Travmadan Kurtulmak mı? Sağ çıkmak mı?

ba860ab8907d10c598b348a72e455840

Travmadan Kurtulmak mı? Sağ çıkmak mı? Survivor meselesi…

Çeviri yapanlar bilir aynı dil ailesinden olmayan iki dili aslında tam olarak çeviremezsiniz. Çünkü dil yaşayan bir olgudur ve her kelime kendi anlamı dışında çok sayıda sosyal ve kültürel çağrışım yaratır. Bütün bunlar, o kelimeye anlam bütünlüğü verir. Meslek hastalığı diyelim bir yazar olarak kelimelere ve etimolojik olarak içerdikleri anlamlara, çağrışımlara çok dikkat ederim.

İngilizcede özellikle de travma konusunda çalışırken en sık karşılaştığım kelimelerden biri survivor, diğeri de victim… Victim için daha yakın bir karşılığımız var: “kurban, mağdur olan kimse”. Kurban kelimesinin kullanımı başlı başına bir yazı konusu ama simdi mevzu survivor… Travma çalışmaları üzerine çeviri yaparken en çok zorlandığım kelime “Survivor”. PTSD survivor, Sexual Abuse Survivor, Torture Survivor, Accident survivor, Trauma survivor… liste uzar gider. Çeviri yaparken,  çağrışımını tam yapacak, hissini verecek söz bulamıyorum. Sözlüğü açıp bakarsanız survivor için “hayatta kalan”, kurtulan, sağ kalan, kazazede gibi anlam karşılıkları görebilirsiniz. Birlikte inceleyelim, söylem ve anlam bütünlüğü olarak en iyi hangisi karşılar;

Hayatta kalan

Hayat– sağ olma durumu. Aslında Arapça bir kelimedir. Yaşam anlamının yanı sıra duvarla çevrili avlu, bahçe anlamına gelir. Peki neden yaşam ile eşdeğer gibi kullanıyoruz. Çünkü yine kültürle ilgili bir olgu, o bahçede avluda insan vardır, aile vardır yaşam vardır, dışardan görünmez sınırlar bellidir ve mahremdir.

Kalan – kalmak yani olduğu yeri ve durumu korumak, sürdürmek…

Hayatta yalan yani yaşamayı sürdüren…

Sağ kalan – ömrünü devam ettirmek, yaşamayı sürdürmek

Sağ kelimesi iyi, sağlık, esenlik anlamları içerir. Kalana az önce bakmıştık olduğu durumu korumak…

Kurtulan – Tehlikeli veya kötü bir durumu atlatmak, istenmeyen, sıkıntı veren, hoşlanılmayan bir kimseden, bir yerden, bir durumdan uzaklaşmak.

Atlatmak, zaten bu hiç olmadı, Atlama işini yaptırmak ya da kötü bir durumu geçiştirmek, savmak…

Kazazede zaten hiç uymuyor, Kazaya uğramış, kaza geçirmiş olan kimse…

Yukarıdaki tanımlar fazla edilgen… Hiçbiri “survivor” karşılığını vermiyor. Çünkü survivor sadece hayatta kalmak  ya da yukarıda yazdığım diğer tanımlar gibi bir çağrışım yapmaz. Güçlü bir kelimedir, aktif bir kelimedir, bir çabayı da tanımlar; neredeyse “kahraman” gibi bir anlam uyandırır.

Hayatta kalan, sağ kalan aslında son derece pasif bir anlam çağrışımı yapar. Bir şekilde yaşamayı sürdürüyor… Kurtulan, atlatan ise neredeyse sıvışmak gibi; bir yüzleşme karşılaşma yok… Kazazede ise zaten başına gelenle kalmış daha ötesi yok.

Daha ilginç olan, aslında dilimizde böyle bir söylem de yok. Yani hiç gazetede televizyonda “Cinsel saldırıdan sağ kalan/ kurtulan I.K. mahkemeye suç duyurusunda bulundu.” gibi bir haber duydunuz mu? En fazla “kurban” dır o… Tecavüz kurbanı, Patlama kurbanı… daha yaşarken öldürdük  zaten… Bu söylem kişinin bütün etkinliğini elinden alan birşey. Travmada da en kritik olgu kontrol yitimi değil mi? Yani travma konuşurken bile topluca kontrol yitimini olgusunu pekiştiriyoruz.

Halbuki bu victim yani kurban/mağdur olan kişinin bir noktadan sonra “survivor” olarak tanımlanması gerekiyor. Hem toplumsal hem de bireysel olarak bu tanımaya ihtiyaç var.  Çünkü survivor olmanın da bir sonu var. Travmatik deneyime uzak mesafe kazanıldığı zaman, kişi kendini ne kurban, ne de survivor olarak nitelemez. Tam bir iyileşme de ancak o noktada derinleşiyor  zaten… Anlayacağınız konu sadece bir kelime değil, sosyal ve kültürel hatta politik bir algı sorunudur.

Ben başka bir şey önermeye karar verdim: Sağ çıkan! Ne dersiniz ? Bu mevzu üzerine yorumlarınızı merakla bekliyorum. Lütfen yazın.

Amerika Ulusal Suç Mağduru Kanunu Enstitüsü’nün “survivor” yani “sağ çıkan” tanımı söyle: Zorluklara başkaldıran, azimle içinden geçen kişi ya da yenilmezliğini sürdürmek için direnç gösteren kişi. Bu tanımı çok seviyorum çünkü kişinin deneyimini ve mücadelesini başka bir yere taşıyor.  Neden “survivor” meselesine bu kadar takıldığımı anlamışsınızdır… O halde travmadan sağ çıkan kişilerin iyileşme sürecinde yaşadıkları aşamalardan kabaca bahsedeceğim.

  1. Aşama – Sessizlik 

Travmatik bir deneyim yaşayan kişi inanılmaz güçlüklerle karşılaşır. Travmatik bir olaydan sonraki ilk aşama genellikle kurban için bir sessizlik dönemidir . Bu durum, tecrit, utanç, suçluluk, karışıklık veya olayla ilgili inkar da dahil olmak üzere birçok şeyden kaynaklanıyor olabilir. Ancak en büyük sebep beynin frontal lobunda gerceklesen değişikliktir . Bu değişiklik çok sayıda başka fizyolojik değişikliği de beraberinde getirir.

  1. Aşama – Kurban 

Bir noktada devam eden acı günlük yaşam görevlerini yerine getirmeyi iyice zorlaştırdığında, kişi iyileşmek için bir müdahaleye ihtiyaç duyabilir. Bu ihtiyaç büyüdükçe, kişinin travmanın içinden geçme yollarını araştırmaya başlamasına izin verir. Ama uzunca bir süre etrafında dolaşacaktır, çünkü bu aşama kendi içinde çelişen bir savaş halidir; Bireyin güvende olma ihtiyacı ile olduğu hali koruma ihtiyacı, iyileşme ihtiyacı ve travmatik anıyla yüzleşme sürekli çatışan bir durum yaratır.  Travma beynimizin ödül ceza merkezinde de bazı degisimler yaratır, o yüzden bu catismalar zorlayıcıdır.  Bu aşamada kişiye uygun tedavi ve destek sunabilmek çok önemlidir. (EMDR, Interoceptive hareket terapileri, Neurofeedback, Somatik yaklaşımlar vb) Çünkü çoğu zaman tek yaklaşım işe yaramaz. Ayrıca bu aşamada kişi, olanlarla ve yaşadığı acıyla ilgili olarak herkesle açıkça konuşmaya mecbur hissedebilir.

Tam da bu noktada yanlış anlaşılabilen bir konuya da açıklık getirmek istiyorum. “Travma hakkında konuşmak kişiyi tekrar travmatize eder.” denir ve bu çok doğrudur. Özellikle ilk evrede ve doğru destek sağlanmamışsa, travmatik deneyimle ilgili kişiyi konuşturmaya çalışmak, konuşma terapileri vb zarar vericidir. Travmatik bir olay sonrası aile gibi ya da kolluk kuvvetleri, doktorlar  gibi  acil müdahale yapan ekiplerin tam da bu yüzden travma konusunda bilgili olması (trauma informed) kişinin iyileşme şansı için büyük fark yaratır.

Ancak ikinci aşamanın belli noktalarında, kişi konuşmaya başladığında tetiklenmeleri karşılayacak profesyonel destekler sunarak ifadeye olanak tanınmalıdır. Hatta bazen kişi alternatif bir gerçeklik bile yaratabilir. (Beni uzaylılar kaçırdı vb.) Hikayeyi, deyim yerindeyse kusmasına izin vermeden (yani kişisel sınırları koruyarak) ama yavaş yavaş ve destekleyerek paylaşmasına imkan verilmelidir. Böylece yas devresine geçebilir. Travma konusunda bilgili olmak tam da bu ilk iki aşama için kritik fark yaratır. Hocam Bessel van der Kolk “Travma hasar yaratır ama kalıcı hasar bırakan destek mekanizmasıdır” der.

  1. Sağ Çıkan

Bir kişi travmatik olaydan sonra mağdur/kurban deneyiminden uzaklaşmaya devam ederken, çoğunlukla kendini Sağ Çıkan / Survivor olarak tanımlanmaya başlar. (Başlamalıdır.) Bu aşamada, kişi kendi deneyiminden bahsetme fırsatı bulmuştur ve olayla ilgili daha fazla netlik hissi kazanmıştır. İlerlemesini mümkün kılan,  sebat ettiği yolu ve bu yolun ayni zamanda kendinin güçlü yönlerini tanımlayabilmeye başlar. Kişi, olayı unutmaz ancak deneyiminin ne anlama geldiğini ve bu deneyimin yaşamı üzerindeki etkisi hakkında daha büyük bir anlayış kazanır. Sağ Çıkan aşamasına ulaşmak bir gecede gerçekleşmez. Kurban aşamasında çabalamak aylar hatta yıllar alabilir. Yaraların iyileştiğini hissettiğinde, rahatlama hissi mümkündür.

Aynı zamanda iyileşme süreci doğrusal değildir. Sağ Çıkanlar bazen bir adım ilerler bazen üç adım geriler. Bu sürecin içinden geçerken umut dolu ve azimli olduğu bir gün/an, hasarlı ya da yaralı hissettiği bir halle çakışabilir. Sağ Çıkan aşamasındaki insanlar, yeni araçlar öğrenmeye ve kendilerini sağıltma yöntemlerini bulmaya devam ettikçe, kendilerini daha az yaralı hissederler.

  1. Büyüme / Gelişme ve Aşkınlık 

Sağ Çıkanlar , zorlukları daha iyi yönetir,  kendileri ve deneyimleri hakkında daha fazla farkındalığa sahip  hissederler. Olayı unutmazlar, ancak deneyiminin ne anlama geldiğini ve yaşamları üzerindeki etkisi hakkında daha fazla bilgiye ve anlayışa sahiplerdir… Bununla birlikte, bu aşamadaki bazı kişiler artık Sağ Çıkan olarak anılmak istemediklerini ifade ederler. Bu insanlar gelişen, aşkınlaşanlar haline gelir; deneyimlerini anlamlı bir kişisel anlatıma dönüştüren ve kendilerini deneyimlerinin olumsuzluklarıyla tanımlamayan insanlardır. Kendilerini iyileştirmiş ve güvende hissederler. Başkalarıyla sağlıklı bağlar kurmak için uygun riskler alırlar. Bir başkasına faydası olmadıkça hikayelerini anlatma ihtiyacı hissetmezler. Aşkınlar, topluluğa katılmaya motive olmuş hisseder ve başkalarına yardım etmek için gönüllü fırsatlar ve başka yollar arayabilirler. Bu gelişme elbette benim burada yazdığım gibi ya da reçete gibi tek bir iyileşme modeli olduğu anlamına gelmez Sağ çıkan olmanın başka bir tanımı gibi görünebilir. “Travmadan sağ çıkmak” olgusunun anlamı nedir? diye sorulduğunda travmadan sağ çıkan her bireyin kendine göre cevabı olacaktır.

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Öfke Patlamaları ve Travma

a70813637adb0b625bcf6f423776a1d2

Travma Sonrası Öfke Patlamaları

Öfke patlamaları travmadan iyileşmenin işaretlerinden biridir… Peki gelişim çağında yaşadığımız zorluklardan kaynaklı öfkeyle (örneğin terk edilme), yetişkinlikte travmatik bir olay sebebiyle sinir sistemine sıkışan öfkeyi (yani fight / savaş cevabı), toleransımızın az olduğu  biliş tarafından yaratılan (cognitive) öfkeden nasıl ayırt edeceğiz? Çünkü hepsinin etkisi ayrı…

Öfkenin gerçek kökenini anlamaya çalışmak gercekten çok önemlidir. Çünkü çarpık düşünceye dayanan öfke genellikle durumu ya da düşünceyi tekrar ayarladığınızda kayboluverir. Fakat sinir sisteminde travma nedeniyle sıkışan öfke travmadan iyileşmeye giden önemli bir kapıdır. Birinin bırakılması; diğerinin de kucaklanması gerekir…

Bir iyileşme sürecinin başlangıcı gibi görebilirsiniz; kırılmış olanı tekrar inşa etme süreci… Kişi tekrar doğal olarak insan haklarına sahip olma hissini (var olma bilinci) geliştirme sürecine ve insan haklarına sahip olma konusundaki inancını tekrar ifade etmeye başlamıştır.

Deneyimlediği ihlalle ilgili duygularını ifade etmek için önemli bir kapıdır ve kişinin hikayesini açıklayabilmesinin bir bileşenidir. Bu aynı zamanda sıkışmış yaşam gücünden dolayı kaybettiği, benliğine ve sesine erişim noktasının başlangıcıdır.

Bu yazıyı yazarken hocam Rumen Yankulov’un eğitiminde çalıştığımız “soğuk öfke” meselesi aklıma geliyor. Öfke duygusunun yaşam enerjisiyle ne kadar iç içe geçmiş olduğunu o eğitim modülünde hepimiz deneyimlemiştik.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu ya da Post Travmatik Stres Bozukluğu, adından da anlayacağınız üzere travma sonrasında yasanan rahatsızlıkları anlatan bir olgudur. Ancak travma sonrası yaşanan hastalıklar sadece TSSB / PTSB ile sınırlı değildir. Farklı travma sonrası bozukluklar vardır:  Kompleks Travma, TSSB / PTSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu), CPTSD /CPTSD (Kompleks Travma Sonrası Stres Bozukluğu), DESNOS (Kompleks Travma ve Aşırı Stres Bozuklukları), DTD (Gelişimsel Travma Bozuklukları). Travma bozukluklarında semptomlar kişiye ve deneyimi karşılama durumuna göre değişiklik gösterebilir ama genel olarak öfke kolay kolay görülmez. Akut aşırı uyarılma (hyperarousal) sinir sisteminin korkuyla taştığı bir haldir. Aşırı uyarılma (hyperarousal) tehlike durumu karşında  sinir sisteminin “Kaç / Flight” cevabıdır. Korku, kaçmak, uyanık olmak, işin içinden çıkmak için bir yol bulmak ya da saklanmak için bir uyarıcıdır. Bir diğer cevap ise hareketsizlik halidir, “Donma / Freeze” cevabı felç olmuş gibi hareketsizlik, katatoni, uyuşmuşluk, durgunluk, pasiflik ve çaresizlik ile karakterize bir durumdur. Sinir sistemimizin tehlikeye olan muazzam cevabıdır. Tehlike geçene kadar “ölü taklidi yapma” refleksidir donma durumu…

Peki kişi çoğunlukla “Kaç” cevabıyla aşırı uyarılma (hyperarousal) ya da “Donma” cevabı yüzünden hareketsizlik (Freeze) durumu arasında gidip gelirken sinir sisteminin “Tehdit” mevzusuyla ilgilenen üçüncü  cevabı nerede? Yani “Savaş” (Fight) cevabından bahsediyorum…

Sinir sisteminin “Savaş” (Fight) cevabı neokorteksimizin derinliklerinde gömülü dışarı çıkmayı bekliyor. Aslında bütün bu sinir sistemi tepkileri (Savaş / Kaç / Don) kontrolümüzde değil ve hepsinin sinir sistemi doğal akışı içersinde deneyimlenmesi gerekiyor. Ancak insan beyninin bağlantıları çok karmaşık bu enerjinin büyük kısmı, özellikle öfke ve saldırganlık zaten gömülü. Sosyal hayvanlar olduğumuz için beynimiz buna göre evrilmiş. Neokorteks uygar olmaya ve medeni / kabul edilir olan programları çalıştırmak için çok iyi eğitilmiş durumda, ve biz toplumda kendimizi var etmek için bu programlara güvenmeye çalışıyoruz.

Ancak travma, Prefrontal bölgede fonksiyon kaybı yaratıyor. Akıllı ve düşünebilir beynimiz o becerisini tam olarak kullanamıyor. Ne yazık ki, bu akıllı, uygarlaştırılmış neokorteks, olayları gömme becerisi nedeniyle travma sonucu iyileşme sürecinde çok sayıda problemler yaratıyor. Yani anlayacağınız işler  neokorteks yüzünden daha da karmaşıklaşıyor, yine bu yüzden travma sonrası stres bozukluklarının tedavisi çok komplekstir diyoruz.

Öfke, genelde travma sonrası bozukluklarda, doğru (trauma informed) bir profesyonel destek ile uzun zaman sonra kendini göstermeye başlayabiliyor ve bu öfke, kişinin normalde ya da travma deneyimi öncesinde göstereceği karakteristik bir öfke değil. Daha çok bir öfke patlaması gibi, hocam Bessel van der Kolk bunları “flash rage” olarak tanımlıyor. Bu öfke daha ilkel ve hayvani… Hatta köşeye sıkışmış aniden hırlayan ve çılgınca kükreyen bir aslan gibi… Ya da 2-3 yaşındaki çocukların tantrumları gibi düşünebilirsiniz. Nereden geldiği belli olmayan, o an için anlamlı bir sebebi olmayan çılgınca öfke nöbetleri…

“Savaş” cevabı öfke ile yüzeye gelmeye başlamıştır ancak uzun süre sadece sözlü (sesli) bir ifade olarak kendini gösterir. Birine değil bir şeye yönelmiş bir öfkedir. (kendine, yastığa, duvara vs.) Ancak alttaki baskın duygu hala pasiflik ve çaresizliktir. Yani kişi yastığa vuruyorsa bile “Savaş” gücünü henüz koruyamaz.

Travma ile ilişkili öfke, erimenin veya çözülmenin bir göstergesidir. Travmatik deneyim sırasında sıkışan enerjinin ifade edilmesi için bir yol bulmaya çalıştığı, sonunda kendi kendini çözeceğine yönelik olumlu bir işarettir. Ayrıca, travma sırasında hasar gören ve kişinin kendini (benlik hissi) hissetmesinin arttığına dair olumlu bir işaretidir.

Travmatik deneyiminden sonra genelde gözlenen hareketsizlik durumundan ya da uyuşukluktan (arada sırada bile olsa) bu saçma öfke nöbetleri ile çıkabiliyorsanız, bu sinir sisteminde, tekrar hayatınızı tehlikeye atacak kadar güvende hissettiğinizin bir göstergesidir. Kendinizi saçma, garip, çocukça veya delirmiş gibi hissetseniz bile bunu kutlamalısınız.

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017

Depresyon aslında Alerjik bir reaksiyon!

3e734d7ea588a6cecd8c8f90588bcaea

Yeni araştırmalar, depresyon olgusunun, inflamasyona karşı alerjik bir reaksiyondan kaynaklandığını ortaya koyuyor.

“İnflamasyon, bağışıklık sistemimizin yaralanmalara, enfeksiyonlara veya yabancı bileşiklere karşı doğal bir tepki vermesidir. Tetiklendiğinde, hücre içi iletişimi kolaylaştıran bir protein sınıfı olan sitokinler de dahil olmak üzere çeşitli hücreleri ve proteinleri kan dolaşımıyla pompalar. Depresyon yaşayan kişilerde de benzer şekilde sitokinler artar. İnflamasyon, genel olarak obezite, yüksek şekerli diyetler, yüksek miktarda trans yağlar, sağlıksız diyetler ve diğer nedenlerden kaynaklanır.”

Araştırmacılar ve doktorlar, küresel bir salgın haline dönüşen depresyon (Nörolojik olanlar dışında) mücadelesinde, inflamasyon semptomlarını tedavi ederek heyecan verici yeni bir boyut açıyorlar.

The Guardian’dan Caroline Williams konu ile ilgili haberinde şöyle yazıyor: “İyi haber şu ki, yapılan birkaç klinik çalışmada, tedaviye anti-inflamatuar ilaçlar eklenmesinin semptomları iyileştirmekle kalmayıp, tedaviye cevap veren kişilerin oranını da arttırdığını ortaya koydu, ancak bunu doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulacak. Ayrıca, Omega 3 ve zerdeçalın ekstraktı olan Curcumin’in benzer etkilere sahip olabileceğine dair kanıtlar var.”

Depresif dönemlerde sitokinler uçuşa geçiyor ve özellikle bipolar bozukluğu olan hastaların tetiklenmesine sebep oluyor. Normal” sağlıklı insanlar inflamatuar bir aşı (tifo vb) aldıktan sonra geçici olarak endişeli veya depresif hale gelir ki bu olgu da teoriye güvenirliği arttırıyor. Depresyonu tamamen “bulaşıcı bir hastalık” olarak yeniden sınıflandırmamız gerektiğini düşünenler var.

Kings College’ de psikiyatrist Carmine Pariante, “Depresyondaki insanların inflamasyon seviyelerini ölçebilen bir kan testinden beş ila on yıl uzaktayız.” diyor. Hem Pariante’ nin tahmini hem de diğer bilim insanlarının inflamasyon-depresyon teorisi doğrultusunda, potansiyel yeterli “iyileşme” beş yıl uzağımızda.

Beslenme – duygu durum ilişkisinin kuvvetli bağı ve tedavilerde beslenmenin önemi ile ilgili yazılar yakında 😉

 

Çeviri: Uzm. Ece Turkmut

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017

Çocuğun Rızası derken?

61ec9101a4e433ce2b409a0ac333771c

Travmanın Everest’i çocuk istismarıdır. İnsan beyni gelişimi uzun yıllar devam eder. Beyin yaklaşık 11 yaşlarında tekrar bir yeniden yapılanmaya, değişim ve dönüşüme başlar.  Bu yaşlar da ergenliğe geçiş yaşlarıdır. Beyindeki bu yeniden yapılanma süreci, (özellikle frontal lobdaki) ergenin değişken duygu durumunu daha iyi açıklayabilmektedir.  Frontal lob, daha çok dış dünya ile iletişim, öğrenme, davranışların planlanması ve  duygusal durumların kontrol edilmesinde önemli rol oynayan bir bölge. Dikkatin sürdürülebilmesi, plan yapabilme, dürtülerin kontrol edilmesi, muhakeme, benlik algısı, etik bilinç, problem çözebilme yeteneği, ileriye yönelik düşünebilme, deneyim kazanma – hatalardan ders çıkarma, duyguları tanımlama – yaşama ve empati becerisinden frontal lob sorumlu.

Ergenin beyninin olgunlaşması gelişigüzel olmamakta, arkadan öne doğru gerçekleşmektedir. Yani beynin değişim, dönüşüm ve olgunlaşması beyincik ile başlayan ve frontal lobda sona eren bir süreç. Frontal lob,  beyinde gelişimi en uzun süren bölümlerden biri. Bu yüzden çocuğa çocuk, ergene ergen diyoruz. Bu yüzden bir çok konuda yetki vermiyoruz. Böylesi bir konuda rıza almak ne demek? Ama canım “Evliymiş ya da evlenecekmiş, ailesi izin vermiş, seviyormuş, çocuğu varmış, mağdur oluyormuş, rızası varmış” Aklınızı mı yediniz? Beyin gelişimi tamamlanmamış birinin rızası ne demek oluyor?  Böyle bir durumda yapılacak tek mantıklı şey caydırıcı cezalar verip  çocuğu aileden devlet korumasına almaktır.. -diyecektim ki-  devlet? koruma? vazgeçtim… Bu durumda yapılacak tek mantıklı şey travmanın gerçekte ne olduğunu daha iyi anlamak ve bu anlayış doğrultusunda önlemler almak.

Uzm. Ece Türkmut

Axis Mundi Project 

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2016

Mutsuz Zihin? Mutsuz Karın? Hangisi önce geliyor?

2272bf5a250c065643d2293a69acfe82

Mutsuz Zihin? Mutsuz Karın? Hangisi önce geliyor?
İkinci Beyin dedikleri…

Sindirim sistemimizde gizli olağanüstü bir şey var. Bilimadamları bir süredir (19 yy) bunu farkında ancak yeni gelişen teknoloji ile yapılan yeni araştırmalar ve sonuçları bildiklerini bambaşka bir noktaya taşıyor. Yeni keşfedilen bulgular zihinsel ve fiziksel sağlığımız hakkında devrim yaratacak nitelikte.

Kafamızda olan biten daha aşağıda, bilim adamlarının “bağırsağımızdaki beyin” dedikleri olgu ile alakalı. Fiziksel ve zihinsel sağlığımız üzerinde önemli bir anahtar. Bağırsağımızdaki beyin ya da “ikinci beyin” gastrointestinal sistemde, karmaşık katmanlı dokuda 200 – 600 nörondan oluşuyor. Böyle bir ateşleyici gücün yiyeceklerle uğraşmaktan daha fazlasını yapması şaşırtıcı değil. Beyne doğrudan bilgi göndererek zihinsel ve duygusal işleyişte kritik bir rol oynamakta. Bununla birlikte stres, anksiyete ve üzüntü gibi duyguları etkilediği gibi hafıza, karar verme ve öğrenme becerisini de doğrudan etkiliyor. Bağırsaklardaki beyin bizim algıladığımız gibi düşünmüyor ama ana beynimiz ile sürekli iletişim halinde olarak zihinsel ve duygusal sağlığımız üzerinde kritik bir rol oynar. Buraya kadarını daha önce farklı yerlerde okumuş olabilirsiniz. Buradan sonrası yeni bilgiler içeriyor olabilir 🙂

En son travma eğitiminde Dr.Bessel van der Kolk “ İkinci beyni iyileştirmeden travmayı tedavi edemeyiz.” diyerek tedavinin birçok bileşeniyle birlikte beslenmenin öneminin de altını çizmişti.

Peki nasıl oluyor?

Bağırsak duvarına gömülü ortalama 200- 600 milyon nöron içeren enterik sinir sistemi, çevresel tehlikeleri hissetmeyi ve bunlara verilecek tepkileri tespit ediyor. Beyin stres durumunda sağlıksız besinleri tercih etmesinin sebebi bu. Yani bu besinlerin insanlara çekici gelmesinin nedeni bağırsaklardaki ikinci beyin. Başlangıcı yemek borusu, bitişi anüs olan enterik sinir sistemi, içerdiği nöronlar bakımından beyinden beş kat daha üstün.
Beyinle ortak özelliklere sahip olan enterik sinir sisteminde çeşitli nöron türleri bulunuyor. Nöronlar arasındaki destek, glial hücreler tarafından sağlanıyor. Vücuttaki serotonin miktarının % 95 lik kısmı enterik sinir sistemi tarafından üretiliyor.
Bildiğiniz gibi Dopamin beyinde keyifle alakalı; Bağırsaklarda ise sinyalleme molekülü görevini üstleniyor. Yani bağırsaklardaki kasların kasılmasını sağlayan nöronlar arasındaki mesajlaşma gibi görevleri yerine getiriyor. Bir anlamda serotonin bağırsaklardaki sinyalleri taşıyor. Ayrıca bağırsakta üretilmiş olan serotonin kana karışarak, karaciğer ve akciğerde olan hasarlı hücreleri onarıp, kalp gelişiminde ve kemik yoğunluğunda etkili oluyor.

İnsanların stres karşısında gösterdikleri tepkilerden beyinle enterik sinir sisteminin işbirliği içinde olduğunu biliyoruz. Beyin savaş ya da kaç tepkisi göstererek, kanı mideden kaslara yönlendiriyor. Bu sırada midede garip bir his meydana geliyor. Stres aynı zamanda bağırsaklarda ghrelin hormonunun daha fazla üretilmesine neden oluyor. Hormon iştah açıcı etkiye sahip olduğundan, beyin dopamin salgılanması için uyarılıyor. Ghrelin hormonu stresi baskıladığından, üstlendiği görev önemli. (Metnin en sonunda daha da bilimsel, özet bir açıklama bulabilirsiniz. *)

Mutsuz Zihin? Mutsuz Karın? Hangisi önce geliyor?

Kaygı, stres, anksiyete ve depresyonun çoğu zaman irritabl bağırsak sendromu, kabızlık, ishal, hazımsızlık, şişkinlik gibi “mutsuz karın” problemlerini beraberinde getirdiği bir sır değil. Onlarca yıldır doktorlar stres, anksiyete ve depresyon vb nin buna sebep olduğunu düşünüyordu ama yeni bulgular bunun tam tersini ortaya koyuyor. Gastrointestinal sistemdeki bozulma ruh halini değiştiren sinyalleri tetikleyerek beyne gönderiyor. Probiyotiklerin zihinsel rahatsızlıkların tedavisinde ya da stres ve anksiyete durumlarında belirtileri hafiflettiğini biliyoruz. Nedeni ortada gibi görünüyor…

İkinci beynin zihin sağlığı üzerinde oynadığı kritik rol ortada;. Etkileyici olan, etkinin yönü.
Beyinden çıkan en uzun sinir vagus aslında beyinden gelen 12 çift sinirden biri. Beyin sapından göbeğe kadar uzanıyor. İşte işin büyüleyici kısım bu: Vagustaki liflerin yaklaşık    % 90’ı, göğüsteki (kalp gibi) iç organlardan geçerek, bilgiyi karından beyne taşıyor, tersi değil.

Aslında biz bunu biliyorduk, dilimizde kullanıyoruz… Şimdiye dek ‘içgüdü’ olarak adlandırdığımız veya bir karar vermek için ‘kalbini dinle’ söylemimiz, muhtemelen ikinci beyinden yani karından gönderilen sinyallerle ilgili.

Bilgi ve mesajlar beyinden kalbe ve bağırsağa, ayrıca vagus siniri üzerinden diğer yönde de dolaşır, ancak artık kuşkusuz olarak bildiğimiz akışın ana yönünün bağırsaktan beyne doğru olduğu.

Bakterilerin Rolü

Nöronlar gibi beyin – sindirim sistemi bağlantısı açısından diğer önemli oyuncu bağırsaklarımıza yerleşmiş 100 trilyon bakteri. UCLA’dan fizyoloji, psikiyatri ve davranış bilimleri profesörü Emeran Mayer, bağırsak bakterilerinin beyne gönderdiği bilgilerde olağanüstü bir bilgelik içerdiğini söylüyor. Bu bakteriler doğduğumuz günden ve muhtemelen daha önceden beri her gün, her dakika bizim davranışlarımızı etkiliyor. Mayer’in araştırması, bağırsaktaki belirli bakteri kombinasyonlarının beynin sinir ağını nasıl etkileyebileceğini ve sonuç olarak davranış modeli, ruh hali ve öğrenme gibi şeyleri nasıl etkilediğini göstermiş. Ekipteki diğer araştırmacılar aynı zamanda bağırsak bakterileri ile davranış arasındaki muhtemel bir bağlantıyı araştırmışlar ve bazı dikkat çekici keşifler yapmışlar.

Bir çalışmada ortaya çıkan bulgu şöyle: “Ürkek farelerin bağırsak bakterileri, dışa dönük farelerin bağırsağına aktarıldığında, dışa dönük fareler daha endişeli hale geldi.”
Tam tersi de incelenmiş: “Cesur farelerin bağırsak bakterilerini, ürkek fareler aldığında, çekingen fareler daha cesur ve dışa dönük hale geldi. Ayrıca agresif fareler, bilim insanlarının bağırsak bakterilerini probiyotik veya antibiyotik vererek ayarladıklarında sakinleşti.”

Çocuklar üzerine

Devamında yapılan araştırmalar, çocuklarda, özellikle de erkek çocuklarında davranış biçimleri ile spesifik bağırsak bakterilerinin varlığı arasındaki korelasyonları ortaya koymuş.

Emzirme öyküsü, diyet ve doğum yönteminden bağımsız olarak yapılan araştırmada bulgular şöyle:

  • Bağırsak bakterileri bakımından en fazla genetik çeşitliliğe sahip olan çocuklar daha olumlu, meraklı, hoşsohbet ve dürtüseldir.
  • Erkeklerde dışa dönüklük, belli bakteri türlerinin bolluğuyla (Rikenellaceae ve Ruminococcaceae aileleri ve Dialister ve Parabacteroides cinsi) ilişkilendirildi.
  • Kızlarda, öz-kısıtlama, sevecenlik ve odaklanmış dikkat sorunları, daha düşük bağırsak bakterileri çeşitliliği ile ilişkilendirildi.
  • Belli bir bakteri familyasına (Rikenellaceae) bolca sahip olan kızlar, daha dengeli mikrobalara sahip olan kızlardan daha korkak ve travmaya yatkın.

Bu araştırma hala taze, bu yüzden bağırsak bakterilerinin kombinasyonu açısından sağlıklı bir karnın neye benzeyeceğini veya hangi faktörlerin bunu etkileyeceğini hala tam olarak söyleyemiyoruz. Mikrobiyomun mükemmel dengesinin hepimiz için farklılık gösterebileceği ve değişebileceğini düşünüyorlar. Bu nedenle, araştırmacılar çalışmadaki herhangi bir çocuğun bağırsak mikrobiyomunu her hangi bir şekilde değiştirmemeye dikkat ediyorlar. Bununla birlikte “junk food” yani abur cubur bu tartışmaya dahil bile değil. Yani kesinlikle kaçınılması gereken gıdalar.

Bağırsak ve Depresyon

Depresyon, ruhsal durumdan sorumlu nörotransmitter olan serotonin düzeyinde bir düşüşe neden olur. Sıradışı olan şey, vücudun serotonininin sadece% 5’inin beyinde depolandığıdır. Vücudun serotonin’in diğer % 95’i bağırsaklarda saklanır.

En sık reçete edilen ve serotonin düzeylerini değiştiren antidepresanların genellikle gastrointestinal sorunlarla birlikte gelmesi şaşırtıcı değil. Bağırsağın depresyondaki rolünün henüz farkettiğimizden etkisinin de daha fazla olduğunu öğrenmek şaşırtıcı değil. Araştırmalar, bu açıdan bazı cevaplar arıyor. Ancak artık çok sayıda sinir bilimci, psikolog ve psikiyatrist beslenmeyi düzeltmeden iyileşmede ilerleme sağlamayamayacaklarına ikna olmuş durumda.

Bağırsak ve Kaygı / Anksiyete

Araştırmacılar, daha fermente gıdalar yiyen genç erişkinlerin (probiyotikler içeren) sosyal kaygı belirtilerinin daha az olduğunu keşfetti. Psikoloji Profesörü Matthew Milimire şöyle açıklıyor: “Fermantasyonlu gıdalardaki probiyotiklerin bağırsaktaki ortamı olumlu şekilde değiştirdiğini ve bağırsakta meydana gelen değişmeler sosyal kaygıyı etkiliyor … yani bağırsaklarınızdaki mikroorganizmalar aklınızı etkiliyor.”

Stres anında bağırsak, beyine açlık sinyali veren bir hormon olan ghrel’in üretimini yükseltiyor. İnsanlar üzerinde yapılan araştırmalar da benzer sonuçlar veriyor. Bu noktada ne yemeyi seçtiğiniz çok önemli.
Yakın tarihli çok ilgi çeken bir başka çalışmada, çiftlerin kavga/ tartışma sonrası iştah tetikleyici hormon miktarlarında belirgin olarak yükselme olduğu bulundu. Araştırmacılar, sağlıksız ilişkilerin zayıf besin seçeneklerine neden olduğunu dahası zayıf beslenme seçeneklerinin sağlıksız ilişkilere sebep olduğunu henüz doğrudan söylemese de, bu korelasyonun göz ardı edilemeyecek kadar güçlü olduğunu belirtiyor.

Mayer, son 50 yılda Akıl hastalıklarının, Depresyonun, Otizm, Multiple skleroz, Parkinson ve Obezitenin dramatik bir artış gösterdiğine dikkat çekiyor. Bütün bunların değiştirilmiş bağırsak bakterileri ve beyin-bağırsak etkileşimleri var. Aynı zamanda, son elli yıl boyunca, gıda üretim ve işleme biçimimizi ve antibiyotik kullanma şeklimizi çarpıcı bir biçimde değiştirdik.

Gördüğünüz gibi akıl sağlığı kimsenin kafasında değil ya da tam olarak zihinsel bir hastalık da değil. Bilim bize bunu gerçekten kanıtlıyor. Zihinsel ve duygusal sağlığın bağırsaklarımızdan etkilendiğinden şüphe yok. Araştırmaların sonuçları heyecan verici ve tedavilere ve zihin sağlığımıza nasıl bakacağımız konusunda devrim yaratacak gibi.

Araştırma sürekli olarak gelişmekte ancak şu noktada, bağırsaklara (ikinci beyne) dikkat etmenin ve sağlıklı tutmak için elimizden gelen her şeyi yapmanın önemine şüphe yok. Bu zihinsel ve duygusal sağlığımız için hayati anahtarlardan biri.

*Sindirim sistemi, merkezi sinir sistemi (CNS) ile gastrointestinal sistem duvarındaki enterik sinir sistemindeki sinirler (ENS) bağlantılı olarak ileti alıp verir (innerve). ENS otonom sinir sisteminin parçasıdır; CNS refleksiyle uyumlu olarak çalışır ve komuta merkezleri ile sindirim işlevini kontrol etmek için sempatik gangliyonları geçerek merkezi komuta eder. ENS ve CNS arasında ve ENS ile sempatik prevertebral ganglionlar arasında çift yönlü bilgi akışı vardır. İnsandaki ENS, 200-600 milyon nöron içeriyor ve çoğu binlerce küçük ganglionda dağılır, bunların büyük çoğunluğu myenterik (tüm sindirim kanalı boyunca birbirine bağlantılı olarak uzanan nöronlar – kanal duvarındaki düz kasları kontrol eder) ve submukozal pleksusların (kanal duvarında lokal salgılama, lokal absorbsiyon, lokal kasılmadan sorumlu) bulunduğu iki pleksusta bulunur. Myenterik pleksus, üst özefagustan internal anal sfinktere kadar uzanan sürekli bir ağ oluşturur. Submukozal gangliyonlar ve bağlantı lifi demetleri küçük ve kalın bağırsaklarda pleksuslar oluşturur, ancak midede ve yemek borusunda yoktur. ENS ve CNS arasındaki bağlantılar vagus ve pelvik sinirler ve sempatik yollarla taşınır. Nöronlar ayrıca ENS’den prevertebral gangliyonlar, safra kesesi, pankreas ve trakea projeksiyonu yaparlar. ENS ve SSS’nin göreli rolleri sindirim sistemi boyunca önemli derecede farklılık göstermektedir. Çizgisel kas özofagus hareketleri CNS’de sinir desen üreticileri tarafından belirlenir. Aynı şekilde MSS midenin durumunun izlenmesinde ve vago-vagal reflekslerle kontraktil aktivitesini ve asit salınımını kontrol altında tutmada önemli bir role sahiptir.
Buna karşılık, ince bağırsak ve kolonda ENS, kas aktivitesi, transmukozal sıvı akıları, lokal kan akışı ve diğer fonksiyonların kontrol edildiği duyusal nöronlar, internöronlar ve birkaç sınıf motor nöron da dahil olmak üzere tam refleks devrelerini içerir. MSS lumbosakral omurilikteki defekasyon merkezleri yoluyla dışkılamayı kontrol eder. ENS’in önemi, bazı ENS nöropatilerinin hayati tehlike oluşturan etkileri ile vurgulanmaktadır.
1Department of Anatomy and Neuroscience, University of Melbourne, Parkville, VIC, 3010, Australia

çeviri ve derleme
Uzm. Ece Türkmut

Axis Mundi Project

Post – Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye 

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2016

Travma / Trauma

70bda1e0cdc23baee5492a6cf0b74abe

Genç bir ağaç yaralandığında, o yaranın etrafında dolaşarak büyür. Ağaç büyümeyi sürdürürken söz konusu yara ağacın büyüyen gövdesine oranla nispeten küçük kalır. Budaklı gövdeler ve şekilsiz dallar yaralanma ve engellerin zamanla aşılıp üstesinden gelindiğini bize anlatırlar. Ağacın, geçmişinin çevresinden dönüp dolaşarak büyüme biçimi onun o eşsiz özgünlüğüne, karakterine ve güzelliğine katkıda bulunur. Travmatize olmanın karakteri geliştirdiğini savunmadığım kesin ama travma hayatımızın bir noktasında neredeyse bize verilmiş bir şey gibi olduğundan, ağaç imgesinin bizim için değerli bir ayna olabileceğini düşünüyoum.
Peter A. Levine, “Kaplanı Uyandırmak- Travmayı İyileştirmek”

When a young tree is injured it grows around that injury. As the tree continues to develop, the wound becomes relatively small in proportion to the size of the tree. Gnarly burls and misshapen limbs speak of injuries and obstacles encountered through time and overcome.The way a tree grows around its past contributes to its exquisite individuality, character and beauty. I certainly don’t advocate traumatization to build character, but since trauma is almost a given at some point in our lives, the image of the tree can be a valuable mirror.

Peter A. Levine,  from “Waking the Tiger: Healing Trauma – The Innate Capacity to Transform Overwhelming Experiences”