Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

8316965e1e6af02b646f98e110fc68ce

Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

Gandhi herhalde hakkında en çok kitap yazılmış kişilerden biridir. Aktif ama şiddet unsuru içermeyen direniş felsefesi ile Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturdu. Hareket doruk noktasına ulaştığında şiddetli çatışma yüzünden sona ermişti. Şiddet tahmin edilemeyen boyutlara ulaştı. Binlerce eylemci öldü ya da yaralandı, ve yüzbinlerce eylemci tutuklandı. Ama Gandhi’nin Satyagraha felsefesi genel olarak dünya üzerinde insan hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı oldu.  “İş birliği yapmama”,  “sivil itaatsizlik” Hint toplumunun her katmanından çok geniş bir katılım ve örgütlenme sonucunda büyük başarı kazandı. Hatta 2007’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile Gandhi’nin doğum günü olan 2 Ekim gününü “Dünya Şiddete Hayır Günü” olarak ilan etti. Gandhi, felsefesini (çoğu zaman şiddetsizlik/zarar vermeme olarak çevrilen) “Ahimsa” ilkesine dayandırıyordu.

Vatandaşlık hakları, insan haklarının ihlali travmatiktir ve Bessel van der Kolk’ un deyimiyle de; “Travma her zaman politiktir”. Gandhi, ahimsayı politik eyleminde somutlaştırdı. Değişim için eyleme geçti ve kendi ağzından ahimsa anlayışını şöyle tanımladı: “Ahimsa, karşılık vermeden acı çekmek, darbe yiyip vurana vurmamak için güçlü  olmayı gerektiren bir uygulama.” 

Kulağa fazla teslimiyetçi geliyor değil mi? Gandhi, ahimsayı böyle tanımlıyordu ama hiç de teslimiyetçi değildi. Sadece vurgusu şiddetsizlikti. Aksine, sonuna kadar mücadele etti… O dönemde kadınların eylemlere (politik) dahil olabilmesi mümkün değildi.  Kadınlara da söz hakkı doğması, harekete dahil olabilmeleri, disiplinli bir biçimde bu direniş için calışmalarını sağlayacak bir fikir buldu; bağımsızlık hareketini desteklemeleri için yabancı ürünlere boykot başlattı ve her gün khadi kumaşı dokumasını istedi.

Sevgili Zeynep Aksoy eğitiminde, yoga felsefesini anlatırken Godfrey Devereux’un konuşmasını alıntılanmıştı, Godfrey Sanskrit dilini çevirmenin zorluğunun altını çiziyor ve ahimsayı açıklarken şöyle diyordu, “.. İnsanlar bazen Mahatma Gandhi’nin Hindistan’ı özgürleştirdiğini düşünür, evet, ancak yaptığı sadece bundan ibaret değildir. İngiliz İmparatorluğu’nun da çökmesine neden olmuştur…. Ahimsa, yoganın esası ve temelidir…. Şiddet içermeyen eylem, şiddetsizlik, etimolojik olarak zarar vermemek anlamına gelen ‘ahimsa’ kelimesinin tercümelerinden sadece biridir. Ancak ahimsa aynı zamanda şefkat, sevgi, duyarlılık, ilgi göstermek olarak da tercüme edilir. Ahimsa’nın sadece şiddetsizlik anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. Şefkat anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. ..”  Herkesin Godfrey Devereux’ un o konuşmasını dinlemesini dilerim…

“İçimi sevgiyle doldur Tanrım, Kalbim bütün varlıkları kucaklasın” diyerek dua eden Gandhi, kendi ahimsa yorumu ve politik yaklaşımıyla Britanyalı doktorların penisilin tedavisini reddedip eşinin tıbbi yardım almasına karşı çıkmıştı. Hindistan’a hemen bağımsızlık verilmezse savaşa (2. Dünya Savaşında Britanya’ya) destek vermeyeceklerini açıkça belirtmişti. Yani ahimsaya dayandırdığı şiddetsizlik ilkesi ile politik bir mücadele yürütürken, barıştan ve sevgiden konuşurken, savaş üzerinden pazarlık yapabildi…  Gandhi, ikinci dünya savaşı sonrası Yahudilere yönelik öğütlerinde yine kendi ahimsa görüşü bağlamında çok talihsiz, hatta feci yorumlarda bulundu. Hepsini yazamam tabi ama verdiği beyanın, eksik, yüzeysel ve tek taraflı olduğu sadece bir cümlesini okuyarak anlaşılabilir: “Yahudiler kendilerini kasabın bıçağına sunmalıydılar. Kendilerini kayalıklardan denize atmalıydılar.”  Belli ki Yahudilerin uzun direnişinden hiç haberi olmamıştı… Ya da 1934’de Bihar’da meydana gelen ve çok büyük can kaybına sebep olan depremden sonra, Gandi bunun dokunulmazları kendi tapınaklarına kabul etmeyen üst kast Hinduların günahları nedeniyle olduğunu söyledi. Dönemin bir diğer düşünürü Tagore, Gandi’nin bu görüşüne şiddetle karşı çıktı ve uygulamayı  eleştirmekle birlikte, ahlaki değil sadece doğal sebeplerin depreme yol açabileceğini savundu. Tagore ve Gandhi çokça ve uzun uzun tartışırdı. Gandhi, otobiyografisinde, kendini hatalarından ders çıkararak doğruluğu bulmaya adadığından bahseder ve “Satya Tanrıdır” der.

Gandhi öldüğünde yandaşlarına şöyle duyurulmuştu; “Dostlar, yoldaşlar, ışık bizi terk etti ve her yerde yalnızca karanlık var, ve size ne söyleyeceğimi ya da nasıl söyleyeceğimi hala bilmiyorum. Sevgili liderimiz, Bapu, ülkenin babası artık yok….”

Gandhi’ nin de arkadaşı olan Indra Devi’den bahsedeceğim biraz… Indra Devi yani Eugenie Peterson, Rus asıllı bir tiyatro sanatçısı. Tiyatro sanatçıları eğitimlerinin ve işlerinin doğası gereği muhalif olurlar. Indra Devi de ne kocasının itirazını dinledi, ne geleneği, ne de hocaları… Israrı sonucunda Krishnamacharya ona eğitim vermeyi kabul etti; Zorlu bir eğitimden geçti. Erkek egemen yoga dünyasında, idealleri olan ısrarcı bir kadın, zinciri kırıp tarihin ilk kadın yoga öğretmeni oldu. Sonrasında “feminist” olarak anıldı. (Ben bu söyleme katılmıyorum.) Hindistan’da Yoga çalışmaları ve Vedik metinlerin kadınlara yasaklı olması başka bir mesele ama oraya girmeyeceğim… Indra, kadim yoganın Batı dünyasıyla tanışması açısından çok önemli bir insan. Bugün yoga bu kadar yaygınsa Jois, Iyengar, Desikachar ve Devi sayesinde… Özellikle de Indra Devi sayesinde çünkü çok dil biliyordu, çok seyahat ediyordu, her yerde gönüllü dersler veriyordu. Indra Devi yaşadığı olumsuzluklar, reddedilişler, ağır diyetler, ağır fiziksel çalışmalardan bahsetmedi pek, onun yerine şöyle dedi mesela:

“Gökyüzüne, yıldızlara bakıp, en beğendiğin yıldızı seç. Öyle güzel ki, baktıkça onu daha çok istersin. Simdi yıldızın aşağı indiğini hayal et, gittikçe aşağı, göğsünüzde hissedinceye kadar, kalbinin içinde kayboluncaya kadar, bütün varlığın sevinçle doluncaya kadar. Simdi yıldız kalbine girdi ve orada kalacak. Ama simdi hayatında bir sürü şeyi değiştirmek zorundasın, aksi halde yavaş yavaş kaybolur ve yerini dev bir boşluk alır… Artık bir daha asla yalnız olmayacağımızın farkındayız. Kötü düşünceleri ortadan kaldırmak için kendi ışığımız var ve o ışıkla konuşuyoruz – kalbimizdeki yıldızımızla. Birdenbire öyle mutlu hissedersin ki, kalbinde büyüyen ve daha büyük olabilen, gözlerimiz, işlerimiz, sözlerimiz ve düşüncelerimiz aracılığıyla parlayan bir ışık var. Artık önemsiz şeylere yer yok. Kalpteki ışık bizi tutsun.“  

Artık önemsiz şeylere yer yok, kalbimizdeki ışık bizi tutsun… Onemsiz tanımı Indra Devi için neydi acaba?

Bugünlerde dünyada büyük bir sivil hareket var “Me Too” / “Ben de”. Geçmişte, güç sahibi ve hatta dokunulamaz görülen birçok erkek, kendileri hakkındaki taciz iddiaları kabul etmek, özür dilemek ve hatta ellerindeki görevleri bırakmak zorunda kaldı. Bu kişiler arasında oyuncular, siyasetçiler, gazeteciler ve hükümet üyeleri var. Daha öncekilerden farklı bir direniş; Bu dalgayı kadınlar başlattı ve çok sayıda erkek katıldı. Dünyaca ünlü çok sayıda Hollywood oyuncusunun bir araya gelerek “Me Too” kampanyasının devamı niteliğinde bir daha hiç kimsenin “Ben de! dememesi için” ve yeni travmalar önlemek için “Time’s Up” / “Zaman Doldu” hareketini eyleme geçirdi. Çığ gibi büyüyen bu dalga önce politikacıları ifşa etti,  sonra oyuncular konuşmaya başladı, olimpik sporcular ve son olarak yoga camiasının gündemine oturdu.  Mysore’da Patthabi Jois’ un istismarına uğradığını beyan eden çok sayıda tanınmış yoga hocası var. Duyan oldu mu?  Yoga Alliance ve benzeri çok sayıda uluslarası kurum ve yoga eğitmenleri “#ahimsanow” hareketi başlattı. Bildiriler yayınlandı… Herkes tek tek ayağa kalkıyor ve sorunları işaret ediyor artık…

Niye yazdım bunları?  çünkü Gandhi ya da Indra Devi aslında kendileriyle çelişmek konusunda muazzam örnekler…  Her insan gibi… hem yücelikleri, hem karanlıkları var… Ama bence en önemlisi her ikisinin de anarşist olması; Musa da öyleydi, Isa da… Buda da, Osho da… Tiyatronun da tavrı budur. “Bir adım önden giden, meşaleyi taşıyanlar” mottosuyla yetişir tiyatro sanatçısı.

“Time’s Up” hareketine, Türkiye’deki tiyatro sanatçılardan ses çıkmamasına çok şaşırdım… Ya da bugün Türkiye’de bir tiyatro oyunu yasaklanmışken bütün sahne sanatçılarının birlik olup ses çıkarmamasına şaşırıyorum. Yoga camiasının bu ve benzeri konulardaki suskunluğuna şaşıyorum… Çünkü bu hareket sadece #metoo ile ilgili değil; Büyük ölçekte dünya üzerinde bugün her türlü şiddete karşı bir hareket. Indra Devi ve Gandhi bugün yaşasaydı olanlar karşısında ne derdi çok merak ediyorum…

Neden bu iki gruba şaşırıyorum…  çünkü sadece bu iki grubun “aydınlat/nma” ve “farkındalık” üzerine aleni bir iddiası var. Indra’nın betimlediği, kendi içimizdeki ışığı korumaya çalışırken neleri yok sayıyoruz acaba? Meşaleyi taşırken gözümüz nerede?

Herşeye “ok olmak”, “kalbini açmak” “yargılamamak”, “bununla biraz kalmak” ya da “sadece işine/kendine bakmak” bu devirde, bu boyutta bir teslimiyet… Böylesi bir sessizlik… Karma ya da Aile Dizimi açısından bile, sadece bu kadar bireysel takılarak yani Türkçesiyle etliye sütlüye karışmadan kolektife ne yapıyoruz acaba? Iş birliği değil mi bu?

Bireysel çalışmalardan, çemberlerden, meditasyondan, sınıftaki satsangdan bahsetmiyorum… Tiyatrocu için oyun çıkarmaktan da bahsetmiyorum. Birbirimizin işlerini desteklemek ve açıkça birbirimizi eleştirmekten bahsediyorum; yapıcı eleştiriden… Ancak bu tartışmalar ve fikir ayrılıkları üzerine içten paylaşımlar bizi daha ileriye ve üretmeye itekleyebilir.

Birleşmek gereken zamanlar bunlar.  Daha somut daha yayılmacı davranmak gereken zamanlar…  Dünya, ülke bu kadar kararmışken bir aydınlıktır, ışıktır gidiyor ama birbirimize ilişmeden, çelişkilerimize  bakmadan ve bir sürü bilgi/terim kirliliğiyle…

Bunu söylerken kendime de sözüm var elbet: mesela şimdilerde travma  konusunda Türkiye’de Somatik Deneyimleme, Organic Intelligence ve Travmaya Duyarlı Yoga var. Bu üç yaklaşım da beden üzerinden ve bilimsel çalışmalara dayanarak travma olgusunu çalışıyor. Birbirimizi biliyoruz – tanıyoruz.  Yöntemler farklı olsa da, uygulama ve fikir ayrılıkları olsa da bir araya gelelim, bir ortak akıl üzerinden şunu yapalım demedik hiç…

Instagramda poz paylaşmaktan öteye geçse yogaya  ve meditasyona teşviğimiz. Facebook’ta yazdıklarımız daha “Türkçe” olsa… Belki benzer hislerde olanlar vardır; biri  çıkıp “içimizdeki ışık”, “kalbimizdeki bilmem ne” demeye başladı mı ben artık yerdeki taşları saymaya başlıyorum. Başka ne yapılabilir bilemiyorum? Konuşalım, tartışalım istiyorum…Birbirimizden haberimiz olsun.

Mesela Zeynep Aksoy harika bir şey yapıyor; canlı yayında mindfulness öğretiyor. Biz de stüdyodan, sahneden dışarı çıkalım… Okullarda, hastanelerde, hapishanelerde, mülteci kamplarında, sığınma evlerinde, kolluk kuvvetlerinde daha çok yoga ve meditasyon olsun, daha çok tiyatro olsun diye uğraşalım, proje üretelim.  Bu kadar “aydınlık” kadın ve erkek daha ısrarcı ve birlik olalım mesela…

Tiyatrocular daha çok yoga yapsın, Yogacılar daha çok tiyatroya gitsin örneğin… Kesiştikleri noktalara şaşarsınız… Madem aydınlat/nma peşindeyiz birbirimizi besleyecek, birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var. Işık taşıyanın anarşist olmak, eleştirel olmak, savaşçı olmak dışında bir yolu yok gibi geliyor bana… Sevgili okuyucu, son olarak teknik bir bilgi paylaşayım: Sahnede ışık öyle parlaktır ki seyirciyi zar zor seçersin. Daha taze öğrenciyken tembihlerler Dikkat et! Işığa fazla bakan körleşir.

#timesup #zamandoldu #ahimsanow #ahimsasimdi 

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Reklamlar

Güle güle Dario Fo! unutmadım ;)

serveimage

Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü’nü okuduğumda sanırım ikinci sınıftaydım. Elbette çok etkilendim 🙂  O yıl Dario Fo üzerine elimden geldiği kadar çok ödev hazırladığımı hatırlıyorum; ödevler oyunlarını okumak ve incelemek için bahane olmuştu…

Yıl 2006, Verona İtalya.

Arkadaşlarım Marcella ve Devi’yi ziyaret ediyorum. Verona sokaklarında Marcella ile gezerken elime bir broşür ilişiyor. Bir oyun broşürü, Mistero Buffo  Dario Fo ve Franca Rame Arena Di Verona ‘da!

Hemen bilet almam gerek, Marcella Dario Fo hayranlığımı biliyor koşarak Verona Arenası’na gidiyoruz, elbette bilet kalmamış. Büyük hayalkırıklığı ile oradan ayrılıyorum. Opera festivali var, “opera izleyeceğim” diyerek kendimi avutuyorum ama utanmasam ağlayacağım.

İtalya çok güzel, ilk kez ziyaret ediyorum. Verona ayrı güzel… Bir gün Marcella beni bir dans gecesine götürüyor. Verona Arenası’nın önünden geçerken oyunun o an sahnelendiğini farkediyoruz. Marcella ile göz göze geliyoruz. Şansımızı deneyelim belki kapıda bilet buluruz? Karaborsa? Olur mu olur…

Oyun başlamış belki 5-10 dk olmuş kapılar kapalı. Marcella gişedeki adama yalvarıyor ama bana kavga ediyor gibi görünüyorlar, eller kollar havada 🙂 Koşarak kapıya gidiyoruz güvenlik görevlisine “Allah aşkına güvenlikçi amca alsan bizi içeri ne olur? Parası neyse vereceğiz yahu!” Yok güvenlik görevlisi amca nuh diyor peygamber demiyor 5-10 dk daha geçiyor ama biz ısrarla kapıdayız… Derken yanımıza bir teyze yanaşıyor kulaklıklar mikrofon.. belli ki prodüksiyondan. Ne oluyor burada demeye kalmadan canım Marcella her türlü hüneri ile kadının aklını başından alıyor. Teyze önemli biri belli. Benim tiyatro öğrencisi olduğum bilgisini de alınca bizi içeri buyur ediyor.

Arena Di Verona muhteşem! Binlerce seyirciden biriyim. Dario Fo sahnede… Muhteşem! Hayatımın çok önemli günlerinden biri. Öncelikleşunu belirteyim, garip hisler içindeyim. Hiç anlam veremediğim hatta komik bulduğum bir durumdayım. Hani şu konserlerde ön sıralarda çığlık çığlığa üstünü başını yırtan genç kız var ya, hah, bir tanesi içimde tepiniyor. Rüya gibi!

İyi bir oyunun, iyi bir oyuncunun, iyi bir tasarımın seyirci üzerindeki gücünü ilk kez orada deneyimliyorum. Tek kelime İtalyanca bilmiyorum ama gözümü alamadan oyunu izliyorum. Binlerce seyirci ile birlikte gülüyorum binlerce seyirci ile birlikte buz kesiyorum. İtalyancayı değil ama tiyatro dilini anlıyorum. Fakültede evrensellik deyip durduğumuz şeyi…

Oyun bitti.  Dario Fo sarhoşluğu ile içimdeki çığlık atan kız tutturdu “İlle göreceğim!” Yahu göreceksin de ne olacak? Kitap mı imzalatacaksın? Velev ki kitap imzalattın, ne olacak? Samimiyim böyle şeyler çok saçma gelir normalde. E kitap vb bir şey yok, ne demeye “ille göreceğim”. Görünce ne diyeceğim bilmem ama kanlı canlı Dario Fo görünce sanki başım göğe erecek.

Ben önde, Marcella arkada kulis girişine vardık. O ana kadar heyecandan olsa gerek farketmedim ama arenanın önü polis kaynıyor. Koca bir tank meydanda, evet gerçek bir tank! Polis arenayı çevirmiş güvenlik önlemi almış. Bir grup Dario Fo’yu protesto ediyor. Mistero Buffo Katolik kilisesini feci rahatsız eden bir oyun. Protestocular da sanırım dini bütün İtalyanlar. Ortalık yıkılıyor! Ben Dario Fo’yu bir kere göreyim romantikliği içinde koca demir kapıya dayandım. Bu kez ben dil döküyorum “Allah rızası için abi, bak ölümlü dünya, şuraya kadar gelmişim nolur göreyim” 😀

Abicik bana acıdı, elimdeki çanta, torba vs herşeye güvenlik gerekçesi ile el koydu. Beni resmen içeri kaçırdı. Kapılar hızla kapandı. Koşa koşa karanlık nemli koridorda ilerliyoruz, bir an Marcella’yı kaybettim. Ve ve … karşımda Dario Fo!

Ensesinde beyaz büyükçe bir havlu, elinde peçete terini silerek bana doğru yürüyor. Bana gelmiyor benim bulunduğum noktaya doğru yürüyor. Biri arkasından mikrofonu çıkarmaya çalışıyor. Başka bir güvenlik görevlisi telaşla bir şeyler anlatıyor. Belli ki dışarıdaki kaosu haber veriyor. Benim için herşey rüya gibi sanki adamdan nurlar yağıyor 😀 Şaka bir yana görkemli bir adamdı…

Beni getiren görevli aniden sırtımdan beni itekleyiverince Hooop kendimi bizzat karşısında buluverdim.

Evet? Şimdi? Ne diyeceğim ki? Adam kan ter içinde kalmış, ne saygısızım! Kitapların kapaklarında pek tontiş görünüyor ama boyu da amma uzunmuş! Gerçekten aklımdan geçenler bunlar, uzunca bir süre tek kelime edemiyorum…

DF: Merhaba çocuğum… (italyanca)

E: Merhaba. Ben tiyatro öğr.. (ingilizce)

DF: Ben ingilizce konuşmayacağım biri çevirsin. (italyanca)

Marcella nereden yetişti ise yanımda bitti… Ben söylüyorum o çeviriyor.

E: Ben tiyatro öğrencisiyim. (gülümsüyor) Türkiye’den geldim. (daha çok gülümsüyor)

DF: Türkiye’de çok dostum var. Hoşgeldin.

E: Sizinle tanışmak istedim ama ne diyeceğimi bilmiyorum. Oyunlarınızın çoğunu okudum. Size hayranım.

DF: Ben de sana hayranım, tiyatro öğrencisiymişsin ya. (gülümsüyor)

E:… (sadece gevrek gevrek gülüyor! Ne desin?)

DF: Bizimki gibi ülkelerde, Türkiye gibi ülkelerde Tiyatro yapmak çok zor. Sakın bırakma!

E: Ee..vet öyle.. Yok, bırakmam!

DF: Tiyatro yapmalısın çocuğum! Ne kadar zor olsa da tiyatro yapmalısın! İnsanları sarsmak zorundayız! (kocaman sarılıyor, sırtımı sıvazlıyor) Bizler insanları sarsmak zorundayız!

Yüce soytarı bu son sözü ile beni fena sarstı. O zamanlar fakültede öğrenciydim Türkiye’de tiyatro yapmanın zorluğunu hocalarım anlatsa da çok hissetmiyordum. Sonrasında ne zaman dibe düşsem ne zaman mücadele etmekten yorgun hissetsem onun bu sözünü hatırlıyorum. Daha doğrusu bu anıyı; Roma’nın 1 .yy da inşa ettiği görkemli arenasının karanlık koridorunda kan ter içinde sırtımı sıvazlayan Dario Fo’yu, dışarıda polisler, tanklar ve protestocuların sesleri ile hep capcanlı kalan bu anıyı…

10 Eylül 2006’da Verona’da Dario Fo bana neden tiyatro yaptığımızı hatırlattı. Hiç unutmadım.

İşler Güçler 2 : Dramaturgi

a2d72501c98bef3e4302a1cdd6508686

Bazen “mesleğin ne” sorusunu cevaplamak istemiyorum. Bazen özellikle kaçındığım durumlar oluyor, çünkü aşağıda okuyacağınız diyalog, bu özellikle kaçındığım durumlarda sekmeden gerçekleşiyor.

Çünkü bazen anlatmak gerçekten zor oluyor 😀

 

X: Sen hangi alanda çalışıyordun?

E: Sahne Sanatları

X: Tiyatro gibi mi?

E: Tiyatro, Opera..

X: Hııı Devlet Tiyatrosu’nda mı?

E: Yok. Özel bir kurumda..

X: Haa amatör yani..

E: Hayır amatör değil ben uzmanım.

X: Hııı.. (anlamadı) Oyuncusun yani?

E: Oyuncu değilim. 

X: Hıı dekorcu? 

E: Hayır tasarımcı da değilim.. ben Dramaturgum.

X: Drama ne?

E: Dramaturg. (Sıkıldı. Hatta boşverdi..) Dramatik yazar yani. (arkasından ne geleceğini çok iyi biliyor)

X: Hııı.. Acıklı şeyler mi yazıyorsun.. hahaha 😀

E: Hayır drama acıklı demek değil. (gülümsemeye çalıştı) Drama etimolojik olarak eylem anlamına gelir. Neyse.. Yani senaryo yazarı gibi düşünebilirsin…

X: Hani diziler filan..

E: Ehh onun gibi.. Dizi, film, tiyatro, opera..

X: Hııı… Eh olsun. (beğenmedi.. hatta bana üzüldü) Zaten ben tiyatroya, operaya filan gitmem. (Gururlu?)

E: Hıı.. (bu sefer ben beğenmedim, hatta ona üzüldüm)

 

Dramaturji uzmanı kişilere Dramaturg denir.
Oyun yazma ve yönetme kurallarını bilen, bir oyun yazılır veya sahnelenirken bu bilgisinden yararlanılan kimse, oyun yazarı, tiyatro yazarı şeklinde açıklanmaktadır.
Dramaturg’un görevi, oyunlaştırılmış olsun ya da olmasın, eserleri belirli ölçeklerdeki kalıplara sokarak bir tasarım yapmak, ışıktan sese, dekordan her hangi bir tirada kadar oyun içinde bütünlüğü sağlamaktır. Dramaturg, bunları yaparken yaratıcılığını kullanır. Dramaturji; rejiye, ve dramaturg’luk da yönetmenliğe benzese de farklı şeylerdir. 🙂