemi bozabilir. Buna ek olarak, özellikle travmatik deneyimde Broca alanın da fonksiyonu bozulur. Bessel van der Kolk bunu sessiz/sözsüz terör olarak nitelendirir. Yani travmatik deneyimi ifadede, ifadesiz kalma, söz bulamama…

Bu körelme, kendini ifadede sıkışıklık; yani sesin kendi rengini ve potansiyelini bulamaması, çene, boyun ve üst gövdede gerginlik, mikro mimiklerde ya da gözlerde donukluk olarak kendini gösterebilir. Kişi kendi sözlü ve sözsüz ifadelerine tam olarak hakim olamadığı gibi iletişimde bulunduğu kişinin de sözlü ve sözsüz iletişim verilerini doğru yorumlayamaz.

İfade alanı, özgün ses ve sessiz kalarak kendini koruma arasında bir savaş halindedir. Duyulma, anlaşılma ihtiyacımız, onaylanma ve güvenliğe yönelik ihtiyaçlarımızla mücadelele eder. Ama ihtiyaçlarımızı göz önünde tutarak, tarafsızca ve değişime zorlamadan; rahatlamak, hareket ve ifade için zamanla güvenli bir alan yaratabiliriz…

İfadenizi, düşüncelerinizi, duygularınızı iletmek için ses çıkarmaya yardımcı olan ve sizi destekleyen çene; dil, boğaz ve çevresindeki kasları ve kemikleri içerir. İfadenin bulunduğu alandaki fiziksel hareketler sesi oluşturur. Hareketsizlik sessizdir.

Ağız, nefes, beslenme, sözlü anlatım, duyu ve dokuyu algılama, öpüşme ve sözlü dokunuşla başkalarına bağlanmak için temel geçittir. Bebekler ve küçük çocuklar, herşeyi ağzına koyarak, dünyalarını coşkuyla araştırırlar. Duygularını önce ağlayarak, gülerek, anlamsız sesler çıkararak ve sonunda kelimelerle ve şarkılarla özgürce ifade etmeyi öğrenirler.

Çocuklar büyüdükçe, çoğu keşifte ve ifadede sağlıklı sınırlarla karşılaşırlar. Sınırlar hakkında bilgi sahibi olurlar:

Ne zaman “iç sesi” kullanabilirim?

Ne zaman dudaklar ve dil yerine, göz ve parmaklarımla keşfedebilirim?

Gizlilik ve nezaket göstermek için kelimeleri nasıl seçerim ?

Sevgi dolu ve tutkulu bir öpücük vermeden önce karşı tarafın durumunu nasıl değerlendirebilirim ?

Ne zaman ve ne yiyeceğimi, bedenimde nasıl dinlerim?

Duyguları içsel olarak yönetmenin yanı sıra, sesin içine sızmasına nasıl izin veririm? 

Bu sağlıklı sınırlar, ifade yolunu canlı, açık ve ulaşılabilir kılar.

Ancak çok fazla çocuk, seçimler ve ifadeler yüzünden cezayla ve utandırma yoluyla sağlıksızlık sınırlarla karşılaşır. Bu onları susturur. İstismar dahil olmak üzere aile sırları, her ne pahasına olursa olsun içeride tutulur. İstismar, zorla besleme, fiziksel şiddet veya sözlü taciz doğrudan ağzı etkileyebilir. Tüm beden, utanç ve korkudan dışavurum halini kısıtlar. Ailede ya da sosyal çevrede onaylanmak, kabul görmek için “iyi çocuk” rolünü fazla benimseyerek kendini ya da olumsuz duygularını ifade edememe / kısıtlama hali yani bir başka deyişle, duyguları yutma gerçekleşir. Özellikle de öfkeyi ifade etmekteki sosyal baskı ve tutma hali kronikleşir. Uzun zaman tutalan ya da yutulan ifade, bir zırh oluşturmaya başlar. Çene kasları sıkılaşır ve rahatlamaya direnç gösterir.

jaw_musclesYandaki resimde Temporalis ve Masseter kaslarının kafatasındaki yerini görebilirsiniz. Şimdi çenemizde nazik bir keşif yapalım. Üst ve alt dişleriniz şu an birbirine dokunuyor mu? Diş hekimleri, dişlerimizin çiğnemedikleri veya yutma eylemini desteklemedikleri sürece birbirlerine dokunmaları gerekmediğini hatırlatır. Sıkıştırılmış bir çene, dişlerinize zarar vereceği gibi, TME (temporomandibular eklem), boyun ve baş ağrısına neden olabilir. Halbuki bir kas sapı, çeneyi hafif açık bir pozisyonda tutmak için rahatça desteklemektedir. 

İfade için güvenli bir alan oluştururken aynı zamanda kendimiz için ifadeyi kolaylaştıracak bazı stimulasyonlar yaratabiliriz.

Şimdi nazikçe ve yavaşça çenenizi birkaç kez açın ve kapatın. Vücudunuzun geri kalanında ne olduğuna dikkat verin. Kolayca nefes almaya devam ediyor musunuz yoksa nefesinizi tutuyor musunuz? Boynun ve boğazın hareketi rahat mı yoksa sıkışık mı? Omuzlar yerli yerinde duruyor mu yoksa çenenizi hareket ettirmek için yardımcı mı oluyorlar? Herhangi bir yargıda bulunmaya gerek yok sadece bu duyumları fark etmeye çalışabilirsiniz. 

İçeriden hareket:

Çeneniz açık V şeklinde açısıyla her iki uçtan kafatasına bağlanır. Ağzınızın tabanı da dil köküyle doldurulur, kemik değildir. Samimi bir merakla, çenenizi hareket ettirin. Parmaklarınızın kulaklarınızın hemen önündeki TME’de  (çene eklemi) hafifçe hareket etmesine izin verin. Çeneniz bu eklemlerde düşmekte ve kaymaktadır. Üst dişleriniz kafatasının bir parçası olarak sabittir. Çenenizin hareketi sarsıntılı, takılı veya asimetrik ise, daha yavaş veya daha kısa bir mesafe içinde hareket etmeyi deneyin. Üst ve alt dişler arasında boşluk yaratmak için çenenizi biraz aşağıya bırakın. Alt çenenizi çok minicik bir mesafede kulaklardan uzaklaştırın sonra yavaşça kulaklara doğru yaklaştırın. Yine çok kısacık bir mesafede iki yana doğru yavaş ve nazikçe hareket ettirin. Sonra ağzınızı açın, üst ve alt dişleriniz arasındaki  hafif boşluğu koruyarak tekrar kapatın.

Eğer  geceleri dişlerinizi sıkıyor veya gıcırdatıyorsanız, yatmadan önce yukarıdaki gibi birkaç yumuşak hareket, çenenizin daha fazla seçeneğe sahip olduğunu hatırlatabilir.

Kendine masaj:

Temporal ve masseter kaslar (şekle bakın) çeneyi kapalı olarak çeker. Genellikle masajı severler. Çenenizin alt köşelerinden başlayarak, her iki taraftan kulaklarınıza yakın elmacık kemiğine kadar nazikçe masaj yapın. Masseter vücuttaki en güçlü kaslardan biridir ve biraz daha fazla baskı/bası isteyebilir. Bu daha derin basıları deneyimlerken nazikçe dokunmayı unutmayın. 

Temporali rahatlatmak için, parmaklarınızı elmacık kemiklerinden, şakaklara, kulaklarınızın üstünden kulakların arkasına, kafatasına doğru ilerletin. Parmaklarınız farklı yönlerde ve küçük daireler çizerek hareket edebilir. Kaslarınızın size neyin iyi hissettirdiğini söylemesine izin verin. Çenenizde, başınızda veya boynunuzda fark hissediyor musunuz ?

Dışarıdan hareket:

Şimdi çenenin ön tarafına dudağın altına elinizi koyun ve çenenizi çok küçük açılarda yukarı aşağı ve yanlara doğru hafifçe sallayın. Çeneniz harekete izin veriyor mu, yoksa hareket tutuk mu? Çeneniz ve eliniz birlikte hareket ederse ne olur aynı hareketi sallamak yerine daha da yavaş deneyebilirsiniz? İlk başta hareketlerin çok küçük olması önemlidir, çene yapısı güçlü olduğu kadar narindir. Çenenizi kontrol etmeye yardım etmek için başka bazı kasların devreye girdiğini hissediyor musunuz ? Mesela boyun, omuzlar veya karnınızdaki diğer kaslar?

Güç kullanmak yerine kapıyı nazik bir dikkatle açın. Bu egzersizlerde kesinlikle güç kullanmıyoruz, sadece çeneyi gevşetmek için hassas bir alan yaratıyoruz. 

Şimdi parmak uçlarınızla, dudakların hemen altında çenenin hemen önüne minik vuruşlar (tapping) yapın. Sonra parmakları dudağın üstüne çıkarın ve burnunuzun hemen altına minik vuruşlar yapın. Sonra ellerinizi yavaşça çenenin iki yanına, oradan yukarı gözlerin altında elmacık kemiklerine, daha sonra şakaklarınıza ve son olarak alnınıza doğru yönlendirerek bu minik vuruşlara devam edin. 

Çeneniz şimdi nasıl hissediyor? Biraz rahatladıysa, esneme, daha derin solunum ya da karnızda guruldamaya şahit olabilirsiniz. Gerginlik ile ilgili duygu veya düşünceleri de fark edebilirsiniz. Yargılamaya yönelik herhangi bir iç ses yükseliyor olabilir? Bu deneyimle ilgili olumsuz hisler yükseliyorsa, muhtemelen bu duygular çenenizde saklanmıştı. Ellerinizi, bir çocuğun yüzüne dokunur gibi şefkatle kendi yüzünüze yönlendirebilirsiniz. Ya da tapping yani minik vuruşları tekrarlayabilirsiniz. İhtiyaç hissettiğiniz kadar uzun ve sık  bu önerileri uygulayabilirsiniz. 

Ece Türkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Gelişmekte olan yeni bir alan: Bebek Ruh Sağlığı

5ebd137dbc57fe211194573d802c9163.jpg

Gelişmekte olan yeni bir alan: Bebek Ruh Sağlığı 

Yakın zamanlarda bir arkadaşım bana bir elektronik posta gönderdi. Bebeği için uyku eğitimi danışmanlığı almıştı ve fikrimi soruyordu… Mektubu incelediğimde şaşkınlık içinde kaldım. Hemen danışman ile ilgili internet üzerinden bir araştırma yaptım ama konuya yetkinliğini kanıtlayacak bir bilgi bulamadım. 

Bu danışman bebekle ve aileyle tanışmadan internet üzerinden bir reçete düzenlemişti: Şu saatte uyandır, bu saatte yedir, filanca saatte yatır, sonra su saatte uyandır… Yatır, ağlarsa yanına git ama pes etme, bir süre sonra alışacak…! Alışacak ?

İnanmak istemedim… Birilerinin böyle bir reçete verebilecek cesarette olmasına, dahası birilerinin de bu reçeteyi uyguladığı düşüncesi / gerçeği son derece talihsiz… Üstelik reçete karşılığında ciddi de bir ücret talep ediliyordu. 

Bebekler robot değil ki… uyuyan bebeği uyandır, istemeyen bebeği o saatte yemeye zorla… Çocuk elbette belli sınırlar ister ve o sınır içinde rahat hisseder. Ancak “bırak ağlasın, alışır” yaklaşımının ne kadar yanlış olduğu artık tartışma konusu bile değil…

Ama anladığım kadarıyla son zamanlarda bazı aileler uyku eğitimini, tuvalet eğitimi gibi olması gereken bir durum olarak algılıyor. Bebeğin ebeveynden ayrı, bütün gece deliksiz uyması ne ara bu kadar önemli bir mevzu haline geldi bilemiyorum. Çünkü bu ilk emailden sonra üç ayrı arkadaşım aynı konuda fikrimi sordu. Henüz bir çocuğum yok, ancak bu tip soruları genelde gelişimsel ve travma – bağlanma bilgilerim doğrultusunda ve bu alandaki deneyimim ölçüsünde cevaplarım. Bence uyku için eğitim gerekmez, bebek zaten uyur, daha rahat uyuması için uygun şartlar hazırlanır sadece… Anne, baba da buna destek olur. Uyku zaten bebeklerin temel ihtiyacıdır ve gerekli şartlar sunulursa uykuları düzene girer ve bebekler yanlarında biriyle de uyuyarak bu temel ihtiyacını giderir, bu emmek kadar doğaldır. Uyku zaten zamanla düzene girecektir, her bebek için her reçete (her uyku eğitimi yaklaşımı uygun) değildir.

Ayrıca bazı çalışmalar gösteriyor ki bir bebek ne kadar çok kucağa alınır ve dokunulursa o kadar daha az derin uykuya dalar ama fiziksel ve ruhsal gelişimi de bir o kadar sağlıklı olur. Çünkü ilk 15 ay, derin uyku bebek için tehlikelidir; sıklıkla uyanma çocuğu ani bebek ölümlerinden korur. Uyku eğitimi vereceğim diye bebek ve ebeveyn bağını riske atmak, çocuğun hem ruhsal hem fiziksel sağlığına uzun vadede hasar verebilir. Zaten ilk yıllar bağlanma açısından zaten hayati önem taşır… Yani bebeğin ağlayarak tek başına uyumayı öğrenmesi mi daha önemlidir, yoksa anne baba ile geliştireceği bağ mı daha önemlidir sorusunun cevabı son derece basittir. 

Son zamanlarda olumsuz çocukluk çağı deneyimleri (ACE) ve Travma teorileri üzerine çalışmalar ilerledikçe yepyeni araştırma alanları da açıldı; Prenatal yani hamilelik döneminde fetüs, doğum, doğum sonrası ve erken çocukluk dönemine yönelik psikiyatri ve psikoloji çalışmaları başladı. Biliyoruz ki hayatın ilk yıllarında, bir çocuğun beyni saniyede 1 milyondan fazla sinirsel bağlantı üretir. Araştırmacılar da, beyin gelişimimizin bu çok erken yıllarında, yaşadığımız şeylerin bizi nasıl etkilediğini daha iyi anlamaya başladılar. Yaşamımızın ilk yıllarındaki bu deneyimler daha sonraki yıllardaki öğrenme, davranış ve fiziksel iyiliğimizi / sağlığımızı etkiliyor. 

Bebekler ağlayarak da iletişim kurar. Ağlamaya yanıt verilmemesi bebek için stres ve çaresizlik hissi yaratır. Ağlamasına uzun süreli cevap verilmeyen bebeklerde stres hormonu olan kortisolun arttığı ve dolayısıyla da gelişimsel açıdan dezavantajlı olduğu bilinmektedir ve bu yüzden, ebeveynlerin bebeklerinin ağlamasına tutarlı şekilde cevap vermeleri gerekir. 

Bebek ruh sağlığı…

Psikolog ve Avustralya Çocuk Ruh Sağlığı Kurumu’nun başkanı Jenna Thornton’a göre, bu multidisipliner alan (bebek ruh sağlığı), özellikle bağlanma teorileri, sinir bilim, motor gelişim ve travma teorilerinden yola çıkarak 0 ile 3 yaş arasındaki çocukların duygusal ve sosyal gelişimini desteklemeyi amaçlıyor: “Çocukların, hem rahat hem de rahatsız edici bir dizi duyguyu ifade etmesinin yanı sıra, deneyimlemelerine, bu duyguları yönetmelerine ve aynı zamanda çevrelerini keşfetmelerine ve öğrenmelerine yardımcı olmak.” diyor ve ekliyor “Çalışmalar temelde, çocukların bakım verenlerle ve akranlarıyla yakın ve güvenli ilişkiler kurmasını desteklemeyi amaçlar”.

Çok mu genç?

Jenna*, bebeklerin ve küçük çocukların gerçek duygusal ve sosyal ihtiyaçlara sahip olmaları için çok küçük oldukları inancının çok büyük bir yanılgı olduğunu söylüyor. Jenna, “Fiziksel ihtiyaçlarının bakıcıları tarafından karşılanması kesinlikle önemlidir. Ama bağlanma teorisi, gösteriyor ki duygusal gereksinimlerine cevap vermek bebek için hayati derecede önemlidir.” diyor.

Jenna, erken dönemlerde desteklenen iyi bir zihinsel sağlığın, çocuklara duygularını yönetme, güçlü ilişkiler kurma ve başarılı bir öğrenme modeli geliştirme için özgüven kazandırdığını söylüyor.

“Ama bunu yalnız yapamazlar”…

Peki bir çocuğun gözünden bu neye benzer ? Ağlayan bir bebek için onu neyin üzdüğünü anlayamasanız bile bu, ağlamaya cevap vermek, kucaklamak ve yatıştırmak anlamına gelebilir. “Biliyoruz ki, sakin ve şefkatli bir şekilde ağlamaya cevap verdiğimizde ve onların duygularını yönetmelerine yardım ettiğimizde, zaman içinde, büyüdükçe kendileri için bunu nasıl yapabileceklerini öğreniyorlar” diyor.

Yürümeye başlamış çocuk içinse destek, çocuğun bakış açısına açık olmakla başlıyor. Jenna ilişkiler bağlamında şunu da ekliyor: “2 yaşındakilere çok stresli ve üzücü gelen bir şey bir yetişkin ile aynı olmayabilir, çocuğun duygularını isimlendirmeye ve doğrulamaya yardımcı olmak daha dayanıklı, daha nazik, daha güçlü ve daha akıllı bir yetişkinin gelişmesine yardımcı olur. Ayrıca çocuğun duygularını bir olay ile ilişkilendirmek ve duygularını hissettirmek ve kendilerini güvende hissetmeleri için de iyidir.” Bu da basitçe şöyle örneklenebilir: “Kızgın olman çok normal, çünkü Joey oyuncağını aldı. Bu bana olsaydı ben de çok sinirlenirdim. Kızgın olmanda bir sorun yok. Bu büyük bir duygu, ve kendini tekrar iyi hissedene kadar seninle kalacağım.”

Dünyada güvende hissetmek…

Bebekler doğdukları andan itibaren bizimle bağlantı kurmaya hazırlar, ve beyin sıcak, olumlu ve duyarlı ilişkilerle daha iyi büyüyor. “Bakım verenleriyle oluşturdukları bu güvenli ilişkiler, hayatın daha sonraki dönemlerindeki ilişkiler için güçlü bir temel oluşturmasına yardımcı olma açısından gerçekten çok önemli” diyor. Doğdukları andan itibaren bizim bebeklerle ilişkimiz güvenli bağlar geliştirmelerine yardımcı oluyor, böylece bizimle ve dünyada güvende hissediyorlar ve sonuçta kendinden emin ve bağımsız yetişkinler oluyorlar.

Özetle diyeceğim şudur ki uyku eğitimi reçeteleri yerine, önce biraz bağlanma teorileri ve ACE üzerine kafa yormak lazım…

Ece Türkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

*Jenna Thornton röportajının orijinali Avustralya’da yayın yapan Particle’dan alıntılanmıştır.

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

 

Geç Kalmak…

KB9786059746564-1

Geç kalmak…

Hayatım boyunca “geç kalıyorsun” diye eleştirildim. Hep böyleydim galiba, baştan başlamak hep hoşuma gitti… İstediğim bölümü bulana kadar 3 üniversite değiştirdim mesela… Ama öyle kazandım da gitmedim değil… Gittim, okudum “Bu bana uymadı.” dedim, tekrar girdim sınava…“Şimdiye bitirmiştin – Geç kalıyorsun…”

Çok iş yaptım, hiçbiri amatörce değildi… Hepsini tam profesyonellikte öğrendim, uyguladım üstelik aynı zamanda… Yani hep birden çok işim vardı. Hala da öyle… Bir süre sonra başka bir iş daha yapınca ya da yeni bir eğitime daha başlayınca yine “Geç kalıyorsun” -lar başlardı… “Daha ne öğreneceksin…” , “Ne gerek var?” , “Emekliliğe geç kalıyorsun, sigortana geç kalıyorsun”… En cesuru da “Hayata geç kalıyorsun”

Kime göre, neye göre???

Önümde “katılacağım eğitimler listesi” uzayıp giderken, bazılarına öncelik verince, sertifika hak edişlerime geç kalıyorum mesela. Bunu biliyorum, ama mühim değil. Bessel van der Kolk ve Boston Travma Merkezi’nden eğitim almayı tam 8 sene planladım.  Yığınla yazışma, okuma, bütçe vs. derken çok zaman geçti yine…

Hocam Bessel van der Kolk’un kitabı “Beden Kayıt Tutar” Türkçe’ye çevrildi (Nurdan Cihanşümül Maral, Önder Kavakçı, Hayal Demirci) ve bu ay basıldı. Ben çeviriye talip olduğumda – geç kalmıştım – başka biriyle çoktan anlaşmışlardı. Ama sanki kitabı ben yazmışım, kendim çevirmişim gibi sevindim. çünkü bence bu yüzyılın en önemli bilim adamı Bessel ve bu yüzyılın en önemli konusu  malesef travma… “Terapide Travmaya Duyarlı Yoga” kitabını çevirmeye talip olduğumda ise Bessel’in kitabı ile yakın zamana yetişsin istedim – olmadı. Önce yayıncı bulamadım.  Yayıncı bulduğumda da resmi evraklar geç tamamlandı.

Dürüst olayım, son aylarda nihayet içimde derin bir kaygı oluşmaya başladı… Geç mi kalıyorum gerçekten…

Tekrar okula dönmek, doktora yapmak için vaktim var mı?  Çeviriler bekliyor, kitaplar bekliyor, projeler bekliyor, vakit geçiyor… Burada görüşmelerimde sıklıkla karşılaştığım bir soru var: “Fazla niteliklisiniz (over qualified) niye baştan başlıyorsunuz?” diyorlar. Ben de “çünkü bu ülkede başlangıç seviyesindeyim (entry level)” diyorum,  gülüyoruz çok…  Ama bir yandan da içim bir garip oluyor.  Ülke değiştirdim yeni ve yine baştan başlıyorum. Geç mi kalıyorum gerçekten…

Maalesef bu geç kalıyorum kaygısının beni ele geçirmesine hepten izin verdim bu hafta. Büyük bir hastanenin, ilk müdahale biriminde çalışmaya başladım; Hasta kabul ve acil servis müdahale birimi “travma-bilgili” (trauma informed care) olacak. Hastane düzeni ile ilgili eğitim alıyorum, böylece iletişim için doğru yönlendirme yapabileceğim. Ama 4 gündür öyle saçma prosedürler öğreniyorum, o kadar garip şeylere vakit harcıyorum ki kendimi sorguluyorum… “Ne işin var burada ?”, “Şimdiye üç sahne yazmıştın”, “20 sayfa çeviri yapmıştın” vs…

“Niye buradasın?”  diye kendimi yerken, hiç kimsenin içinde bulunmak istemeyeceği ama “Niye buradasın?” a cevap olacak bir gün yaşadım… Hayatta korkunç şeyler oluyor… Önüne geçemiyoruz ama zararı azaltmak için birbirimize ve iş birliğine ihtiyacımız var… Travmayı önleyemiyoruz. Ama ikincil travma ya da travmanın daha da yaralayıcı olmasının sebebi çoğu zaman destek mekanizması; Yani destek için ilk gelen her kimse, aile olabilir, doktor, polis vb… Travma-bilgili yaklaşımlar bu yüzden önemli.

Küçük bir çocuk travma öyküsü ile acile getirildi… Birimdeki her insan için infial uyandırıcı bir olaydı. Bir yandan protokoller işliyor, bir yandan da herkes vekaleten travmatize* durumda… Derin bir nefes aldım; real deal…

Amerika’da böyle durumlar için müdahale son derece profesyonel. Sosyal hizmetler uzmanı, psikolog, pediatri ve polisler gelecek. Herkes birlikte çalışacak. Bu kişiler zaten (çoğu  zaman) bu vb. durumlar icin özel eğitim almış. Peki onlar gelene kadar ne olacak? Çocukla ya da aileyle hiç mi konuşmayacağız… Zaten şokta olan bu insanlara süreçle ilgili nasıl bilgi vereceğiz… Doktorlar, hemşireler insan değil mi ? Ne kadar kontrol etmeye çalışsalar da doğal olarak öfke, üzüntü yüzlere ve tavırlara yansıyor… Travma-bilgili bakım ilk burada devreye giriyor…

Henüz 4. günümde, herkesin bir adım geri çekilip, “Buyrun sıra sizin” dedikleri an, niye buradayım-ın cevabını aldım.  Acil doktoru, “Bugüne kadar böyle yaptık, sen de kimsin?” demedi onun yerine, “Normalde şöyle tetkik yaparım, sonra bunu yaparız, senin önerin nedir?” dedi. Benim önerimi hem hasta, hem ailesi hem de kendisi için almaktan ya da dinlemekten gocunmadı… Aklına yatmayan sordu, cevabımı merakla dinledi… Ufacık değişiklikler yaparak uzman ekipler gelene kadar en zararsız ortamı sağlamaya çalıştık. Yine ufacık müdahalelerle acil müdahale biriminin “vekaleten travmatize” olmasının önüne geçmeyi denedik… Bugün zor bir gündü, duygusal olarak çok yorucuydu ama doktoru, hemşiresi, teknik elemanı, hasta kayıt vs. birlikte elimizden geleni yaptık. Hem mağdur, hem aile, hem kendimiz için… Elbette mağdur çocuk için yol uzun… Keşke öyle yazılıp çizildiği gibi kolay olsa ama kimsenin travmasını çözümlemedik…

Niye burayadayım, niye taşındım sorusuna çok cevabım var ama en önemli sebep insanlardaki bu tavır; bilgiye saygı ve açıklık…  İşte tam böyle bir anda bir şeye “geç kalmış” olmadığımı,  tam zamanında olmam gereken bir yerde olduğumu, öğrendiğim bir bilgiyi paylaşabilmenin, belki bir kişiye, bir nebze yararı dokunabileceğini hissettim.

*Bessel van der Kolk’un kitabını okuyun, okutun; travma-bilgili olmaya adım atmış olursunuz, – geç kalmadan- keşke hiç lazım olmasa ama ilk müdahale önemli.

Ece Turkmut Dere

Vekaleten travmatizayon:  Travmatik bir deneyim yaşamış kişiye destek olurken; kişinin yaşadığı hikayeyi, terörü, öfkeyi ve umutsuzluğu daha düşük seviyede siz de yaşayabilirsiniz. Bu durum “travmatik karşı aktarım” ya da “vekaleten travmatizasyon” olarak bilinir.

 

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

8316965e1e6af02b646f98e110fc68ce

Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

Gandhi herhalde hakkında en çok kitap yazılmış kişilerden biridir. Aktif ama şiddet unsuru içermeyen direniş felsefesi ile Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturdu. Hareket doruk noktasına ulaştığında şiddetli çatışma yüzünden sona ermişti. Şiddet tahmin edilemeyen boyutlara ulaştı. Binlerce eylemci öldü ya da yaralandı, ve yüzbinlerce eylemci tutuklandı. Ama Gandhi’nin Satyagraha felsefesi genel olarak dünya üzerinde insan hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı oldu.  “İş birliği yapmama”,  “sivil itaatsizlik” Hint toplumunun her katmanından çok geniş bir katılım ve örgütlenme sonucunda büyük başarı kazandı. Hatta 2007’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile Gandhi’nin doğum günü olan 2 Ekim gününü “Dünya Şiddete Hayır Günü” olarak ilan etti. Gandhi, felsefesini (çoğu zaman şiddetsizlik/zarar vermeme olarak çevrilen) “Ahimsa” ilkesine dayandırıyordu.

Vatandaşlık hakları, insan haklarının ihlali travmatiktir ve Bessel van der Kolk’ un deyimiyle de; “Travma her zaman politiktir”. Gandhi, ahimsayı politik eyleminde somutlaştırdı. Değişim için eyleme geçti ve kendi ağzından ahimsa anlayışını şöyle tanımladı: “Ahimsa, karşılık vermeden acı çekmek, darbe yiyip vurana vurmamak için güçlü  olmayı gerektiren bir uygulama.” 

Kulağa fazla teslimiyetçi geliyor değil mi? Gandhi, ahimsayı böyle tanımlıyordu ama hiç de teslimiyetçi değildi. Sadece vurgusu şiddetsizlikti. Aksine, sonuna kadar mücadele etti… O dönemde kadınların eylemlere (politik) dahil olabilmesi mümkün değildi.  Kadınlara da söz hakkı doğması, harekete dahil olabilmeleri, disiplinli bir biçimde bu direniş için calışmalarını sağlayacak bir fikir buldu; bağımsızlık hareketini desteklemeleri için yabancı ürünlere boykot başlattı ve her gün khadi kumaşı dokumasını istedi.

Sevgili Zeynep Aksoy eğitiminde, yoga felsefesini anlatırken Godfrey Devereux’un konuşmasını alıntılanmıştı, Godfrey Sanskrit dilini çevirmenin zorluğunun altını çiziyor ve ahimsayı açıklarken şöyle diyordu, “.. İnsanlar bazen Mahatma Gandhi’nin Hindistan’ı özgürleştirdiğini düşünür, evet, ancak yaptığı sadece bundan ibaret değildir. İngiliz İmparatorluğu’nun da çökmesine neden olmuştur…. Ahimsa, yoganın esası ve temelidir…. Şiddet içermeyen eylem, şiddetsizlik, etimolojik olarak zarar vermemek anlamına gelen ‘ahimsa’ kelimesinin tercümelerinden sadece biridir. Ancak ahimsa aynı zamanda şefkat, sevgi, duyarlılık, ilgi göstermek olarak da tercüme edilir. Ahimsa’nın sadece şiddetsizlik anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. Şefkat anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. ..”  Herkesin Godfrey Devereux’ un o konuşmasını dinlemesini dilerim…

“İçimi sevgiyle doldur Tanrım, Kalbim bütün varlıkları kucaklasın” diyerek dua eden Gandhi, kendi ahimsa yorumu ve politik yaklaşımıyla Britanyalı doktorların penisilin tedavisini reddedip eşinin tıbbi yardım almasına karşı çıkmıştı. Hindistan’a hemen bağımsızlık verilmezse savaşa (2. Dünya Savaşında Britanya’ya) destek vermeyeceklerini açıkça belirtmişti. Yani ahimsaya dayandırdığı şiddetsizlik ilkesi ile politik bir mücadele yürütürken, barıştan ve sevgiden konuşurken, savaş üzerinden pazarlık yapabildi…  Gandhi, ikinci dünya savaşı sonrası Yahudilere yönelik öğütlerinde yine kendi ahimsa görüşü bağlamında çok talihsiz, hatta feci yorumlarda bulundu. Hepsini yazamam tabi ama verdiği beyanın, eksik, yüzeysel ve tek taraflı olduğu sadece bir cümlesini okuyarak anlaşılabilir: “Yahudiler kendilerini kasabın bıçağına sunmalıydılar. Kendilerini kayalıklardan denize atmalıydılar.”  Belli ki Yahudilerin uzun direnişinden hiç haberi olmamıştı… Ya da 1934’de Bihar’da meydana gelen ve çok büyük can kaybına sebep olan depremden sonra, Gandi bunun dokunulmazları kendi tapınaklarına kabul etmeyen üst kast Hinduların günahları nedeniyle olduğunu söyledi. Dönemin bir diğer düşünürü Tagore, Gandi’nin bu görüşüne şiddetle karşı çıktı ve uygulamayı  eleştirmekle birlikte, ahlaki değil sadece doğal sebeplerin depreme yol açabileceğini savundu. Tagore ve Gandhi çokça ve uzun uzun tartışırdı. Gandhi, otobiyografisinde, kendini hatalarından ders çıkararak doğruluğu bulmaya adadığından bahseder ve “Satya Tanrıdır” der.

Gandhi öldüğünde yandaşlarına şöyle duyurulmuştu; “Dostlar, yoldaşlar, ışık bizi terk etti ve her yerde yalnızca karanlık var, ve size ne söyleyeceğimi ya da nasıl söyleyeceğimi hala bilmiyorum. Sevgili liderimiz, Bapu, ülkenin babası artık yok….”

Gandhi’ nin de arkadaşı olan Indra Devi’den bahsedeceğim biraz… Indra Devi yani Eugenie Peterson, Rus asıllı bir tiyatro sanatçısı. Tiyatro sanatçıları eğitimlerinin ve işlerinin doğası gereği muhalif olurlar. Indra Devi de ne kocasının itirazını dinledi, ne geleneği, ne de hocaları… Israrı sonucunda Krishnamacharya ona eğitim vermeyi kabul etti; Zorlu bir eğitimden geçti. Erkek egemen yoga dünyasında, idealleri olan ısrarcı bir kadın, zinciri kırıp tarihin ilk kadın yoga öğretmeni oldu. Sonrasında “feminist” olarak anıldı. (Ben bu söyleme katılmıyorum.) Hindistan’da Yoga çalışmaları ve Vedik metinlerin kadınlara yasaklı olması başka bir mesele ama oraya girmeyeceğim… Indra, kadim yoganın Batı dünyasıyla tanışması açısından çok önemli bir insan. Bugün yoga bu kadar yaygınsa Jois, Iyengar, Desikachar ve Devi sayesinde… Özellikle de Indra Devi sayesinde çünkü çok dil biliyordu, çok seyahat ediyordu, her yerde gönüllü dersler veriyordu. Indra Devi yaşadığı olumsuzluklar, reddedilişler, ağır diyetler, ağır fiziksel çalışmalardan bahsetmedi pek, onun yerine şöyle dedi mesela:

“Gökyüzüne, yıldızlara bakıp, en beğendiğin yıldızı seç. Öyle güzel ki, baktıkça onu daha çok istersin. Simdi yıldızın aşağı indiğini hayal et, gittikçe aşağı, göğsünüzde hissedinceye kadar, kalbinin içinde kayboluncaya kadar, bütün varlığın sevinçle doluncaya kadar. Simdi yıldız kalbine girdi ve orada kalacak. Ama simdi hayatında bir sürü şeyi değiştirmek zorundasın, aksi halde yavaş yavaş kaybolur ve yerini dev bir boşluk alır… Artık bir daha asla yalnız olmayacağımızın farkındayız. Kötü düşünceleri ortadan kaldırmak için kendi ışığımız var ve o ışıkla konuşuyoruz – kalbimizdeki yıldızımızla. Birdenbire öyle mutlu hissedersin ki, kalbinde büyüyen ve daha büyük olabilen, gözlerimiz, işlerimiz, sözlerimiz ve düşüncelerimiz aracılığıyla parlayan bir ışık var. Artık önemsiz şeylere yer yok. Kalpteki ışık bizi tutsun.“  

Artık önemsiz şeylere yer yok, kalbimizdeki ışık bizi tutsun… Onemsiz tanımı Indra Devi için neydi acaba?

Bugünlerde dünyada büyük bir sivil hareket var “Me Too” / “Ben de”. Geçmişte, güç sahibi ve hatta dokunulamaz görülen birçok erkek, kendileri hakkındaki taciz iddiaları kabul etmek, özür dilemek ve hatta ellerindeki görevleri bırakmak zorunda kaldı. Bu kişiler arasında oyuncular, siyasetçiler, gazeteciler ve hükümet üyeleri var. Daha öncekilerden farklı bir direniş; Bu dalgayı kadınlar başlattı ve çok sayıda erkek katıldı. Dünyaca ünlü çok sayıda Hollywood oyuncusunun bir araya gelerek “Me Too” kampanyasının devamı niteliğinde bir daha hiç kimsenin “Ben de! dememesi için” ve yeni travmalar önlemek için “Time’s Up” / “Zaman Doldu” hareketini eyleme geçirdi. Çığ gibi büyüyen bu dalga önce politikacıları ifşa etti,  sonra oyuncular konuşmaya başladı, olimpik sporcular ve son olarak yoga camiasının gündemine oturdu.  Mysore’da Patthabi Jois’ un istismarına uğradığını beyan eden çok sayıda tanınmış yoga hocası var. Duyan oldu mu?  Yoga Alliance ve benzeri çok sayıda uluslarası kurum ve yoga eğitmenleri “#ahimsanow” hareketi başlattı. Bildiriler yayınlandı… Herkes tek tek ayağa kalkıyor ve sorunları işaret ediyor artık…

Niye yazdım bunları?  çünkü Gandhi ya da Indra Devi aslında kendileriyle çelişmek konusunda muazzam örnekler…  Her insan gibi… hem yücelikleri, hem karanlıkları var… Ama bence en önemlisi her ikisinin de anarşist olması; Musa da öyleydi, Isa da… Buda da, Osho da… Tiyatronun da tavrı budur. “Bir adım önden giden, meşaleyi taşıyanlar” mottosuyla yetişir tiyatro sanatçısı.

“Time’s Up” hareketine, Türkiye’deki tiyatro sanatçılardan ses çıkmamasına çok şaşırdım… Ya da bugün Türkiye’de bir tiyatro oyunu yasaklanmışken bütün sahne sanatçılarının birlik olup ses çıkarmamasına şaşırıyorum. Yoga camiasının bu ve benzeri konulardaki suskunluğuna şaşıyorum… Çünkü bu hareket sadece #metoo ile ilgili değil; Büyük ölçekte dünya üzerinde bugün her türlü şiddete karşı bir hareket. Indra Devi ve Gandhi bugün yaşasaydı olanlar karşısında ne derdi çok merak ediyorum…

Neden bu iki gruba şaşırıyorum…  çünkü sadece bu iki grubun “aydınlat/nma” ve “farkındalık” üzerine aleni bir iddiası var. Indra’nın betimlediği, kendi içimizdeki ışığı korumaya çalışırken neleri yok sayıyoruz acaba? Meşaleyi taşırken gözümüz nerede?

Herşeye “ok olmak”, “kalbini açmak” “yargılamamak”, “bununla biraz kalmak” ya da “sadece işine/kendine bakmak” bu devirde, bu boyutta bir teslimiyet… Böylesi bir sessizlik… Karma ya da Aile Dizimi açısından bile, sadece bu kadar bireysel takılarak yani Türkçesiyle etliye sütlüye karışmadan kolektife ne yapıyoruz acaba? Iş birliği değil mi bu?

Bireysel çalışmalardan, çemberlerden, meditasyondan, sınıftaki satsangdan bahsetmiyorum… Tiyatrocu için oyun çıkarmaktan da bahsetmiyorum. Birbirimizin işlerini desteklemek ve açıkça birbirimizi eleştirmekten bahsediyorum; yapıcı eleştiriden… Ancak bu tartışmalar ve fikir ayrılıkları üzerine içten paylaşımlar bizi daha ileriye ve üretmeye itekleyebilir.

Birleşmek gereken zamanlar bunlar.  Daha somut daha yayılmacı davranmak gereken zamanlar…  Dünya, ülke bu kadar kararmışken bir aydınlıktır, ışıktır gidiyor ama birbirimize ilişmeden, çelişkilerimize  bakmadan ve bir sürü bilgi/terim kirliliğiyle…

Bunu söylerken kendime de sözüm var elbet: mesela şimdilerde travma  konusunda Türkiye’de Somatik Deneyimleme, Organic Intelligence ve Travmaya Duyarlı Yoga var. Bu üç yaklaşım da beden üzerinden ve bilimsel çalışmalara dayanarak travma olgusunu çalışıyor. Birbirimizi biliyoruz – tanıyoruz.  Yöntemler farklı olsa da, uygulama ve fikir ayrılıkları olsa da bir araya gelelim, bir ortak akıl üzerinden şunu yapalım demedik hiç…

Instagramda poz paylaşmaktan öteye geçse yogaya  ve meditasyona teşviğimiz. Facebook’ta yazdıklarımız daha “Türkçe” olsa… Belki benzer hislerde olanlar vardır; biri  çıkıp “içimizdeki ışık”, “kalbimizdeki bilmem ne” demeye başladı mı ben artık yerdeki taşları saymaya başlıyorum. Başka ne yapılabilir bilemiyorum? Konuşalım, tartışalım istiyorum…Birbirimizden haberimiz olsun.

Mesela Zeynep Aksoy harika bir şey yapıyor; canlı yayında mindfulness öğretiyor. Biz de stüdyodan, sahneden dışarı çıkalım… Okullarda, hastanelerde, hapishanelerde, mülteci kamplarında, sığınma evlerinde, kolluk kuvvetlerinde daha çok yoga ve meditasyon olsun, daha çok tiyatro olsun diye uğraşalım, proje üretelim.  Bu kadar “aydınlık” kadın ve erkek daha ısrarcı ve birlik olalım mesela…

Tiyatrocular daha çok yoga yapsın, Yogacılar daha çok tiyatroya gitsin örneğin… Kesiştikleri noktalara şaşarsınız… Madem aydınlat/nma peşindeyiz birbirimizi besleyecek, birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var. Işık taşıyanın anarşist olmak, eleştirel olmak, savaşçı olmak dışında bir yolu yok gibi geliyor bana… Sevgili okuyucu, son olarak teknik bir bilgi paylaşayım: Sahnede ışık öyle parlaktır ki seyirciyi zar zor seçersin. Daha taze öğrenciyken tembihlerler Dikkat et! Işığa fazla bakan körleşir.

#timesup #zamandoldu #ahimsanow #ahimsasimdi 

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

“Travma Bedende Yaşar” ne demek ? 1. Bölüm

serveimage

“ Travma Bedende Yaşar” Ne demek?

1. Bölüm – Kimyasallar

Travmatik deneyimden sonra beden kayıt tutar, bunu biliyoruz… Ama bu ne tam olarak ne anlama geliyor?
Sinir sisteminin düzenli akışında çalışmaması ve bunun bedeni etkilenmesi tam olarak ne demektir? Nasıl etkileri olur? İnsana ne yapar? Travma neden karmaşıktır?

Hocam Bessel van der Kolk “Travma psikolojik değil fizyolojiktir. Travma sadece psikolojik olarak değil, fizyolojik olarak da hasar bırakır; özellikle de beyinde. Travma tedavilerinin başarısızlığının nedeni bu durumu ve büyük resmi göz ardı etmeleridir” der.

Bedenimizdeki kimyasallar, DNA gibi düzenleyici moleküller sayesinde düzgün çalışır ve hangi işi yapacakları konusunda zaman içinde evrimleşmiştirler. Beynimizdeki ödül ve ceza mekanizmasını doğal olarak etkileyen bu kimyasallar ilkel atalarımızın hayatta kalma şansını arttırmıştır. Kimyasallar, nöronlar ve dolayısıyla beyin, hem toplumsal iletişim, hem de bireylerin genel sağlığı için onemli. Ancak zaman zaman hata yapabilirler bu hatalar ölümcül değildir ama düzelmez ve birikirse tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Şimdi bu bilgiyi bir kenara koyalım.

Ödül /ceza mekanizması büyük oranda beynimizin hipotalamus bölgesi tarafından kontrol edilir. Sinirlerimizde ve hormonlarımızda sorun oluşursa psikolojik dengemiz bozulur. Beyin, bunu kontrol etmek/dengelemek için çeşitli hormonlar salgılar; ama içerideki sorun çözülemiyorsa beynimiz de aşırı çalışarak bu sorunun önüne geçmeye çalışır.

Böylece sürekli birbirini tetikleyen kısır bir döngü oluşur. Travma sonrası stres bozuklukları da beyindeki sinir bağlantılarının veya hormonal aktivitenin sürekli tetiklenerek, uyaranların varlığı altında bozulmasıyla oluşan bir olgudur.

Hemen hatırlatayım her travmatik deneyim travmatik bozukluğa yol açmaz. Travmatik deneyim travmatik stres bozukluğuna yol açtığında bedende neler değişir kabaca bakalım. Kabaca diyorum çünkü özellikle aşağıda yazacağım kimyasallar  mevzusu başlı başına bir uzmanlık konusudur, tam olarak bütün değişimleri ve etkileri anlamak icin cilt cilt okumak lazım…
Travma çoğu zaman insanın fiziksel ve ruhsal sağlığını etkiler ama her zaman aşağıda yazdıklarımın hepsi görülecek anlamına gelmez. Bunların görülmemesi, travmadan etkilenmediğiniz anlamına da gelmez. Travmatik bir deneyimden sonra, olayı nasıl karşıladığınıza ve farklı etkilere bağlı olarak (destek mekanizması, genetik, sosyolojik etkiler vb) travma beden sistemine etki eder.

Travma sonrası bozukluklarda,
Nörolojik olarak,
– Beynin frontal lobunda fonksiyon bozuklukları
– Hipokampus hacminde azalma
– Amigdala ve amigdalayla bağlantılı yapılarda artmış aktivasyon
– Broca alanında fonksiyon kaybı
– Beynin sağ tarafında yanallaşma
Psikofizyolojik olarak aşırı otonomik yanıtlar ve bir sürü kimyasal değişim olur.

Aşağıda okuyacağınız yazı travma sonrası hormonal değişiklikler üzerine, teknik kelimeler kafa karıştırabilir ama hangi hormon ne iş yapıyor ve zincirleme olarak birbirini nasıl etkiliyor sırayla yazdım. Dönüp bu neydi diye bakabilirsiniz.  O zaman başlayalım….

Travma sonrası Kimyasal (Hormonal) Değişimler:

Travmatik deneyimi olan kişilerde  (TSSB tanısı olmasa bile) kontrolsuz sağaltımlar ve tetiklenmeler aşağıda göreceğiniz üzere zaten son derece ayarsız olan kimyasal dengeyi iyice bozabilir.

1. Noradrenalin
Bu arkadaş strese tepki olarak salgılanan bir nörotransmiter. Sinir sisteminde ‘Kaç ya da savaş’ cevabından sorumlu. Tehlike anında kaçmak ya da savaşmak için hızlı kararlar verebilmemizi sağlar. Beyine giden oksijen miktarını arttırır. Kalpten kan pompalanmasını düzenler. Kaslarımıza glikoz ve lipitleri daha verimli ve hızlı şekilde verir. Konsantrasyon ve dikkat süremizi uzatır vb. Stres karşısında noradrenalin ve adrenalin salınımındaki artış, bir savunma tepkisidir, bedeni tehlikeye karşı uyarmaya yarar.
Ama travma sonrası stres bozuklukları gibi uzamış stres durumunda noradrenalin ve adrenalin tüketimine bağlı olarak bazal seviyeler düşer. Bu da Noradrenalin ve adrenalin reseptörlerinin duyarlılığını arttırır. Sonuç olarak sistem düşük dozdaki adrenalin ve noradrenaline de aşırı tepki vermeye başlar.

2.  ACTH
Stres karşısında bedenin ilk yanıtı, hipotalamustan gelen uyarılarla (CRH) hipofiz ön lobundan adrenokortikotropik hormon (ACTH) salınımını arttırmak. ACHT nin en önemli görevi adrenal bezin cortex kısmından glukokortikodlerin salgılanmasını idare etmek. Ayrıca glukokortikoidler yanında adrenal meduladan adrenalin salgılanmasını teşvik ediyor. ACTH salınımı artınca kortizol ve adrenalin ile noradrenalin salgılanmasında artışa neden olur. Bu hormonların artışı ve otonom sinir sisteminin aşırı etkinliği, alarm reaksiyonu denilen sürecin başlamasına neden oluyor.
Travma ya da kronik bir biçimde strese maruz kalma durumunda normal işleyiş bozuluyor. Sistem kendini dengelemek icin kısır döngüye giriyor dolayısıyla hem akut hem de kronik olarak uyumsuzluk yaratıyor.

3. Kortizol
Kortizol, böbrek üstü bezinin kabuk bölgesinde üretilen, vücudun strese gösterdiği tepkiyle ilişkili bir hormon. Kortizol hormonu vücuda gelen herhangi bir zararlı etken karşısında (sahip olduğu çok yönlü etkilerle) vücudun kendi kendini savunma mekanizmalarını harekete geçirir.  İnsan sağlığı için en önemli glikokortikoid kortizol. Kardiovasküler, metobolik, immünolojik ve homeostatik görevleri var. Yani vücudun doğal olarak salgıladığı bir steroid. Başlıca üç işi var:
–  kandaki şeker miktarının kontrolüne yardımcı olmak
–  vücudun stresle başa çıkabilmesine yardımcı olmak
–  kan basıncı ve kan dolaşımını kontrol etmeye yardımcı olmak
Örneğin ameliyat, yaralanma, su kaybı gibi durumlarda üretime geçiyor, enerji üretiminin devamlılığı, kan şekeri seviyesi, gerekli kalp ve ciğer fonksiyonlarının korunması açısından hayati önem taşıyor.
Ancak travma sonrası bozukluklarda normalde beklenenin aksine stres tepkisini gösteremez adeta donar. Hatta Travma sonrası stres bozukluğu hastalarında uzun süre normal değerlerin altında seyredebilir. Kortizolün normalin altında olmasının tehlikesi büyük. Ancak daha riskli ve aynı zamanda ilginç olan travma sonrası bozukluklarda kortizolün davranışı. Beklenmeyen zamanlarda tetiklenmelere bağlı olarak aniden aşırı yükselip, yüksek değerlerde seyredebilir. Diğer hormonlar düzene girmiş gibi görünürken kortizol hala kafasına göre takılabilir.
Vücutta yüksek miktarda kortizol bulunduğunda, kortizolün ana görevi olan organizmayı savunma etkisi tamamen tersine döner. Organizma deyim yerindeyse kendiyle savaşır. Yüksek kortizol bağışıklık sistemini baskılar, çok çeşitli enflamasyon ve immün sistemi hastalığına sebep olabilir. Kortizol salgılanmasının arttığı bazı durumlarda, insulin hormonunun aşırı salgılanması yüzünden yağlanma (kilo alma) olur. Prolaktin yükselebilir. Antikor üretimi ve lenfoid dokularda hücre yapımı durma noktasına gelir, kemiklerde protein yıkımına ve buradaki kalsiyumun da kana verilmesine yol açar. Diğer yandan “Noradrenalin” hormonun damarları büzücü etkisi, kortizol tarafından güçlendirilir. Yani travma bozukluklarında kortizolün ne yapacağı belli olmaz… ( Kortizol üzerine ayrı bir yazı dizisi çevireceğim.)

4. CRH
CRH, beyinde öğrenme mekanizması üzerinde etkili. Hipotalamusun salgıladığı bu hormon, amigdala ve hipokampus gibi öğrenme ile ilgili beyin bölgelerini uyarır. ACHT sekresyonu ve genel stres yanıtlarını yönetir. Dolayısıyla etkisini ACHT üzerinden gösterir. (ACHT 2. maddeydi) Normal miktarda CHR hormonu zihni açar, dikkati arttırır, öğrenmeyi hızlandırır. Aşırı salgılanması bedeni gerçekle ilgili olmayan aşırı tepkili ve alarm durumuna iter. Travma sonrası stres bozukluğunda CRH yüksektir ve hipervijilans halinin sebeplerinden biridir.

5. Serotonin
Serotonin merkezi sinir sistemi, kan pıhıtısı ve bağırsaklarda bulunuyor. Vücuttaki serotoninin % 80-90 gibi bir çoğunluğu, sindirim sistemi içerisinde. Psikolojik dengemiz için vazgeçilmez… Hocam Bessel van dar Kolk travma bozuklukları ya da diğer psikolojik rahatsızlıkların tedavilerinde beslenme planının tedaviye dahil edilmesini aksi takdirde tedavinin işe yaramayacağını savunuyor. Gut yani bağırsak iyileşmezse psikoloji de iyileşmez. Serotonin, psikoloji ve sosyal davranışı, iştah ve sindirimi, uyku, hafıza ve cinsel istek ve fonksiyonları etkiler.
Travma bozukluklarında kronik ve başa çıkılamayan stres serotonin miktarının azaltır. Çeşitli araştırmalar, beyin serotonin düzeyindeki düşmelerin agresyona, uyku düzeninin bozulmasına, beslenme alışkanlıklarının ve ağrıya duyarlılığın değişmesine sebep oluyor.

6. Dopamin
Dopamin, beynin ödül ve zevk merkezinde rol alan yardımcı bir nörotransmitter. Ödül mekanizmamızı tetikleyerek bize gereken enerjiyi sağlıyor. Psikolojik bozukluklarda da serotonin gibi büyük rolü var. Travma bozukluklarında dopamin dengesi de bozulur. Özellikle medial prefrontal kortekste dopamin neoseptorleri artıyor. Bu da psikozlara zemin hazırlar. Bu arada Dopaminin yüksek aktivitesi şizofreni gibi hastalıklarla da ilişkilendirilir.

7. Asetilkolin
Asetilkolin, merkezi sinir sisteminde iletim sisteminin bir parçası olarak görev yapar. Bireyin dikkati ve uyarılmasında önemli bir rol oynar. Çevresel sinir sisteminde ise bu nörotransmiter otonom sinir sisteminin önemli bir parçası ve istemsiz kasları etkinleştirmek için çalışıyorlar. Ayrıca motor hareket ve bellekten de sorumlu…
Travma sonrası bozukluklarda asetilkolin yapımı ve yıkımı artıyor. Asetilkolin uyku, hafıza, ezberleme, rüya görmek ve de öğrenmek için çok gerekli bir kimyasal. Ancak insan vücudunun bu kimyasalı çok salgılaması durumlarda şiddetli titremeler, kabuslar görme ya da daha kötüsü Parkinson hastalığı gibi bazı hastalıklara neden olma ihtimali var. Asetilkolin’in artması ACTH salınımı ve sempatik uyarıya neden oluyor. Döndünüz mü başa ACTH neydi diye… Ayrıca travma sonrası stres bozukluğunda görülen yetenek/ beceri kaybı denilen fenomende malesef rolü var.

8. GABA
GABA, beyinde doğal olarak üretilebilen en önemli kimyasallardan biri. Bir anti-epileptik ve aynı zamanda gevşemeye yardımcı olan bir kimyasal. Travma bozukluklarında özelikle serebral kortekste olmak üzere beynin çeşitli bölgelerinde GABA reseptörlerine bağlı Cl-iyon transportunun azaldığı biliniyor. CI-iyonu nedir dersen yazmadım artık o kadar detayını…
Bilmek gereken GABA eksikliğinde anksiyete, epilepsi, uykusuzluk gibi hastalıklar görülebiliyor. Daha fenası GABA eksikliği beyinde sinir iletisini yavaşlatıyor.

9. Opiatlar
İnsan organizmasının kendi ürettiği morfine (endorfin) kısaca opiatlar deniliyor. Bu arkadaşlar, insan vücudunda ağrıyan dokularda ağrının azalması için beyin dokuları tarafından üretilen hormonlar. Bu hormonun işi, ağrının şiddetini azaltmak ve vücuda daha az rahatsızlık vermesini sağlamak için sinirleri uyuşturmak.
Travma sonrası stres bozukluğunda ağrı eşiği yükseliyor. Bu da analjeziye sebep olur. Analjesi, bilinç kaybı olmaksızın ağrı duyumsamasının olmaması durumu, yani ağrı yitimidir. Örneğin yapılan bir çalışmada savaş filmi izletilen gaziler arasında TSSB’si olanlarda koşullanmış stres analjezisi görülürken, olmayanlarda analjezi görülmemiş.
Travma sonrası bozukluklarda gördüğümüz duyu kaybı olgularının tamamı opiatlarla mı ilgili tam bilmiyorum açıkçası  ama travma sonrası bağımlılık sorunu ile de ilişkili olduğunu biliyoruz.

10. Oksitosin ve vazopresin
Oksitosini üreme, orgazm, doğum ve doğum sonrası etkisi sebebiyle “aşk hormonu” diye biliriz. Ama sosyal tanıma, eşler arasındaki bağ, anksiyete gibi davranışlardan da sorumlu.
Oksitosin salgılanmasındaki yetersizlik sosyopati, psikopati, narsisizm ve genel manipülasyon eğilimi doğuruyor.
Vazopresin ise aslında öncelikli olarak bedendeki suyun tutulmasından sorumlu bir hormon. Böbrekler ve kalp damar sağlığı için kritik bir hormon. Ama aynı zamanda hafıza ve saldırganlık üzerinde de etkisi var.
Travma bozukluklarında noradrenalin ve vazopresin salınımı travmatik anıların bellekte aşırı bir biçiminde sabitlenmesine neden oluyor. Opiotler ve oksitosin de belleğin kayıt yapmasını bozuyor. Travma sonrası görülen amnezi (hafıza kaybı) ve dissasiotif amneziler (parçalı hafıza kaybı) bu yüzden. Olayın flashback’ler veya kabuslar yoluyla tekrarlanması ya da amneziye rağmen tetiklenmeler stres hormonlarının yeniden salgılanmasına ve bu da anı izini beyinde daha fazla güçlendirmeye sebep olur. Ayrıca yeni bilgiyi işleme becerisinde zorlanmanın sebeplerinden biri bu etki…

İşte böyle… umarım konuya meraklı herkes travmada kimyasallar mevzusunu anladı…  Bu zincirleme kimyasal kısır döngünün sonuçları bir sonraki yazıda… Şimdilik şöyle bir ip ucu vereyim… Benlik olarak hissettiğiniz şey beynin kendisinin iç süreçlerinin bir ürünü. Yani benlik hissinin tamamen sinirsel bir olgu olduğunu kesin olarak biliyoruz.

Derleyen: Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017

Öfke Patlamaları ve Travma

a70813637adb0b625bcf6f423776a1d2

Travma Sonrası Öfke Patlamaları

Öfke patlamaları travmadan iyileşmenin işaretlerinden biridir… Peki gelişim çağında yaşadığımız zorluklardan kaynaklı öfkeyle (örneğin terk edilme), yetişkinlikte travmatik bir olay sebebiyle sinir sistemine sıkışan öfkeyi (yani fight / savaş cevabı), toleransımızın az olduğu  biliş tarafından yaratılan (cognitive) öfkeden nasıl ayırt edeceğiz? Çünkü hepsinin etkisi ayrı…

Öfkenin gerçek kökenini anlamaya çalışmak gercekten çok önemlidir. Çünkü çarpık düşünceye dayanan öfke genellikle durumu ya da düşünceyi tekrar ayarladığınızda kayboluverir. Fakat sinir sisteminde travma nedeniyle sıkışan öfke travmadan iyileşmeye giden önemli bir kapıdır. Birinin bırakılması; diğerinin de kucaklanması gerekir…

Bir iyileşme sürecinin başlangıcı gibi görebilirsiniz; kırılmış olanı tekrar inşa etme süreci… Kişi tekrar doğal olarak insan haklarına sahip olma hissini (var olma bilinci) geliştirme sürecine ve insan haklarına sahip olma konusundaki inancını tekrar ifade etmeye başlamıştır.

Deneyimlediği ihlalle ilgili duygularını ifade etmek için önemli bir kapıdır ve kişinin hikayesini açıklayabilmesinin bir bileşenidir. Bu aynı zamanda sıkışmış yaşam gücünden dolayı kaybettiği, benliğine ve sesine erişim noktasının başlangıcıdır.

Bu yazıyı yazarken hocam Rumen Yankulov’un eğitiminde çalıştığımız “soğuk öfke” meselesi aklıma geliyor. Öfke duygusunun yaşam enerjisiyle ne kadar iç içe geçmiş olduğunu o eğitim modülünde hepimiz deneyimlemiştik.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu ya da Post Travmatik Stres Bozukluğu, adından da anlayacağınız üzere travma sonrasında yasanan rahatsızlıkları anlatan bir olgudur. Ancak travma sonrası yaşanan hastalıklar sadece TSSB / PTSB ile sınırlı değildir. Farklı travma sonrası bozukluklar vardır:  Kompleks Travma, TSSB / PTSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu), CPTSD /CPTSD (Kompleks Travma Sonrası Stres Bozukluğu), DESNOS (Kompleks Travma ve Aşırı Stres Bozuklukları), DTD (Gelişimsel Travma Bozuklukları). Travma bozukluklarında semptomlar kişiye ve deneyimi karşılama durumuna göre değişiklik gösterebilir ama genel olarak öfke kolay kolay görülmez. Akut aşırı uyarılma (hyperarousal) sinir sisteminin korkuyla taştığı bir haldir. Aşırı uyarılma (hyperarousal) tehlike durumu karşında  sinir sisteminin “Kaç / Flight” cevabıdır. Korku, kaçmak, uyanık olmak, işin içinden çıkmak için bir yol bulmak ya da saklanmak için bir uyarıcıdır. Bir diğer cevap ise hareketsizlik halidir, “Donma / Freeze” cevabı felç olmuş gibi hareketsizlik, katatoni, uyuşmuşluk, durgunluk, pasiflik ve çaresizlik ile karakterize bir durumdur. Sinir sistemimizin tehlikeye olan muazzam cevabıdır. Tehlike geçene kadar “ölü taklidi yapma” refleksidir donma durumu…

Peki kişi çoğunlukla “Kaç” cevabıyla aşırı uyarılma (hyperarousal) ya da “Donma” cevabı yüzünden hareketsizlik (Freeze) durumu arasında gidip gelirken sinir sisteminin “Tehdit” mevzusuyla ilgilenen üçüncü  cevabı nerede? Yani “Savaş” (Fight) cevabından bahsediyorum…

Sinir sisteminin “Savaş” (Fight) cevabı neokorteksimizin derinliklerinde gömülü dışarı çıkmayı bekliyor. Aslında bütün bu sinir sistemi tepkileri (Savaş / Kaç / Don) kontrolümüzde değil ve hepsinin sinir sistemi doğal akışı içersinde deneyimlenmesi gerekiyor. Ancak insan beyninin bağlantıları çok karmaşık bu enerjinin büyük kısmı, özellikle öfke ve saldırganlık zaten gömülü. Sosyal hayvanlar olduğumuz için beynimiz buna göre evrilmiş. Neokorteks uygar olmaya ve medeni / kabul edilir olan programları çalıştırmak için çok iyi eğitilmiş durumda, ve biz toplumda kendimizi var etmek için bu programlara güvenmeye çalışıyoruz.

Ancak travma, Prefrontal bölgede fonksiyon kaybı yaratıyor. Akıllı ve düşünebilir beynimiz o becerisini tam olarak kullanamıyor. Ne yazık ki, bu akıllı, uygarlaştırılmış neokorteks, olayları gömme becerisi nedeniyle travma sonucu iyileşme sürecinde çok sayıda problemler yaratıyor. Yani anlayacağınız işler  neokorteks yüzünden daha da karmaşıklaşıyor, yine bu yüzden travma sonrası stres bozukluklarının tedavisi çok komplekstir diyoruz.

Öfke, genelde travma sonrası bozukluklarda, doğru (trauma informed) bir profesyonel destek ile uzun zaman sonra kendini göstermeye başlayabiliyor ve bu öfke, kişinin normalde ya da travma deneyimi öncesinde göstereceği karakteristik bir öfke değil. Daha çok bir öfke patlaması gibi, hocam Bessel van der Kolk bunları “flash rage” olarak tanımlıyor. Bu öfke daha ilkel ve hayvani… Hatta köşeye sıkışmış aniden hırlayan ve çılgınca kükreyen bir aslan gibi… Ya da 2-3 yaşındaki çocukların tantrumları gibi düşünebilirsiniz. Nereden geldiği belli olmayan, o an için anlamlı bir sebebi olmayan çılgınca öfke nöbetleri…

“Savaş” cevabı öfke ile yüzeye gelmeye başlamıştır ancak uzun süre sadece sözlü (sesli) bir ifade olarak kendini gösterir. Birine değil bir şeye yönelmiş bir öfkedir. (kendine, yastığa, duvara vs.) Ancak alttaki baskın duygu hala pasiflik ve çaresizliktir. Yani kişi yastığa vuruyorsa bile “Savaş” gücünü henüz koruyamaz.

Travma ile ilişkili öfke, erimenin veya çözülmenin bir göstergesidir. Travmatik deneyim sırasında sıkışan enerjinin ifade edilmesi için bir yol bulmaya çalıştığı, sonunda kendi kendini çözeceğine yönelik olumlu bir işarettir. Ayrıca, travma sırasında hasar gören ve kişinin kendini (benlik hissi) hissetmesinin arttığına dair olumlu bir işaretidir.

Travmatik deneyiminden sonra genelde gözlenen hareketsizlik durumundan ya da uyuşukluktan (arada sırada bile olsa) bu saçma öfke nöbetleri ile çıkabiliyorsanız, bu sinir sisteminde, tekrar hayatınızı tehlikeye atacak kadar güvende hissettiğinizin bir göstergesidir. Kendinizi saçma, garip, çocukça veya delirmiş gibi hissetseniz bile bunu kutlamalısınız.

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017

Vagus Sinirini Uyarmanın Yolları

ea5d973c64ef1fa58d6ff78a5d40d3fc

Bir önceki paylaşımım Vagus Siniri Fonksiyon Bozukları üzerineydi. Yazıyı okuyanlardan bazı mesajlar aldım. Herkese toplu bir cevap vermiş olayım; Vagus Sinirini nasıl uyarabiliriz?

Vagus Sinirini Uyarmanın Yolları

  • Şarkı  söyleyin.

Şarkı söylemek kalp hızı değişkenliğini arttırıyor. Mırıldanma, şarkı söyleme, mantra, ilahiler, özellikle pozitif, enerjik, ritmik şarkılar Kalp hızı değişkenliğini çeşitlendiriyor. Şarkı söylemek vagal hareketin (pulsation) çalışmasını başlatır. Enerjik, eğlenceli şarkıları  söylemek sempatik sinir sistemini ve vagus sinirini harekete geçirir ve sinir sisteminin normal akış durumuna geçmesine yardım eder. Ayrıca şarkı  söylemek oksitosini arttırır.

  • Soğuk 

 Bedeniniz soğuğa uyum sağladığında sempatik sinir sistemi aktivasyonu (savaş – kaç) azalır, vagus sinirinin yönlendirdiği parasempatik sinir sisteminin (dinlen – sindir) aktivasyonu artar. Her türlü akut soğuğa maruz kalma vagus siniri aktivasyonunu arttıracaktır. Soğuk duş zor geliyorsa yüzünüzü soğuk suyla yıkayarak başlayabilirsiniz.

  • Yoga ve meditasyon yapın

Yoganın genel olarak vagus siniri ve parasempatik sistemin aktivitesini arttırdığı zaten biliniyor. Sadece 12 hafta süren klinik bir deneyde yoga yapan grubun, yürüyüş yapan kontrol grubuna kıyasla ruh hali ve kaygı düzeyinde daha fazla iyileşme gözlendi. Araştırma, yoga yapan grupta iyileşmiş ruh hali ve azalmış kaygı ile ilişkilendirilen talamik GABA düzeylerinin arttığını ortaya koydu.

Om söylemek ve özellikle şefkat meditasyonu (Loving Kindness / Compassion meditation) vagal tonusu arttırıyor.

  • Pozitif Sosyal İliskiler

Kısaca sosyalleşin işte ☺️ Hocam Bessel van der Kolk “Nurture is our nature” der. Her durumda en iyi iyileşme ve destek pozitif sosyal ilişkilerden geçiyor. Burada bir konuya açıklık getireyim pozitif diyerek sizi hep mutlu eden ya da “pozitif düşün” diye ısrar eden  insanlarla kaynaşın demek istemiyorum. Normal, sağlıklı ilişkiler kurabilmekten bahsediyorum.

  • Hareket 

Egzersiz, spor, tai chi, dans… Hayatınızda hareket daha çok yer alsın. Başımıza ne geliyorsa hareketsizlikten geliyor. Elinize fırsat geçerse (çocuk parkında vs) salıncakta sallanın, Trampolin bulursanız zıplayın vestibular girdilerle çalışmak vagusa iyi geliyor.

  • Kahkaha

Gülmek herşeyin ilacı. Vallahi öyle… Gülecek haliniz yoksa, iyi bir komedi izlemeyi deneyebilirsiniz.

  • Probiyotikler, Omega 3, D3

Beslenmenize dikkat edin. Özellikle bağırsak mikrobiotasini arttıracak besinleri tercih edin. Omega 3 almayı ihmal etmeyin. Memleketimiz balık yönünden çok bereketli. Ayrıca memleketimiz güneş açısından da çok şanslı. Öğle saatlerinde güneşin açısı dikken soyunup dökünüp güneşe çıkın (koruyucu sürmeden) D3 böyle çalışıyor.

Yurt dışında “Trauma Informed” dediğimiz bir kavram var. Yani travma konusunda bilgili uzman anlamına geliyor. Şimdilerde bu konuda eğitim alan farklı alanlardan uzmanlar var. Öğretmenler, sosyal hizmetler, profesyonel sağlık hizmeti verenler, psikolog ve psikiyatristler.  Her psikiyatrist ya da hekim travma konusunda bilgili değil  malesef. Trauma informed yani travma bilgili psikiyatristler tedaviye mutlaka beslenme planını da dahil ediyor. Çünkü bağırsak iyileşmeden akıl sağlığının iyileşmesi pek mümkün olamıyor. Bununla ilgili ayrıca çeviri yapacağım.

  • Masaj

Özellikle boynunuzda Sinokarotidiyen’in bulunduğu alana masaj yapmak vagus sinirini uyarıyor. Baskının  yoğun olduğu bir masaj genel olarak vagus sinirini harekete geçirir. Kalp hastalığı riskini azaltır. Duş başlığınızı tazyikli konumunda kullanarak kendi kendinize masaj yapabilirsiniz. Ama tavsiyem işi uzmanına bırakmak…

  • Gargara 

Normal boğaz gargarası yapmak vagus sinirini ve gastrointestinal sistemi tetikler.

  • Dili bastırmak

Hani doktora gittiğinizde boğazınıza bakmak icin bir çubukla dilinize bastırır ya, insan kusacak gibi olur. Hah iste aradığımız refleks bu. Bir eğitimde, şarkı söylemek ya da gargara yapmak gibi, arada bu refleksi çalıştırmak vagusa push up yaptırmak gibi demişti  hocam.

  • Akupunktur

Geleneksel akupunktur noktalarının özellikle de kulağa yapılan uygulamaların vagusu uyardığı  biliniyor.

  • Nefes

Derin ve yavaş nefes alma, vagus sinirini uyarır. Kalbiniz ve boynunuzda bazı nöronlar baroreseptörler olarak adlandırılan reseptörleri içerir. Bu uzman nöronlar kan basıncınızı tespit eder ve nöronal sinyali beyne (NTS) iletir, bu sinyaller de tansiyonunuzu ve kalp atış hızınızı azaltmak için kalbinize bağlanan vagus sinirinizi aktive eder. Ancak bir travma öyküsünün eşlik ettiği anksiyete bozukluğu, panik bozukluk ya da genel ismiyle “travma sonrası stres bozukluğu” sorunuz varsa bu maddeyi es geçin. TSSB ve nefes başlı başına ayrı bir mevzudur.

Derleyen: Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017

 

Travmatik dönemlerde çocuklara destek olmak

d5a438d87f7f18c0311a08a4cd05d983

Ülke olarak zorlu zamanlardan geçiyoruz. Yetişkinler olarak olabildiğince uyum geliştirme becerisi içinde aldığımız her kötü haberi, şahit olduğumuz her talihsiz olayı sindirmeye, tolere etmeye çalışıyoruz. Tepemizde dolaşan kara bulutlarla ilgili sürekli bir bilgiye, sohbete, yayına, fotoğrafa maruz kalıyoruz. Biz bunlarla baş etmeye çalışırken çocuklara nasıl yardımcı olabiliriz? Bu uzun bir konu çok sayıda çalışma ve öneri var ancak aklıma gelenleri hızlıca paylaşmak istedim.

Travma şiddet, taciz, terör gibi olağandışı olaylardan kaynaklanabileceği gibi gündelik ve sıradan olaylardan da kaynaklanabilir. Çocuklar sık sık potansiyel olarak travmaya neden olabilecek olaylara maruz kalırlar. Ancak çocuklar doğaları gereği hem kırılgan hem de dirençlidir. Çocuğun stresi atlatıp atlatamayacağı tehdit sırasında ya da sonrasında yaşadıklarına bağlıdır. Çocuklar özellikle 8 yaşına kadar olan herşeyin “kendileri yüzünden” olduğunu düşünür. Çocuğa birşey söylediğinizde bu yüzden unutmaz. Kayda alır. Onlarla ilgili olmadığını anlatmak gerekir.  Öncelikle bebeklerin, okul öncesi çocukların ya da küçük çocukların “küçük” oldukları için olaydan “etkilenmeyecek” ya da “hatırlamayacak” olduğu mitlerini unutun. Çocuklar etkilenir ve hatırlar bu noktada önemli olan “yetişkin” ve “ebeveyn” olarak sakin, tutarlı ve sabırlı bir destek sunmaktır.

Her çocuğun travmaya yatkınlığı farklı olur. Yaş, erken dönem bağlanma ilişkisi, genetik eğilim, geçmişte yaşanan stresler bu farkı belirler. Çocuk ne kadar küçükse, daha büyük çocukların ya da yetişkinlerin etkilenmeyeceği olaylar onları daha çok sarsabilir. Bunun travmaya neden olan olayla ilgisi yoktur. Bununla birlikte tek bir olaya bağlı travma psikolojik değil, fizyolojiktir.

Çocuğun sarsıcı olayı atlatma kapasitesini geliştirmek için bazı öneriler sıralayacağım. Ancak bazen zor da olsa tüm bu önerileri uygulayabilmek için öncelikle sizin sakin ve sabırlı olmanız gereklidir.

Görebileceğiniz davranışlar: 

  • Aileden ayrılma korkusu
  • Bağımlı ve yapışan davranışlar
  • Agresif davranışlar
  • Daha az duygu gösteren çekingen davranışlar
  • Daha çok ağlama, sızlanma, tantrumlar, çığlık atma
  • Hedefsiz hareketler, organize olamayan tavırlar, donma tepkisi
  • Kendini rahatlatamama
  • Uyumakta zorlanma ya da sık sık uyanma
  • Öfke ve bıkkınlık gibi duyguları tolere edememe
  • Şahit olduğu bir sahne varsa, oyun vb içinde sahneyi tekrarlama

Daha erken yaşta görünen davranışlara dönme: 

  • Tuvalet problemleri
  • Parmak emme
  • Karanlık korkusu
  • Dil ve konuşma becerisinde gerileme
  • Hafıza problemi
  • Olduğu yaştan daha çocukça davranışlar

Travma sonrası stres semptomları: 

  • Travmatik olayı tekrar tekrar deneyimleme, yaşantılama, hatırlama
  • Uyuşma (duyguları ifade edememe)
  • Kaçınma (olayı hatırlatacağını düşündüğü şeylerden kaçınma)
  • Olayla doğrudan ilgisi olmayan yeni korkular geliştirme
  • Çevreyi keşfetmede, oyun oynamada isteksizlik
  • Normal gelişimsel becerilerini yapamama
  • Fiziksel semptomlar (karın ağrısı, baş ağrısı vb)

Neler Yapılabilinir? 

  • Çocuğu dinlemek için mevcut ve hep müsait olun.
  • TV, sosyal medya vb erişimini engelleyin.
  • Sakin bir ses tonu ile konuşun.
  • Çocuğun hislerini ciddiye alın “ağlama”, “geçti”, “bebek gibi davranma” vb  sözler sarfetmeyin
  • Çocuk konuşmak isterse konuşun, kesinlikle konuşmaya zorlamayın
  • Çocuk kucaklanmak, sarılmak, dokunmak vb fiziksel temas istiyorsa, teması o sonlandırana kadar sürdürün. Bolca sarılın.
  • Çocuğun ağlamasına izin verin.
  • Çocuğun duygularını ve fiziksel reaksiyonlarını tanımlayabilmesi için bir dil geliştirmesine yardım edin.
  • Bolca oyun oynayın, hayal gücünü kullanmasını ve hareket etmesini sağlayacak oyunlar üretin.

Çocuğun duyu farkındalığını geliştirmek için neler yapabiliriz? 

*Bolca oyun oynayın, hareket etmesini sağlayın. Bütün oyunlara siz de katılın. Oyunun temposunu çocuğunuz belirlesin.

  • Nefes egzersizi 

Travma ve kronik stres durumlarında nefes kaotiktir. Nefesi sakinleştirmek yardımcı olabilir. Elbette oturup nefes egzersizi yapmak çocuğun ilgisini çekmeyebilir. Bunu bir oyuna dönüştürün mesela köpük balon üfleyin. Nefeslerin alınışı ve verilişine dikkat vermesi ile ilgili yönlendirmeler yapabilirsiniz. Burundan derin bir nefes alıp köpüğü üfleyerek şişirmesini isteyebilirsiniz.

  • Duyu dili geliştirmek 

Bir kutuya farklı şekil, boyut ve dokularda nesneler koyun. (Taş, pamuk, kaygan bir oyuncak, değişik kumaş parçaları vb) Yine bir oyun ile çocuğunuzun gözleri kapalı bu nesnelere dokunmasını ve tanımlamasını ya da nesneyi tahmin etmesini isteyin.

Bütün nesnelere dokunduktan sonra bu nesnelere dokunmanın parmaklarında nasıl hisler yarattığını anlatmasını isteyin (batan, ağır, soğuk, yumuşak, gıdıklayan vb.)

Sonra tek tek bu nesnelere dokunduğunda kaslarındaki hisleri anlamasını sağlamak için karşılaştırma yapmasını isteyin. (hafif, ağır vb)

Başka bir yöntem de yiyecek üzerinden yapılabilir. Küçük kaplarda tatlı, tuzlu, baharatlı, ekşi vb. ve farklı dokularda yiyecekler hazırlayın. Yiyecekleri beraber tadabilirsiniz. Her tadımdan sonra su ya da kraker vererek ağzın içini temizleyin ki sonraki tadı ayırt edebilsin. Denediği her lokmanın tadını, dokusunu tanımlaması ve karşılaştırması için yukarıdaki yönergeleri kullanın.

Birlikte yemek yapabilirsiniz. Bir kek mesela; un, su vb farklı dokular ve kokulara teması olur ve yine yukarıdaki önermeleri kullanarak ifade yöntemleri geliştirmesine yardımcı olun.

Keşfettiği duyu ve duyguların listesini yapın.

  • Boyama 

Rastgele yapılan çizimler çocuğun kendini ifade etmesi için çok faydalıdır. Ayrıca Renklerle bir kodlama oluşturmasına yardım edebilirsiniz.

Mavi- üzgün

Turuncu- sinirli

Pembe- mutlu

Mor- enerjik

Kırmızı – kızgın, sıcak

Kahverengi – kasılmış

Boş bir insan/çocuk resmine ve kod sistemini görebileceği bir şekilde, o an hissettiği duyguları bedenin bölgelerinde boyamasını söyleyin. Bu yöntem rahatsız edici duyumların betimlenmesine yardımcı olur.

  • Meditasyon 

Yine nefes egzersizi gibi bir oyun eşliğinde zihni sakinleştirmek mümkündür. Ancak bunu duyu ve duyguları ifade edebilecek söz/ kelime dağarcığı arttıktan sonra yapmanız tavsiye edilir.

Zihin Kavanozu

Bir kavanoza su ve simler koyun. Şu sallayınca karışan biblolar gibi. Kendinize de bir tane yapın. Üzerine zihin kavanozu yazın. Oynamaya istekli olduğunda; “Bu kavanoz tıpkı benim aklımdaki düşünceler, duygular gibi… Senin kavanozunda da senin aklındaki duygular ve fikirler var.” diyerek açıklama yapın. Kavanozu sallayın, ve simlerin hareketini izleyin. Bir kaç kez tekrar edebilirsiniz. Sonra tekrar son bir sallamadan sonra “İçerideki duyguları merak ediyorum?” diyerek çocuğun gözlerini kapatarak kendine odaklanmasına aracı olun. 1 dakikadan fazla sürmesin. Sonra gözlerinizi açıp “Bugün içeride ne farkettin çok merak ettim?” diyerek onu konuşması için yüreklendirin.

  • İp Atlama

Hayali ip atlama oyunu. Gerçek bir ip kullanmayın çünkü yorulabilir ya da düşebilir. Bu oyun hayali bir iple oynandığında çocuğu harekete geçirir. Çocuğun ip atlarken başarılı bir kaçışı temsili olarak gerçekleştirmesine fırsat vermiş olursunuz.

Uzm. Ece Türkmut

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017

Çocuğun Rızası derken?

61ec9101a4e433ce2b409a0ac333771c

Travmanın Everest’i çocuk istismarıdır. İnsan beyni gelişimi uzun yıllar devam eder. Beyin yaklaşık 11 yaşlarında tekrar bir yeniden yapılanmaya, değişim ve dönüşüme başlar.  Bu yaşlar da ergenliğe geçiş yaşlarıdır. Beyindeki bu yeniden yapılanma süreci, (özellikle frontal lobdaki) ergenin değişken duygu durumunu daha iyi açıklayabilmektedir.  Frontal lob, daha çok dış dünya ile iletişim, öğrenme, davranışların planlanması ve  duygusal durumların kontrol edilmesinde önemli rol oynayan bir bölge. Dikkatin sürdürülebilmesi, plan yapabilme, dürtülerin kontrol edilmesi, muhakeme, benlik algısı, etik bilinç, problem çözebilme yeteneği, ileriye yönelik düşünebilme, deneyim kazanma – hatalardan ders çıkarma, duyguları tanımlama – yaşama ve empati becerisinden frontal lob sorumlu.

Ergenin beyninin olgunlaşması gelişigüzel olmamakta, arkadan öne doğru gerçekleşmektedir. Yani beynin değişim, dönüşüm ve olgunlaşması beyincik ile başlayan ve frontal lobda sona eren bir süreç. Frontal lob,  beyinde gelişimi en uzun süren bölümlerden biri. Bu yüzden çocuğa çocuk, ergene ergen diyoruz. Bu yüzden bir çok konuda yetki vermiyoruz. Böylesi bir konuda rıza almak ne demek? Ama canım “Evliymiş ya da evlenecekmiş, ailesi izin vermiş, seviyormuş, çocuğu varmış, mağdur oluyormuş, rızası varmış” Aklınızı mı yediniz? Beyin gelişimi tamamlanmamış birinin rızası ne demek oluyor?  Böyle bir durumda yapılacak tek mantıklı şey caydırıcı cezalar verip  çocuğu aileden devlet korumasına almaktır..-diyecektim ki-  devlet? koruma? vazgeçtim… Bu durumda yapılacak tek mantıklı şey travmanın gerçekte ne olduğunu daha iyi anlamak ve bu anlayış doğrultusunda önlemler almak.

Uzm. Ece Türkmut

Axis Mundi Project 

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2016