İKİLİKSİZLİK / NONDUALITY

102ed7fd79e7a0cc372bd96d42bc40d5-1

İKİLİKSİZLİK: ÇEKİM YASASININ ÖTESİNDE

Tamam, bu yüzden mükemmel bir hayat tecelli ettik: güzel araba, heyecan verici bir ilişki, başarılı bir iş, sonsuz ve bitmeyen mutluluk, mükemmel ruhsal tecrübeler – her şey yerine geldi! Zengin oldun, fiziksel sağlığın mükemmel, dünyayı fethettin, saf eşsiz aydınlanmaya ulaştın! Harika!

Ama, tabii ki eğer gerçekten tezahürün ve zamanın ötesinde kim olduğunu bilmiyorsan tüm  bunlar boş ve anlamsız olacaktır.

Ve sonra, tezahürün gölgeli bir tarafı var. Korkular, kuşkular, tüm bu projenin altında guruldayan bir anksiyete: Sahip olduğum herşeyi kaybedebilirim. Dıştan gelen herşey benden geri alınabilir. Diğerleri benden daha iyi yapabilir. Hayat Manifeston kaybolabilir. Saf manevi mutluluk hallerin bile geçiciliğin içinde boğulmuş olabilir.

Ve büyüyen farkındalık: Ne kadar çok olursa olsun, asla yeterli olmayacak. Ne kadar çok biriktirirsem biriktireyim tatminsizliğim daha çok büyüyecek.

Ne zaman, tam olarak memnuniyetim bir noktaya ulaşacak?

Ne zaman arayışım sona erecek?

Ne zaman derinden dinlenmek mümkün olacak?

Ne zaman tam olarak canlı hissedeceğim?

Ne zaman tam olarak yuva olacağım kendime?

Çekim yasası doğal olarak seni mükemmel hoşnutluğa değil ama muhteşem hayal kırıklığına taşıyacak. Bu bir hata değil, ya da yasa başarısız değil (yasa doğası gereği başarısız olamaz) aslında bu gerçek manevi olgunluğun başlangıcı. Tüm ilizyonlar ölmek zorunda, hatta en sevdiklerin de. Ve tüm zamanların en büyük yanılgısı da yani “Ben” in kendisi.

Tezahürü yapan kim?

Tezahürleri yapan ya da yapmayan “ben” ne?

BEN KİMİM?

Bu soru en derinde köklere kadar gider ve hayat öyle ya da böyle eninde sonunda bu soruyu karşına çıkaracaktır. Paranı, başarını, popülerliğini, şöhretini, görünüşünü kaybedebilirsin. Sana bir hastalık tanısı konabilir. Sevdiğin biri seni bırakabilir. Acı elle tutulur gözle görünür bir hal alabilir.

Negatif tavrınla olumsuzluğu mu tasarladın? Bu senin hatan mı? Tasarladığın bu hayat projesinde başarsız mı oldun? Yoksa “Ben” olması gerektiği gibi değil mi? Tüm bunlar büyük bir hata mı? Evren yanlış mı gitti? Böyle birşey mümkün mü?

Eğer şahsen sen olduğuna inanıyorsan gerçekten kim tasarlıyor, eğer kontrolün sende olduğunu düşünüyorsan bu tasarının düzgünce işlemesi için yarattığın baskı eninde sonunda neşeni boğmaya başlayacak. Tasarın senin istediğin gibi ya da planladığın gibi olmadığında içeride şiddet oluşacak -kendini suçlama, suçluluk duygusu, duygu eksikliği, spiritüel başarısızlık…

Çekim Yasasını yaşamadığın için kendini dövüyor olacaksın. Hatta daha da gayret etmeye başlayacaksın, iliğin kemiğinle çalışacak çabalayacaksın, kendini tüketeceksin. Ne için? Kim için?

Rahatla, arkadaşım. Başından beri bunu tasarlayan sen değildin. Ego, “Sorumlu Ben” tasarladı, tasarlayacak inancın en büyük yanılsaman. Egonun en büyük hayali olan mükemmellik, ölçüsüz bir tevazu ile çökmek zorunda, egonun planları parçalanırken, burada olan her ne ise, her ne verilmiş ise ona olan mutlak şükran yükselecek.

Baştan almak gerekirse hayat hiçbir zaman gerçekten senin olmadı. İyi, kötü ve çirkin… hepsi açıklanamaz hediyeler. Bu anlayış “Ben” için korkunç depresif bir haber ama gerçekten kim olduğunla ilgili saf bir özgürleşme hali getirecek.

Koşulsuz sevgi her yasadan daha büyük bir şey. Dalga okyanusa meydan okuyamaz ya da herhangi bir dalga okyanusu kontrol edemez, en fazla bir süre öyle yaptığına inanır.

İşler yolunda gitse de gitmese de, hayat hikayen iyi ya da kötü görünse de, olumlu ya da olumsuz olsa da, seni sevseler ya da çarmıha gerseler de… direndiğin herşeyde bu olguyu anla sonra hep huzur içinde olacaksın.

Görkemli bir kusuru olan ya da mükemmel görünen bir dalga, hatta tüm kusurların ortasında, tüm gariplikler ve tüm görünür arızalarla sen her zaman adı konulamaz ikiliksiz bilincin mükemmel hareketi içindesin. Sen hayatın kendisisin ve bu yüzden bütünlüklü halin, kırılamaz neşen ve gerçek doğan bunun altında yatıyor.

Yani evet hayal et, kendin için inanılmaz bir yaşam tasarla, eğer buysa senin içinden ilerlemek isteyen yap. Oyna! Oyna, oyna! Bunu yaparken başarılı olmak için herhangi bir baskı olmaması gerektiğini bil. Hatta başarısızlık halinde, umutsuzluğun en içinde, hayallerin toza dönüşse bile, güzelim tasarın paramparça dağılsa bile, için şüphelerle dolduğunda bile herşey olması gerektiği gibi. Herşey tamam. Hiçbir şey yolunda değilmiş gibi olsa bile, herşey tamam. Burada bozulmuş bir ilahi plan yok, sen zamanın ötesinde ölçüsüzce seviliyorsun. Kendine yönelik kurman ve koruman gereken bir imajla ilgili bir baskı yok, hiç olmadı. Sen oltada değilsin, sen her zaman kurtulmuştun, her zaman açıktaydın. Bir ışık var ki hiçbir zaman tükenmeyecek, bitmeyecek…O başından beri sendin.

Jeff Foster

NONDUALITY: BEYOND THE LAW OF ATTRACTION

Okay, so you’ve manifested the perfect life: the beautiful car, the thrilling relationship, the successful business, the perfect spiritual experiences of infinite and unending bliss – everything has come to fruition! You got rich, you are in perfect physical health, you conquered the world, you reached pure, unexcelled enlightenment! Wonderful!

But, of course, it will all be empty and meaningless if you don’t know who you really are beyond manifestation and time.

And then there’s the shadow side of manifestation; the fears, the doubts, the anxiety rumbling underneath the entire project: Everything I have I can lose, everything external can be taken away. Others can do better than me. The manifestations can disappear. Even states of pure spiritual bliss are drenched in impermanence. And the growing realisation: However much I have, it’ll never be enough. The more I accumulate, the more dissatisfied I can grow. When will I reach a point of total contentment? When will the seeking end? When will I be able to rest deeply? When will I feel fully alive? When will I be Home?

It’s natural that the Law of Attraction will eventually lead you not to the perfect contentment, but to the perfect disillusionment. This is not a mistake, or a failure of the Law (for the Law cannot fail on its own terms), but the beginning of real spiritual maturity. All illusions must die, even our most cherished ones. And the biggest illusion of all? The ‘me’ itself.

Who is the one doing the manifesting? What is the ‘me’ who manifests or does not manifest? WHO AM I? This question goes to the very root. And life will bring you to this question one way or another.

You lose your money, your success, your popularity, your fame, your looks. You are diagnosed with an illness. Someone you love leaves you. Suffering appears out of the blue. Did you manifest the ‘negative’ with your ‘negative’ attitude? Is it all your fault? Did you fail in your manifestation project? Is the ‘me’ not what it should be? Is it all a big mistake? Has the universe gone wrong? Is that possible?

If you believe that it’s you – personally – who’s doing the manifesting, if you think that you are the one in control, then the pressure to manifest ‘properly’ will eventually begin to suffocate your joy. And there will be inner violence – self-blame, guilt, feelings of lack and spiritual failure – when the manifestations aren’t what you wanted or planned for. You’ll beat yourself up for not living up to the Law. And you’ll strive even harder, working yourself to the bone, exhausting yourself. For what? For whom?

Relax, friend. It was never ‘you’ who was manifesting in the first place. The separate ego, the ‘me in charge’ is, and was, and always will be, the greatest illusion of all. The ego’s dream of perfection must collapse into outrageous humility, and absolute gratitude for what is here, for what is given, however much that clashes with the ego’s plans. Life was never really yours to begin with. The good, the bad, and the ugly, are all inexplicable gifts.

This is terribly depressing news for the ‘me’, but pure liberation for who you truly are.

Unconditional Love is higher than any Law. The wave cannot manifest the ocean, nor can any wave control the ocean, although it may believe in control for a while. Understand this and you are always at peace, whether things go well or don’t go well, whether your life story seems good or bad, positive or negative, whether or not your manifestations are wonderful ones, whether they love you or they crucify you and everything you stand for. As a seemingly perfect wave or a gloriously imperfect one, even in the midst of your flaws and weirdnesses and apparent failures, you are always a perfect movement of the Unnameable non-dual ocean of Consciousness. You are Life Itself, and therein lies your completion and your unbreakable joy; and your true contentment.

So yes, dream, manifest, create an incredible life for yourself, if that’s what wants to move through you! Play, play, play! And know that there is no pressure for you to succeed at all. Know that even in your failure, even in your despair, even when your dreams turn to dust, even when your beautiful manifestations crumble to the ground, even when you are full of doubts, everything is thrillingly okay even when it’s not okay, and there is no divine plan that has been broken, and you are loved beyond measure, beyond time itself. There is simply no pressure for you to hold up any image of yourself, and there never was. You are always off the hook.

There is a Light that never goes out, and it was always You.

Jeff Foster

Reklamlar

Hiç bir duygu yanlış değil / No emotion is a mistake

85399e3cd03ea3fda28dce4693d15be3

Farkındalık / uyanış insani duyguları aşmak, silmek ya da yok saymakla ilgili değil. Okyanus tek bir dalgayı nasıl silebilir ya da yok sayabilir?

Ya da güneş kendinden çıkan tek bir ışık hüzmesini nasıl silebilir?

Tam da tersi, uyanış, neşeden umutsuzluğa, huzurdan sıkıntıya, ekstaz halinden ızdıraba her duyguyu görebilmek ile ilgili…

Bu hayatın enerjisinin hareketi, senin içindeki hareketin kendisi; senin enginliğin içinde bir tek dalga…

Hiç bir duygu, tehdit, düşman ya da ceza değildir. Her duygu senin enginliğini hatırlaman için bir davet; okyanusa benzeyen doğanda biraz dinlenmek için bir davet…

Sen bu yolu belli olmayan yolculuğa radikal bir biçimde dahil edildin arkadaşım, burada tek bir hata yoktur.

Hastalığın sana karşı değil arkadaşım.

Bedeninde hissettiğin acılar ya da ağrılar seni cezalandırmak için değil. Sen yanlış bir şey yapmadın.

Bu bir zayıflık ya da başarısızlık göstergesi değil. Şu an yavaşlamak için yeni bir davet alıyorsun. Dinlenmek için…

Her anı geldiği gibi almak için… Cevap bulmak için gösterdiğin tüm gereksiz arayışlarından kurtulmak için…

Önceliklerini yeniden değerlendirmek için, gerçekten öncelikli olanı hatırlamak için…

Kendini tam olarak şu ana açmak için…

Tam şu an…

Şu an var olan tek an…Senin gerçek yuvan, dinlenebileceğin yer, senin bağlantı alanın burası.

Jeff Foster

NO EMOTION IS A MISTAKE

Awakening is not about deleting or transcending human emotions, for how would the ocean transcend a single wave, and how would the sun transcend one of its beloved sunbeams?

It’s about seeing that every emotion -from joy to despair, bliss to boredom, agony to ecstasy- is only a movement of life energy, actually a movement of yourself, a wave in your vastness.

No emotion is a threat, an enemy, or a punishment. Every emotion is an invitation to remember your vastness, rest in your oceanic nature.

You are on a pathless path of radical inclusion, friend, and there are no mistakes here.

Your illness is not against you, friend. The aches and pains you feel in your body are not punishments. You did nothing wrong.

This day is not an indication of weakness or failure.

You are receiving yet another invitation, to slow down. To rest.

To take each moment as it comes. To let go of all that which is unnecessary, including perhaps your search for answers. To reassess your priorities, to remember that which is primary. To turn towards the present moment, this moment, the only moment there is, your true home, your resting place, your place of connection…

Jeff Foster

Zeka / Intelligence

91e894e93671f854b85056d90be69c23

Ne oluyor şu anda?

En iyi cevap ne?

En iyi yol hangisi?’

Düşünmeyi bırak. Yolu tıkayan çöp o zaten.

Gözlerini kapa ve sormaya başla.

En içerisi cevap vermeye başlasın.

Bilmeye çalışma

Bir adım geri çekil ve dinle.

Sonra ne yapman gerekiyorsa yap.

Fazla düşünme üstüne. Güven ona.

14.5 milyar yıllık bir Zeka, hareket ettiriyor seni…

What is happening right now?

What is the best answer?

What is the best way?’

Stop thinking. That’s the garbage blocking the way!

Close your eyes and start asking.

Let your Being, answer for you.

Don’t try to know.

Step back. And listen.

Then do what you need to do.

Don’t think about it. Trust it.

Because it’s 14.5 billion years of Intelligence moving you…

Z. Çelen’den alıntılanmıştır.

Kutsal Tükenme / Sacred Exhaustion

b2730290243ffcb63889da08ab7ed4a8

KUTSAL TÜKENME

Yorgunluğunun da bir onuru var! Bunu patalojize etmek için acele etme ya da uzağa itme, çünkü kendi içinde büyük bir zeka hatta şifa barındırıyor olabilir.

Yıldızlardan buraya çok uzun bir yolculuk yaptın dostum. Yorgunluğunun önünde saygıyla eğil, onunla artık kavga etme. “Daha fazla devam edemeyeceğim” demekte utanılacak bir şey yok.

Hatta dinlenme isteğin oldukça cesaret gerektiren bir şey. Daha önünde harika bir yolculuk var. Ve bu yolculuk için tüm kaynaklarına ihtiyacın var. Gel, varoluşun ateşiyle otur. Bedenini gevşet, sessizliğin içine bırak kendini.

Yarını düşünmeyi bırak, izin ver yolculuk sana gelsin ve bu akşamın sıcaklığı içine dal. Her büyük macera dinlenebilmiş bir kalp ile (beslenir) mümkün olur. Yorgunluğun asil arkadaşım, ve eğer kulak verirsen içinde iyileştirici bir güç var.

Jeff Foster

SACRED EXHAUSTION

Your tiredness has dignity to it! Do not rush to pathologize it, or push it away, for it may contain great intelligence, even medicine.

You have been on a long journey from the stars, friend. Bow before your tiredness now; do not fight it any longer. There is no shame in admitting that you cannot go on.

Even the courageous need to rest. For a great journey lies ahead. And you will need all of your resources. Come, sit by the fire of Presence. Let the body unwind; drop into the silence here.

Forget about tomorrow, let go of the journey to come, and sink into this evening’s warmth. Every great adventure is fuelled by rest at its heart. Your tiredness is noble, friend, and contains healing power… if you would only listen…

Jeff Foster

Yaratıcılık / Creativity

c528883c6e3b7f0734572d219662d383
Hayatı, kesinlikle ciddiye alıyorsan, şunu farketmen gerek; hep bir karşı atak olacaktır.
Dünyanın kanunu sadece opsiyonel bir dünya olmasıdır.
Bir şey yaptığında diğer olasılıkları dışarıda bırakan bir patern yaratırsın ve bir zaman gelir bütün o yaratıcı hareketlerin gerçekleşmesi için kendini olasılıklara açarsın.
Aslında, herhangi bir zamanda, yaratıcılıkla ilgili çalışan herkes bu anı bilir.
Yaratım sürecindeki planınızı zihninizin düşünebildiği ölçüde yaparsınız ve eğer bu plana tutunursanız sonunda elinizde kuru ve ölü bir iş kalır.
Sizin ulaşmanız gereken aslında kaosun altında yatar ve yeni birşey gelir ve yine eğer kritik düşünme sürecine çok erken girerseniz yine onu öldürürsünüz.
Schiller’in, yazar blokajı olarak bilinen sıkıntıyı yaşayan, genç bir yazara yazdığı güzel bir mektup vardır. Bu genç yazarın söyleyecek çok sözü varmış ama bir türlü yazamıyormuş.
Bu çok normal bir durum.
Schiller basitçe şöyle dedi: “Senin problemin oyuna lirik faktörden önce eleştirel faktörü getirmen.”
Bir bakın okullarımızda bize neler oluyor : Milton’u, Shakespeare’i ve Goethe’yi ve daha nicelerini eleştirmeyi öğreniyoruz.
Sonra öğretmen diyor ki: “Şimdi yaratıcı bir çalışma yap.”
Oturuyorsun ve belki bir parça birşeyler dökülüyor içinden sonra düşünmeye başlayınca ‘Aman Tanrım! Hiç birşey yok!
Elbette Shakespeare gibi yazamayacaksın ama kendini bırakırsan kendin gibi yazabilirsin.
Joseph Campbell
“If you take life absolutely seriously, you must realize there’s the counterplay to it,
that the world of law is simply an optional world. When you do something you create a pattern that excludes other possibilities, and there comes a time for opening up to all possibility and the creative act.”
“Actually, everybody who has ever done creative work of any kind knows this moment. You make your plans in terms of what the mind can think of, and if you hold to those plans you’re going to have a dry, dead piece of work. What you have to do is open out underneath into chaos, and then a new thing comes, and if you bring your critical faculty down too early you’re going to kill it.”
“There’s a beautiful letter that Schiller wrote to a young author who was having the trouble that’s known as writer’s block. This young writer had oh, so much to say, but he couldn’t write. This is a normal situation. Schiller said simply, ‘Your problem is that you’re bringing the critical factor into play before you have let the lyric factor work.”
“Look what happens to us in our schools: we learn to criticize Milton and Shakespeare and Goethe and everybody else, and then the teacher says, ‘Now do some creative work.’ You sit down and this bit of spilth begins coming out and you think, Oh, my God! That’s nothing. Of course you can’t write like Shakespeare, but you can write like you, perhaps, if you let yourself go.”
Joseph Campbell

Önce İnsan! / Human First!

c1b3455cb2f7961e955773292ccc915e

Önce İNSAN!

İçinde yaşadığımız çağda savaş, çatışma hatta soykırım ve bireysel kimliklerin tekrar oluşturulması arasındaki bağlar çok belirgin ve son derece karmaşık. Ulus, din ya da ırk olgularının siyasi, ekonomik ve politik çıkarlarla neredeyse doğrudan ilişkilendirildiğindi günümüzde her ulus kendi tarihinden kurban ya da saldırgan olarak rol aldığı örnekler çıkarabilir. Bu durumu kimlik sorunu ya da ötekileştirme sorunu yüzünden yaşamaktayız.

İnsanın insana uyguladığı şiddeti anlamak mümkün değil; İspanyolların Yeni Dünya’ya yaptıkları, Afrika toplumlarının katledilişi ya da köleleştirilmeleri… Soykırımlar… savaşlar… çatışmalar… Terör saldırıları… Bir kolluk kuvvetinin yaralanması ile bir sivilin maruz kaldığı şiddet kıyaslanamaz; hiç biri daha az dehşet verici ya da tercih edilir değildir.

Ancak her kurban sorunla temelde yüzleşmek yerine kurbanlaştırılması gereken bir fail peşine düşüyor! 

Bir “ben” tanımlayıp o “ben”i muhafaza etme çabası daha biz iki buçuk yaşımızdayken başlıyor. İki buçuk yaşından önce çocukta “ben”, “benim” gibi kavramlar olmadığı gibi (ve tam da bu nedenle) ben ve öteki ayrımı da yok.  Yıllar içinde ego güçleniyor ve kişi “ben” tanımına daha sıkı sarılmaya başlıyor. Alışkanlıktan verilen tepkiler, gerçekliği sorgulanmamış inançlar ve kökeni araştırılmamış duygular insanı yönetmeye başlıyor. Kendini bu zihinsel yapı ile bir tutan insan diğerlerinden ve evrenin bütününden ayrı bir varlık olduğu yanılgısını yaşamını sürdürebiliyor. Başımıza ne geliyorsa bu yüzden geliyor…

Bu süreç nasıl işliyor psikolojik ve sosyolojik olarak bakalım: Günümüzde araştırmacı ve bilim insanlarınca sadece ‘kimlik’ sözcüğü kullanılmakta. Bunun nedeni batı dilerindeki birlik-aynılık sözcüklerinin Türkçe’deki karşılığını en iyi şekilde ‘kim’lik kökünün / sözcüğünün karşılaması.

Türkçe sözlükte kimlik, toplumsal varlık olarak insana özgü belirti, nitelik ve özelliklerle, birinin belirli bir kimse olmasını sağlayan şartların ya da herhangi bir nesneyi belirlemeye yarayan özelliklerin bütünü olarak açıklanıyor.

Kimlik; kişilerin, grupların, toplum veya toplulukların “Kimsiniz, kimlerdensiniz?” sorusuna verdiği yanıt ya da yanıtlardır. Çeşitli dokümanlarda değişik şekilde tasnif edilen kimlik; 1. Kişisel kimlik (Ben kimim?) 2. Psiko-sosyal kimlik (Biz kimiz?) 3. Ulusal / kültürel kimlik (Bizler hangi kültür ya da ulusa aidiz?) veya 1. Temel / tabii kimlikler (Aile, aşiret soy ve din esaslarından kaynaklanan) 2. Sonradan yaratılmış sosyo-politik kimlikler (millet, sosyal sınıf, vatandaşlık gibi sosyo-politik) olarak sınıflandırılmaktadır.

Kişisel kimliğin ‘öz-saygı’ ve ‘kendini sunma’ ile ilgili öğeleri var. Birey çeşitli süreçleri kontrol ederek kimliğini korur. Bu süreçlerden ilki insanın kendisini tanımasına yönelik benlik değerlendirme sürecidir. Bu süreç, doğru, gerçekçi bilgi edinmeyi hedefler ve genelde nesnel bir tutumu yansıtır.

İkinci süreç, bireyin kendisi hakkında gerçekçi bilgilere değil de yalnızca lehine olanları seçmesi sırasında kendini gösteren ‘öz-saygıyı yükseltme’ veya ‘kimlik arttırma’ sürecidir. Süreçlerden üçüncüsü, kimlik koruma sürecidir. Başarısızlık gibi durumlarda imaj tehdit altına girdiğinde, yine öz-saygıyı korumak için işletilen özür dileme, mazeret bulma, ötekinin ters davranışını öne sürme, sorumluluğu başkasına yükleme davranışlarında kendisi göstermektedir. Dördüncü süreç, geçmişten bu yana yaşanan çeşitli olaylar ve deneyimler içerisinde kişinin kendisi hakkında tutarlı bir görüşe sahip olma ihtiyacını ifade eden tutarlı benlik görüşü sağlama sürecidir.

Son sürece “benlik sunumu” süreci adı verilir ki, bu süreçte ötekine bireyin kendisi hakkındaki gerçek algısına tekabül eden veya ötekinin kişiyi görmelerini isteyeceği şekilde bir imaj yansıtılmaktadır.

Bireyin kimliğini belirleme ve anlama ihtiyacını antropologlar bazı temel tanımlamalarla açıklamaya çalışmışlardır. Bunlardan ilki sosyal çevreye uyum ihtiyacıdır. Bireyin kendisini güvende hissetmesini sağlamaktadır. Güvenli ortamda kalabilmek için de o sosyal çevrenin kimliğini taşımanın zorunluluğunu hissetmektedir. Bir diğer ihtiyaç aile ve sosyal çevrede, yaşadığı topluluk ya da toplumda kabul görme isteğidir. Bununla birlikte, bir sosyal çevreye, bir yere, bir aileye, bir topluma, bir ulusa, bir bölgeye ait olmayı belirlemek ve belirtmek de kişinin yaşamına etki eder. Ayrıca, ait olma kim olmayı belirlerken, kişiliğin kabullenici özelliğini de yansıtmaktadır. Bir topluma, bir ulusa ait olunduğunu söylemek kimliğin bir parçası olsa da temelde bireyin kendini savunmasının bir başka biçimidir.

Birey, kimliğini tanımlamaya ve savunmaya çalışırken aslında farklılığını ortaya koymaktadır. Bu farklılık pozitif ve negatif olarak iki boyutta ele alınmıştır. Her birey olumlu yanıyla kimliğini kanıtlayamaz ve farklılığını gösteremez. Gösterebilirse, ‘kim’ olduğunu kolaylıkla anlatabilir ve benliğini savunabilir; bu pozitif bir farklılık gösterimidir. Farklılıkların başkaları tarafından belirlenmesi kişiyi savunmasız bırakmaktadır ve bu bir negatif belirlemedir.

Bireysel kimliğin oluşumu için olmazsa olmaz koşul, insanın aynadaki imgesiyle özdeşleşmesinin sağlandığı bir ayna evresidir ki, Narsis Mitosunun temelidir. Ancak bireysel kimliğin oluşumunda aynadaki imgenin rolünün öneminin anlatılması, kolektif kimliğe geldiğimizde karşımıza bir sorun çıkartır.

Aynadaki beden imgemiz, kimliğimizin oluşumu için bir temel sağlamaktadır, ama kolektif kimliğin inşası söz konusu olduğunda aynanın önünde kurgusal bir topluluk vardır. Bu topluluğun sınırları ve dış hatları belirsizdir; bir gestalt yoktur. Kolektif kimlik arayışında aynanın önündekini düşlemek, tasarlamak ve üretmek gerekir.

Bilindiği gibi hiçbir topluluğun tek başına, zaman-mekân dışı bir kolektif kimliği yoktur, kolektif kimlik de diğer topluluklarla ilişki içerisinde yapılanmaktadır ve zamanla değişebilmektedir. Bu, kimlik kavramının süreç içinde yapılanan değişken ve kurgusal bir niteliği olduğunu göstermektedir; Toplum kurgulanmış bir gerçekliktir. Bu kurgunun en önemli parçası ise ortak bir geçmişin vurgulanmasıdır. Burada işin içine bir de Öteki kavramı giriverir…

Öteki’, belli bir kişinin ya da grubun dışında, dışta yani mekân veya zamanda, uzak halklar ve gruplarla ilgili olabilir. ‘Öteki’nin, benzerlik ve farklılığın, ayrımcılığın neye göre belirleneceği ise, tarihsel koşulların değişimine, bağlama göre şekillenir.

Bir başka deyişle, ‘öteki’ne atfedilen özellikler mutlak değildir. Hoşlanılmayan öteki ya kötü niyetli ya da refahı ve mutluluğu tehdit eden kişi ya da grup olarak nitelendirilir. Hoşlanılmayan öteki, grubun dinince yorumladığı biçimiyle şeytani güçlerle donanmış gibi gösterilebilir ya da ekonomi konusunda adaletsiz bir rakip olarak resmedilebilinir.

Bu noktada ötekinin zararlılığı üzerine kararlaştırılacak anlamsal kurgular o dönemin toplumsal ilişkilerinin, çatışmaların ve ayrışmaların yoğunluğuna bağlı olarak değişmektedir. Bireyler kimlikleri konusunda bir tehdit hissettiklerinde farklılıklarının tanınması için daha ısrarcı ve talepkar olmaktadırlar. Bu talepler kültürel sorunları siyasetin içine yerleştirmektedir.

Ünlü biyolog Julian Huxley, ötekine karşı duyulan önyargının ve yabancı düşmanlığının ve hatta ırkçılığın kökenindeki, etmenlerden biri olarak kabile duygusunun gücünden ve derinliğinden söz etmektedir. Bu duygunun bir “sürü güdüsü” olarak kurulduğunu, sürü hayvanlarının kendi türlerinden hayvanlar arasında bir hoşnutluk duygusu duyduklarını belirtir; buna ek olarak, sürü içindeki hayvanın bir tür güven duygusu içinde olduğu açıklar. Ancak Julian Huxley, hayvanlarla doğuştan olan bu duygunun insanlarda sonradan edinilmiş oluşuna dikkat çekmektedir.

Pek çok ön yargı ve stereotipin kaynağını oluşturan Etnosantrizm dediğimiz; bir kişinin diğerlerini, kendi etnik grubunu veya kültürünü merkeze alarak değerlendirme tutumudur.

Sağlam psikolojik temellere dayanan Etnosantrizm genellikle, diğerlerinin olumsuz bir tarzda nitelendirilmesiyle sonuçlanmaktadır. Etnosantrik kişi, başka gruptan olanları, kendi grubunun kültürel kabullerinden ve değerlerinden hareketle, dolayısıyla taraflı bir şekilde yargılar. Bunun altında kendi doğrularının herkes için geçerli olduğu fikri vardır ve bununla tutarlı olarak, bu doğrulara sahip olmayanların ya da uymayanların geri veya aşağı oldukları sonucuna varır. Toplumlararası ilişkiler yakından incelendiğinde, öncelikle diğer grubun “öteki” haline getirildiği ve ona bazı olumsuz özellikler atfedilerek kategorileştirildiği gözlenmektedir.

Etnosantrik bakış açısı sebebiyle bireylerin kendi çevrelerinin, tam anlayamadıkları, kolayca iletişim kuramadıkları ve alışılmış, bildik bir tarzda davranacaklarını sanmadıkları öteki ile karşılaşmalarında yaşadıkları rahatsızlık, huzursuzluk ve gerginlik hetereofobi olarak adlandırılmaktadır. Hetereofobi farklı olandan korkmak anlamına gelmektedir.

Zygmunt Bauman hetereofobiyi, “İnsanların durumu denetim altına alamadıkları ve böylece, gelişmeleri etkileyemeyecekleri gibi, kendi eylemlerinin sonuçlarını da kestiremeyecekleri duygusundan kaynaklanan daha büyük gerginliklere kapılmalarıdır. Hetereofobi bu gerginliğin gerçekçi ya da gerçek dışı bir nesnelleşmesi olarak ortaya çıkar.”  diyerek tanımlar.

Bauman’a göre ırkçılık ve hetereofobi aynı anlamda kullanılabilinir. Hetereofobi olgusundaki yabancı/öteki, yalnızca rahatsızlık verecek kadar yakın, ama tanınması gereken mesafede tutulması kolay ayrı bir insan kategorisi değil, kolektifliği belli olmayan, genel olarak teşhis edilemeyen bu yüzden de kabul edilmeyendir.

Bu olgudaki yabancı /öteki koruyucu önlem alınmaması halinde ya da denetlenmemesi halinde yerli grubun içine sızacak ve onunla karışacaktır. Irkçılık sadece genetik ölçütle (deri rengi gibi) ya da toplumsal ölçütle (dinsel, kültürel, dilsel tercihler) alakalı değildir.

Bir topluluk kendisi olabilmek için güç kazanmalıdır. Bu gücün de tamamen kendi kazançlarına olması için kendi grubunun etrafında toplanmak zorundadır. Bu görüşü ulus bilincinden örneklendirirsek kendisi olmak için, sahte, dış, melez ya da kozmopolit unsurları saf dışı etmelidir.

Ancak ötekine yönelik saldırılar sadece etnisiteye, ırka ya da cinsiyete değil aynı zamanda dejenere olduğu düşünülen insanlara da uygulanmıştır. Öjenik teorisi, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının “ıslah edilmesi” anlamına gelmektedir. Örneğin Nazi döneminde 300.000 üzerinde kişinin kısırlaştırıldığı bilinmektedir. Bununla da kalmayıp çocuk ötenazisi için tam yetki verilmiştir.

Ötekine karşı yargılar cinsel kimliklerde de gözlenir. Cinsel kimliklerin tanımlanmasında da kimlik mekanizması aynıdır. Cinsel kimliklerde çoğu zaman toplum kurucular tarafından belirlenen roller belirleyici olmuştur. Bununla birlikte cinsel kimlikte önyargı ve ayrım bununla da sınırlı kalmaz. Bireylerin cinsel kimliğini algılaması ya da arzularını yaşama biçimi göründüğünden daha karmaşıktır. Erkek ya da kadın sadece biyolojik olarak erkek ya da kadın olduğu için değil, aynı zamanda toplumun erkeksi ya da kadınsı karakterlerini taşıdığı sürece değer görmektedir. Aksi takdirde toplum dışına itilir, tepki duyulur ve hatta cezalandırılır. Dolayısıyla birçok heteroseksüel birey, benliğinde homofobik bir yan barındırır.

Kimlik sorunu, kişi, grup ve toplulukların resmi-ulusal ve tarihi-kültürel kimliklerinde ortaya çıkmaktadır. Yani, insanları ayırdığımızda değil de bu bağlamda birleştirmeye çalıştığımızda kimlik sorunu ortaya çıkar. Bireyin kendini olduğuna inandırdığı şeyle ötekinin bireyi nasıl gördüğüne dair etkileşim de aradaki gerginliği artırmaktadır. Ulusal kimlik, ulusal kültürün yaratılmış olması ile ulusal devletin yönetiminde, belirli coğrafya sınırları içinde yaşayan tüm bireylerin ortaklaşa yaşadıkları, hissettikleri tarihsel ve kültürel kimlik yani bizlik duygusudur. Ulusal kimlik, politik, ekonomik, dinsel, sosyal, felsefi, edebi hareketleri başlatan ve toplumların değişimini, dönüşümünü ve gelişimini sağlayan bir itici güçtür. Dolayısıyla bireylerin oluşumuna en önemli etkiyi yapan ulusal kimlik kavramıdır.

Görüldüğü gibi kimliğe yöneltilen kimiz, nereden geliyor, nereye gidiyoruz? gibi sorulara verdiğimiz yanıtlar kimliği; yanıtlarımızın çelişmesi ise kimlik ve öteki sorununu ortaya koymaktadır. Bu anlamda kimlik tam bir tarih ve sosyoloji sorunudur.

Ancak, kimliğimizi daha doğrusu ben’i oluşturan mekanizmayı anlarsak benin temelinde var olan ve bizi yanıltıp duran zihinsel süreci denetlemek ve dizginlemek de o kadar kolay olacaktır.

Terörizm saçmalığı, Savaş saçmalığı, Hitler ve benzeri adamların saçmalığı, cinayet saçmalığı, yabancı düşmanlığı ya da homofobik yaklaşımlar ya da ırkçılığı makul gösterme çabaları saçmadır!

Türkler/Kürtler/ Araplar şöyledir.. İngilizler/ Amerikalılar/ Fransızlar böyledir.. Yahudiler / Hristiyanlar / Müslümanlar budur, Kadın/ Erkek/ Homoseksüel dediğin şöyle olur gibi genellemeler yapmak saçmadır!

Bir kişiden bir ‘şey’ yapmak Madımak’ın ya da Charlie Hebdo’ nun.. Bir gruptan bir ‘şey’ yapmak, Hiroşima ya da Auschwitz’in yolunu açmak anlamına gelir!

İnsan kimdir? Nedir insan? Nereden gelmiş, nereye gider? sorularıyla yola çıkılırsa kimlik ve kimlik sorununa doğru ve basit yanıtlar bulabiliriz Çünkü kimiz? Kimsiniz? sorusunun öncelikli bilimsel yanıtı kısaca ‘İNSAN’dır.

Ece Türkmut 

Not: 2005 yılında Sahne Sanatları alanında lisans tezi verirken incelediğim konu, ailesini Nazi katliamında Auschwitz’de kaybetmiş bir Macar Yahudisi olan, George Tabori’nin yazdığı oyunlarda “Kimlik ve Öteki” sorunu ile ilgili bir incelemeydi. Tabori sanıldığının aksine oyunlarında sadece Yahudi sorunuyla ilgili değil, bu izlekten yola çıkarak öteki olma, ön yargı, ırkçılık, kurban olma durumu gibi temaları irdelemetedir. Bu sosyo-politik temalar, temelde kimlik kavramı çerçevesinde incelenmiştir. Kendi akademik çalışmam olduğu için ayrıca kaynak göstermedim.

Ciddi Olma! / Don’t be serious!

2661b34a9dfbafb0e3d3d8c2ed1b8bee

Güldüğünde rahatsız olan insanlar vardır. Sana hayatın hiç de eğlenceli olmadığını öğretmek isteyen…
Bu insanlar hastadır, hayatı ıskalamış ve kimsenin de hayattan zevk almasını istemiyorlardır.
Çoğu din adamı hastadır; hayatın tadını çıkarmanı istemezler; yaşama özlem duyarlar ve seni de kıskanırlar. Onlar; hayata karşı egoyu seçmişlerdir.
Eğer sen hayatı seçersen sana karşı geleceklerdir. Sürekli seni engelleyecek, seni kınayarak, içinde suçluluk duygusu meydana getireceklerdir.
Bu yüzden; her ne vakit bir şeylerin tadını çıkarsan, derinliklerinde bir yerlerde suçluluk hissetmeye başlarsın, sanki yanlış bir şeyler yapıyormuşsun gibi…
Ne zaman dans etsen, bir şeylerin ters olduğunu hissedersin. Güldüğündeyse, tam olarak gülemezsin; çünkü derinliklerinde seni geri çeken bir şey vardır:
‘Ne yapıyorsun?’ diyen…
Küçüklüğünden beri; ne zaman mutlu olsan, hayatın eğlenceli olmadığı hakkında sana ders vermeye çalışan birileri vardır etrafında:
“Gülmeyi kes, ağır başlı ol.”
“Ne zaman olgunlaşacaksın?”
“Büyü, yeter be yeter.”
“Bırak şu çocukluk zırvalarını…”
Her köşe başında daima sana böyle ders vermek isteyenler bulunur.
Kaybolmuşlar; eğlenemiyorlar ve başkalarının da eğlenmesini istemiyorlar. Nesilden nesile bu hastalık aktarılıyor.
Hayatına sahip çık.
Gör; tüm varoluş şenlikte…
Bu ağaçlar, kuşlar hiç de öyle ciddi değil.
Her yerde bir eğlence, neşe ve sevinç var.
İzle varoluşu, dinle…
Ve onun bir parçası ol.
O vakit âşık olacaksın.
Çünkü aşk; eğlenceye ve sevince derin bir saygı duyduğunda var olur.
Aşk ciddi bir zihinde var olamaz.
Ciddi bir zihin; mantık ile uyum içindedir.
Ciddi olma!
Varoluş ile samimi ol ve böylelikle bu kozmik oyunun bir parçası olacaksın.
There are people feel uncomfortable when you laugh; whom want to teach you life is not fun.. These people are sick, they miss life and they do not want anyone to take the pleasure out of life.
Most of clergymen are sick; they don’t want you to enjoy life, they are longing to live and they are jealous of you too. They choose ego to life.
If you choose the life they will be against you. Continuously they will try to block you, they will condemn you and this will occur a sense of guilt inside you.
Therefore, whenever you enjoy life, somewhere deep inside you you begin to feel guilt, as if you are doing something wrong.
Whenever you dance you’ll that something is wrong. And when you laugh, you can’t able to laugh exactly because again deep inside you something draws you back which says “What are you doing?”
Since you were young, whenever you feel happy, there are some people around trying to teach you about life is not fun.
“Stop Laughing, be sober”
“When you will be mature?”
“Grow up! Enough is enough!”
“ Stop this childish crap!”
Every single corner there are some people who wants to give you lesson about life.
They are lost! They can not have fun and they don’t want anyone to have fun. This disease is transmitted from generation to generation.
Claim your life. See, all existence is in this cheerfulness. This trees, birds are not serious at all. Fun, happiness and joy is everywhere. Watch existence, listen… And be a part of it. Then you will fall in love. Because love can only exist when there is profound respect for fun and joy. Love can not exist in a serious mind. A serious mind; is consistent with the logic. Don’t be serious. Be sincere with the existence and thus you will be a part of this cosmic game.

Zevk ve Acı / Pleasure and Pain

421a33ad7545f1352fe9c90d215f23ea
Hayatında zevk ve acı hep olacak,
Başarı ve başarısızlık denizdeki dalgalar gibi gidip gelecek.
Bu kutuplarla savaşma ya da onlardan kaçmaya çalışma.
Ne kadar çok kaçarsan o kadar çok bağlanırsın
Bu doğal döngü değişime ne denli aşık gör,
ve değişmeyen kalbin içindeki öngörülemezliği kucakla.
Jeff Foster

There will always be pain and pleasure in your life,
and success and failure will come and go like waves.
Do not fight these polarities, or try to escape them.
The more you try to escape, the more you are bound.
See how natural the cycle is, fall in love with the change,
and embrace unpredictability in your changeless Heart. .

– Jeff Foster

 

Zihin / Mind

abb8c71b8a7df6be6ac9b5824b18c276

Düşüncelerini bacaklarını kullandığın gibi kullan.

Yürümek istediğinde bacaklarını kullanırsın, istemediğinde ise hareket etmeden dinlenirler.

Ama bir adam düşün ki bacaklarına: “Lütfen, şimdi durun!” diyor; fakat onlar hala hareket ediyor…

İşte senin zihnin de böyle. “Dur” diyorsun ama asla durmuyor.

Ona diyorsun ki: “Şunun üzerine biraz düşün” o gidiyor başka bir şey üzerine düşünüyor.

Fakat vücudunu kıpırdatmadığında; zihin bu durumu biraz garipser.

Çünkü zihin, kendisini vücudun hareketleri ile ilişkilendirmiştir.

Onlar işbirliği içindeydiler, derin bir uyum içerisinde beraber hareket ediyorlardı ama vücut kımıldamayınca, zihin ne yapacağını, nereye gideceğini şaşırır.

Biraz gayret edersen farkına varırsın ki: “Zihnin senin kölen değil.”

Aslında şöyle demek daha uygun olur: “Sen zihninle düşünüyor değilsin, zihnin seni düşünüyor.”

Sen zihnine sahip değilsin, zihnin sana sahip. “Zihnindeki bir anlık tamamen sessizlik, meditasyonu tatman için yeterlidir.”

I will post translation soon 🙂

Bilmeden Bak / Look Without Knowing

b0d9da15be967fb55146466273fe2490

Bilmeden bak, ve baktığını gör.

“Bilmeden bak” demek, “önyargılarını ve yanılsamaları bırak” demek.

“Düşündüklerini bırak.” demek.

O zaman gerçeği görmen daha olası.

Gerçek olanı gördüğünde Bilme gerçekleşmeye başlar.

O zaman, Bilerek bakabilirsin.

Erich Schiffmann

Look without knowing and see what you see.

“Look without knowing” means, “Let go of your prejudice, your bias.

“Let go of what you think.” You are then more likely to see what is true.

When you then see what is true, Knowing will start to happen.

Then, you can look with Knowing.

Erich Schiffmann