Zeka / Intelligence

91e894e93671f854b85056d90be69c23

Ne oluyor şu anda?

En iyi cevap ne?

En iyi yol hangisi?’

Düşünmeyi bırak. Yolu tıkayan çöp o zaten.

Gözlerini kapa ve sormaya başla.

En içerisi cevap vermeye başlasın.

Bilmeye çalışma

Bir adım geri çekil ve dinle.

Sonra ne yapman gerekiyorsa yap.

Fazla düşünme üstüne. Güven ona.

14.5 milyar yıllık bir Zeka, hareket ettiriyor seni…

What is happening right now?

What is the best answer?

What is the best way?’

Stop thinking. That’s the garbage blocking the way!

Close your eyes and start asking.

Let your Being, answer for you.

Don’t try to know.

Step back. And listen.

Then do what you need to do.

Don’t think about it. Trust it.

Because it’s 14.5 billion years of Intelligence moving you…

Z. Çelen’den alıntılanmıştır.

Reklamlar

Kutsal Tükenme / Sacred Exhaustion

b2730290243ffcb63889da08ab7ed4a8

KUTSAL TÜKENME

Yorgunluğunun da bir onuru var! Bunu patalojize etmek için acele etme ya da uzağa itme, çünkü kendi içinde büyük bir zeka hatta şifa barındırıyor olabilir.

Yıldızlardan buraya çok uzun bir yolculuk yaptın dostum. Yorgunluğunun önünde saygıyla eğil, onunla artık kavga etme. “Daha fazla devam edemeyeceğim” demekte utanılacak bir şey yok.

Hatta dinlenme isteğin oldukça cesaret gerektiren bir şey. Daha önünde harika bir yolculuk var. Ve bu yolculuk için tüm kaynaklarına ihtiyacın var. Gel, varoluşun ateşiyle otur. Bedenini gevşet, sessizliğin içine bırak kendini.

Yarını düşünmeyi bırak, izin ver yolculuk sana gelsin ve bu akşamın sıcaklığı içine dal. Her büyük macera dinlenebilmiş bir kalp ile (beslenir) mümkün olur. Yorgunluğun asil arkadaşım, ve eğer kulak verirsen içinde iyileştirici bir güç var.

Jeff Foster

SACRED EXHAUSTION

Your tiredness has dignity to it! Do not rush to pathologize it, or push it away, for it may contain great intelligence, even medicine.

You have been on a long journey from the stars, friend. Bow before your tiredness now; do not fight it any longer. There is no shame in admitting that you cannot go on.

Even the courageous need to rest. For a great journey lies ahead. And you will need all of your resources. Come, sit by the fire of Presence. Let the body unwind; drop into the silence here.

Forget about tomorrow, let go of the journey to come, and sink into this evening’s warmth. Every great adventure is fuelled by rest at its heart. Your tiredness is noble, friend, and contains healing power… if you would only listen…

Jeff Foster

Yaratıcılık / Creativity

c528883c6e3b7f0734572d219662d383
Hayatı, kesinlikle ciddiye alıyorsan, şunu farketmen gerek; hep bir karşı atak olacaktır.
Dünyanın kanunu sadece opsiyonel bir dünya olmasıdır.
Bir şey yaptığında diğer olasılıkları dışarıda bırakan bir patern yaratırsın ve bir zaman gelir bütün o yaratıcı hareketlerin gerçekleşmesi için kendini olasılıklara açarsın.
Aslında, herhangi bir zamanda, yaratıcılıkla ilgili çalışan herkes bu anı bilir.
Yaratım sürecindeki planınızı zihninizin düşünebildiği ölçüde yaparsınız ve eğer bu plana tutunursanız sonunda elinizde kuru ve ölü bir iş kalır.
Sizin ulaşmanız gereken aslında kaosun altında yatar ve yeni birşey gelir ve yine eğer kritik düşünme sürecine çok erken girerseniz yine onu öldürürsünüz.
Schiller’in, yazar blokajı olarak bilinen sıkıntıyı yaşayan, genç bir yazara yazdığı güzel bir mektup vardır. Bu genç yazarın söyleyecek çok sözü varmış ama bir türlü yazamıyormuş.
Bu çok normal bir durum.
Schiller basitçe şöyle dedi: “Senin problemin oyuna lirik faktörden önce eleştirel faktörü getirmen.”
Bir bakın okullarımızda bize neler oluyor : Milton’u, Shakespeare’i ve Goethe’yi ve daha nicelerini eleştirmeyi öğreniyoruz.
Sonra öğretmen diyor ki: “Şimdi yaratıcı bir çalışma yap.”
Oturuyorsun ve belki bir parça birşeyler dökülüyor içinden sonra düşünmeye başlayınca ‘Aman Tanrım! Hiç birşey yok!
Elbette Shakespeare gibi yazamayacaksın ama kendini bırakırsan kendin gibi yazabilirsin.
Joseph Campbell
“If you take life absolutely seriously, you must realize there’s the counterplay to it,
that the world of law is simply an optional world. When you do something you create a pattern that excludes other possibilities, and there comes a time for opening up to all possibility and the creative act.”
“Actually, everybody who has ever done creative work of any kind knows this moment. You make your plans in terms of what the mind can think of, and if you hold to those plans you’re going to have a dry, dead piece of work. What you have to do is open out underneath into chaos, and then a new thing comes, and if you bring your critical faculty down too early you’re going to kill it.”
“There’s a beautiful letter that Schiller wrote to a young author who was having the trouble that’s known as writer’s block. This young writer had oh, so much to say, but he couldn’t write. This is a normal situation. Schiller said simply, ‘Your problem is that you’re bringing the critical factor into play before you have let the lyric factor work.”
“Look what happens to us in our schools: we learn to criticize Milton and Shakespeare and Goethe and everybody else, and then the teacher says, ‘Now do some creative work.’ You sit down and this bit of spilth begins coming out and you think, Oh, my God! That’s nothing. Of course you can’t write like Shakespeare, but you can write like you, perhaps, if you let yourself go.”
Joseph Campbell

Önce İnsan! / Human First!

c1b3455cb2f7961e955773292ccc915e

Önce İNSAN!

İçinde yaşadığımız çağda savaş, çatışma hatta soykırım ve bireysel kimliklerin tekrar oluşturulması arasındaki bağlar çok belirgin ve son derece karmaşık. Ulus, din ya da ırk olgularının siyasi, ekonomik ve politik çıkarlarla neredeyse doğrudan ilişkilendirildiğindi günümüzde her ulus kendi tarihinden kurban ya da saldırgan olarak rol aldığı örnekler çıkarabilir. Bu durumu kimlik sorunu ya da ötekileştirme sorunu yüzünden yaşamaktayız.

İnsanın insana uyguladığı şiddeti anlamak mümkün değil; İspanyolların Yeni Dünya’ya yaptıkları, Afrika toplumlarının katledilişi ya da köleleştirilmeleri… Soykırımlar… savaşlar… çatışmalar… Terör saldırıları… Bir kolluk kuvvetinin yaralanması ile bir sivilin maruz kaldığı şiddet kıyaslanamaz; hiç biri daha az dehşet verici ya da tercih edilir değildir.

Ancak her kurban sorunla temelde yüzleşmek yerine kurbanlaştırılması gereken bir fail peşine düşüyor! 

Bir “ben” tanımlayıp o “ben”i muhafaza etme çabası daha biz iki buçuk yaşımızdayken başlıyor. İki buçuk yaşından önce çocukta “ben”, “benim” gibi kavramlar olmadığı gibi (ve tam da bu nedenle) ben ve öteki ayrımı da yok.  Yıllar içinde ego güçleniyor ve kişi “ben” tanımına daha sıkı sarılmaya başlıyor. Alışkanlıktan verilen tepkiler, gerçekliği sorgulanmamış inançlar ve kökeni araştırılmamış duygular insanı yönetmeye başlıyor. Kendini bu zihinsel yapı ile bir tutan insan diğerlerinden ve evrenin bütününden ayrı bir varlık olduğu yanılgısını yaşamını sürdürebiliyor. Başımıza ne geliyorsa bu yüzden geliyor…

Bu süreç nasıl işliyor psikolojik ve sosyolojik olarak bakalım: Günümüzde araştırmacı ve bilim insanlarınca sadece ‘kimlik’ sözcüğü kullanılmakta. Bunun nedeni batı dilerindeki birlik-aynılık sözcüklerinin Türkçe’deki karşılığını en iyi şekilde ‘kim’lik kökünün / sözcüğünün karşılaması.

Türkçe sözlükte kimlik, toplumsal varlık olarak insana özgü belirti, nitelik ve özelliklerle, birinin belirli bir kimse olmasını sağlayan şartların ya da herhangi bir nesneyi belirlemeye yarayan özelliklerin bütünü olarak açıklanıyor.

Kimlik; kişilerin, grupların, toplum veya toplulukların “Kimsiniz, kimlerdensiniz?” sorusuna verdiği yanıt ya da yanıtlardır. Çeşitli dokümanlarda değişik şekilde tasnif edilen kimlik; 1. Kişisel kimlik (Ben kimim?) 2. Psiko-sosyal kimlik (Biz kimiz?) 3. Ulusal / kültürel kimlik (Bizler hangi kültür ya da ulusa aidiz?) veya 1. Temel / tabii kimlikler (Aile, aşiret soy ve din esaslarından kaynaklanan) 2. Sonradan yaratılmış sosyo-politik kimlikler (millet, sosyal sınıf, vatandaşlık gibi sosyo-politik) olarak sınıflandırılmaktadır.

Kişisel kimliğin ‘öz-saygı’ ve ‘kendini sunma’ ile ilgili öğeleri var. Birey çeşitli süreçleri kontrol ederek kimliğini korur. Bu süreçlerden ilki insanın kendisini tanımasına yönelik benlik değerlendirme sürecidir. Bu süreç, doğru, gerçekçi bilgi edinmeyi hedefler ve genelde nesnel bir tutumu yansıtır.

İkinci süreç, bireyin kendisi hakkında gerçekçi bilgilere değil de yalnızca lehine olanları seçmesi sırasında kendini gösteren ‘öz-saygıyı yükseltme’ veya ‘kimlik arttırma’ sürecidir. Süreçlerden üçüncüsü, kimlik koruma sürecidir. Başarısızlık gibi durumlarda imaj tehdit altına girdiğinde, yine öz-saygıyı korumak için işletilen özür dileme, mazeret bulma, ötekinin ters davranışını öne sürme, sorumluluğu başkasına yükleme davranışlarında kendisi göstermektedir. Dördüncü süreç, geçmişten bu yana yaşanan çeşitli olaylar ve deneyimler içerisinde kişinin kendisi hakkında tutarlı bir görüşe sahip olma ihtiyacını ifade eden tutarlı benlik görüşü sağlama sürecidir.

Son sürece “benlik sunumu” süreci adı verilir ki, bu süreçte ötekine bireyin kendisi hakkındaki gerçek algısına tekabül eden veya ötekinin kişiyi görmelerini isteyeceği şekilde bir imaj yansıtılmaktadır.

Bireyin kimliğini belirleme ve anlama ihtiyacını antropologlar bazı temel tanımlamalarla açıklamaya çalışmışlardır. Bunlardan ilki sosyal çevreye uyum ihtiyacıdır. Bireyin kendisini güvende hissetmesini sağlamaktadır. Güvenli ortamda kalabilmek için de o sosyal çevrenin kimliğini taşımanın zorunluluğunu hissetmektedir. Bir diğer ihtiyaç aile ve sosyal çevrede, yaşadığı topluluk ya da toplumda kabul görme isteğidir. Bununla birlikte, bir sosyal çevreye, bir yere, bir aileye, bir topluma, bir ulusa, bir bölgeye ait olmayı belirlemek ve belirtmek de kişinin yaşamına etki eder. Ayrıca, ait olma kim olmayı belirlerken, kişiliğin kabullenici özelliğini de yansıtmaktadır. Bir topluma, bir ulusa ait olunduğunu söylemek kimliğin bir parçası olsa da temelde bireyin kendini savunmasının bir başka biçimidir.

Birey, kimliğini tanımlamaya ve savunmaya çalışırken aslında farklılığını ortaya koymaktadır. Bu farklılık pozitif ve negatif olarak iki boyutta ele alınmıştır. Her birey olumlu yanıyla kimliğini kanıtlayamaz ve farklılığını gösteremez. Gösterebilirse, ‘kim’ olduğunu kolaylıkla anlatabilir ve benliğini savunabilir; bu pozitif bir farklılık gösterimidir. Farklılıkların başkaları tarafından belirlenmesi kişiyi savunmasız bırakmaktadır ve bu bir negatif belirlemedir.

Bireysel kimliğin oluşumu için olmazsa olmaz koşul, insanın aynadaki imgesiyle özdeşleşmesinin sağlandığı bir ayna evresidir ki, Narsis Mitosunun temelidir. Ancak bireysel kimliğin oluşumunda aynadaki imgenin rolünün öneminin anlatılması, kolektif kimliğe geldiğimizde karşımıza bir sorun çıkartır.

Aynadaki beden imgemiz, kimliğimizin oluşumu için bir temel sağlamaktadır, ama kolektif kimliğin inşası söz konusu olduğunda aynanın önünde kurgusal bir topluluk vardır. Bu topluluğun sınırları ve dış hatları belirsizdir; bir gestalt yoktur. Kolektif kimlik arayışında aynanın önündekini düşlemek, tasarlamak ve üretmek gerekir.

Bilindiği gibi hiçbir topluluğun tek başına, zaman-mekân dışı bir kolektif kimliği yoktur, kolektif kimlik de diğer topluluklarla ilişki içerisinde yapılanmaktadır ve zamanla değişebilmektedir. Bu, kimlik kavramının süreç içinde yapılanan değişken ve kurgusal bir niteliği olduğunu göstermektedir; Toplum kurgulanmış bir gerçekliktir. Bu kurgunun en önemli parçası ise ortak bir geçmişin vurgulanmasıdır. Burada işin içine bir de Öteki kavramı giriverir…

Öteki’, belli bir kişinin ya da grubun dışında, dışta yani mekân veya zamanda, uzak halklar ve gruplarla ilgili olabilir. ‘Öteki’nin, benzerlik ve farklılığın, ayrımcılığın neye göre belirleneceği ise, tarihsel koşulların değişimine, bağlama göre şekillenir.

Bir başka deyişle, ‘öteki’ne atfedilen özellikler mutlak değildir. Hoşlanılmayan öteki ya kötü niyetli ya da refahı ve mutluluğu tehdit eden kişi ya da grup olarak nitelendirilir. Hoşlanılmayan öteki, grubun dinince yorumladığı biçimiyle şeytani güçlerle donanmış gibi gösterilebilir ya da ekonomi konusunda adaletsiz bir rakip olarak resmedilebilinir.

Bu noktada ötekinin zararlılığı üzerine kararlaştırılacak anlamsal kurgular o dönemin toplumsal ilişkilerinin, çatışmaların ve ayrışmaların yoğunluğuna bağlı olarak değişmektedir. Bireyler kimlikleri konusunda bir tehdit hissettiklerinde farklılıklarının tanınması için daha ısrarcı ve talepkar olmaktadırlar. Bu talepler kültürel sorunları siyasetin içine yerleştirmektedir.

Ünlü biyolog Julian Huxley, ötekine karşı duyulan önyargının ve yabancı düşmanlığının ve hatta ırkçılığın kökenindeki, etmenlerden biri olarak kabile duygusunun gücünden ve derinliğinden söz etmektedir. Bu duygunun bir “sürü güdüsü” olarak kurulduğunu, sürü hayvanlarının kendi türlerinden hayvanlar arasında bir hoşnutluk duygusu duyduklarını belirtir; buna ek olarak, sürü içindeki hayvanın bir tür güven duygusu içinde olduğu açıklar. Ancak Julian Huxley, hayvanlarla doğuştan olan bu duygunun insanlarda sonradan edinilmiş oluşuna dikkat çekmektedir.

Pek çok ön yargı ve stereotipin kaynağını oluşturan Etnosantrizm dediğimiz; bir kişinin diğerlerini, kendi etnik grubunu veya kültürünü merkeze alarak değerlendirme tutumudur.

Sağlam psikolojik temellere dayanan Etnosantrizm genellikle, diğerlerinin olumsuz bir tarzda nitelendirilmesiyle sonuçlanmaktadır. Etnosantrik kişi, başka gruptan olanları, kendi grubunun kültürel kabullerinden ve değerlerinden hareketle, dolayısıyla taraflı bir şekilde yargılar. Bunun altında kendi doğrularının herkes için geçerli olduğu fikri vardır ve bununla tutarlı olarak, bu doğrulara sahip olmayanların ya da uymayanların geri veya aşağı oldukları sonucuna varır. Toplumlararası ilişkiler yakından incelendiğinde, öncelikle diğer grubun “öteki” haline getirildiği ve ona bazı olumsuz özellikler atfedilerek kategorileştirildiği gözlenmektedir.

Etnosantrik bakış açısı sebebiyle bireylerin kendi çevrelerinin, tam anlayamadıkları, kolayca iletişim kuramadıkları ve alışılmış, bildik bir tarzda davranacaklarını sanmadıkları öteki ile karşılaşmalarında yaşadıkları rahatsızlık, huzursuzluk ve gerginlik hetereofobi olarak adlandırılmaktadır. Hetereofobi farklı olandan korkmak anlamına gelmektedir.

Zygmunt Bauman hetereofobiyi, “İnsanların durumu denetim altına alamadıkları ve böylece, gelişmeleri etkileyemeyecekleri gibi, kendi eylemlerinin sonuçlarını da kestiremeyecekleri duygusundan kaynaklanan daha büyük gerginliklere kapılmalarıdır. Hetereofobi bu gerginliğin gerçekçi ya da gerçek dışı bir nesnelleşmesi olarak ortaya çıkar.”  diyerek tanımlar.

Bauman’a göre ırkçılık ve hetereofobi aynı anlamda kullanılabilinir. Hetereofobi olgusundaki yabancı/öteki, yalnızca rahatsızlık verecek kadar yakın, ama tanınması gereken mesafede tutulması kolay ayrı bir insan kategorisi değil, kolektifliği belli olmayan, genel olarak teşhis edilemeyen bu yüzden de kabul edilmeyendir.

Bu olgudaki yabancı /öteki koruyucu önlem alınmaması halinde ya da denetlenmemesi halinde yerli grubun içine sızacak ve onunla karışacaktır. Irkçılık sadece genetik ölçütle (deri rengi gibi) ya da toplumsal ölçütle (dinsel, kültürel, dilsel tercihler) alakalı değildir.

Bir topluluk kendisi olabilmek için güç kazanmalıdır. Bu gücün de tamamen kendi kazançlarına olması için kendi grubunun etrafında toplanmak zorundadır. Bu görüşü ulus bilincinden örneklendirirsek kendisi olmak için, sahte, dış, melez ya da kozmopolit unsurları saf dışı etmelidir.

Ancak ötekine yönelik saldırılar sadece etnisiteye, ırka ya da cinsiyete değil aynı zamanda dejenere olduğu düşünülen insanlara da uygulanmıştır. Öjenik teorisi, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının “ıslah edilmesi” anlamına gelmektedir. Örneğin Nazi döneminde 300.000 üzerinde kişinin kısırlaştırıldığı bilinmektedir. Bununla da kalmayıp çocuk ötenazisi için tam yetki verilmiştir.

Ötekine karşı yargılar cinsel kimliklerde de gözlenir. Cinsel kimliklerin tanımlanmasında da kimlik mekanizması aynıdır. Cinsel kimliklerde çoğu zaman toplum kurucular tarafından belirlenen roller belirleyici olmuştur. Bununla birlikte cinsel kimlikte önyargı ve ayrım bununla da sınırlı kalmaz. Bireylerin cinsel kimliğini algılaması ya da arzularını yaşama biçimi göründüğünden daha karmaşıktır. Erkek ya da kadın sadece biyolojik olarak erkek ya da kadın olduğu için değil, aynı zamanda toplumun erkeksi ya da kadınsı karakterlerini taşıdığı sürece değer görmektedir. Aksi takdirde toplum dışına itilir, tepki duyulur ve hatta cezalandırılır. Dolayısıyla birçok heteroseksüel birey, benliğinde homofobik bir yan barındırır.

Kimlik sorunu, kişi, grup ve toplulukların resmi-ulusal ve tarihi-kültürel kimliklerinde ortaya çıkmaktadır. Yani, insanları ayırdığımızda değil de bu bağlamda birleştirmeye çalıştığımızda kimlik sorunu ortaya çıkar. Bireyin kendini olduğuna inandırdığı şeyle ötekinin bireyi nasıl gördüğüne dair etkileşim de aradaki gerginliği artırmaktadır. Ulusal kimlik, ulusal kültürün yaratılmış olması ile ulusal devletin yönetiminde, belirli coğrafya sınırları içinde yaşayan tüm bireylerin ortaklaşa yaşadıkları, hissettikleri tarihsel ve kültürel kimlik yani bizlik duygusudur. Ulusal kimlik, politik, ekonomik, dinsel, sosyal, felsefi, edebi hareketleri başlatan ve toplumların değişimini, dönüşümünü ve gelişimini sağlayan bir itici güçtür. Dolayısıyla bireylerin oluşumuna en önemli etkiyi yapan ulusal kimlik kavramıdır.

Görüldüğü gibi kimliğe yöneltilen kimiz, nereden geliyor, nereye gidiyoruz? gibi sorulara verdiğimiz yanıtlar kimliği; yanıtlarımızın çelişmesi ise kimlik ve öteki sorununu ortaya koymaktadır. Bu anlamda kimlik tam bir tarih ve sosyoloji sorunudur.

Ancak, kimliğimizi daha doğrusu ben’i oluşturan mekanizmayı anlarsak benin temelinde var olan ve bizi yanıltıp duran zihinsel süreci denetlemek ve dizginlemek de o kadar kolay olacaktır.

Terörizm saçmalığı, Savaş saçmalığı, Hitler ve benzeri adamların saçmalığı, cinayet saçmalığı, yabancı düşmanlığı ya da homofobik yaklaşımlar ya da ırkçılığı makul gösterme çabaları saçmadır!

Türkler/Kürtler/ Araplar şöyledir.. İngilizler/ Amerikalılar/ Fransızlar böyledir.. Yahudiler / Hristiyanlar / Müslümanlar budur, Kadın/ Erkek/ Homoseksüel dediğin şöyle olur gibi genellemeler yapmak saçmadır!

Bir kişiden bir ‘şey’ yapmak Madımak’ın ya da Charlie Hebdo’ nun.. Bir gruptan bir ‘şey’ yapmak, Hiroşima ya da Auschwitz’in yolunu açmak anlamına gelir!

İnsan kimdir? Nedir insan? Nereden gelmiş, nereye gider? sorularıyla yola çıkılırsa kimlik ve kimlik sorununa doğru ve basit yanıtlar bulabiliriz Çünkü kimiz? Kimsiniz? sorusunun öncelikli bilimsel yanıtı kısaca ‘İNSAN’dır.

Ece Türkmut 

Not: 2005 yılında Sahne Sanatları alanında lisans tezi verirken incelediğim konu, ailesini Nazi katliamında Auschwitz’de kaybetmiş bir Macar Yahudisi olan, George Tabori’nin yazdığı oyunlarda “Kimlik ve Öteki” sorunu ile ilgili bir incelemeydi. Tabori sanıldığının aksine oyunlarında sadece Yahudi sorunuyla ilgili değil, bu izlekten yola çıkarak öteki olma, ön yargı, ırkçılık, kurban olma durumu gibi temaları irdelemetedir. Bu sosyo-politik temalar, temelde kimlik kavramı çerçevesinde incelenmiştir. Kendi akademik çalışmam olduğu için ayrıca kaynak göstermedim.

Ciddi Olma! / Don’t be serious!

2661b34a9dfbafb0e3d3d8c2ed1b8bee

Güldüğünde rahatsız olan insanlar vardır. Sana hayatın hiç de eğlenceli olmadığını öğretmek isteyen…
Bu insanlar hastadır, hayatı ıskalamış ve kimsenin de hayattan zevk almasını istemiyorlardır.
Çoğu din adamı hastadır; hayatın tadını çıkarmanı istemezler; yaşama özlem duyarlar ve seni de kıskanırlar. Onlar; hayata karşı egoyu seçmişlerdir.
Eğer sen hayatı seçersen sana karşı geleceklerdir. Sürekli seni engelleyecek, seni kınayarak, içinde suçluluk duygusu meydana getireceklerdir.
Bu yüzden; her ne vakit bir şeylerin tadını çıkarsan, derinliklerinde bir yerlerde suçluluk hissetmeye başlarsın, sanki yanlış bir şeyler yapıyormuşsun gibi…
Ne zaman dans etsen, bir şeylerin ters olduğunu hissedersin. Güldüğündeyse, tam olarak gülemezsin; çünkü derinliklerinde seni geri çeken bir şey vardır:
‘Ne yapıyorsun?’ diyen…
Küçüklüğünden beri; ne zaman mutlu olsan, hayatın eğlenceli olmadığı hakkında sana ders vermeye çalışan birileri vardır etrafında:
“Gülmeyi kes, ağır başlı ol.”
“Ne zaman olgunlaşacaksın?”
“Büyü, yeter be yeter.”
“Bırak şu çocukluk zırvalarını…”
Her köşe başında daima sana böyle ders vermek isteyenler bulunur.
Kaybolmuşlar; eğlenemiyorlar ve başkalarının da eğlenmesini istemiyorlar. Nesilden nesile bu hastalık aktarılıyor.
Hayatına sahip çık.
Gör; tüm varoluş şenlikte…
Bu ağaçlar, kuşlar hiç de öyle ciddi değil.
Her yerde bir eğlence, neşe ve sevinç var.
İzle varoluşu, dinle…
Ve onun bir parçası ol.
O vakit âşık olacaksın.
Çünkü aşk; eğlenceye ve sevince derin bir saygı duyduğunda var olur.
Aşk ciddi bir zihinde var olamaz.
Ciddi bir zihin; mantık ile uyum içindedir.
Ciddi olma!
Varoluş ile samimi ol ve böylelikle bu kozmik oyunun bir parçası olacaksın.
There are people feel uncomfortable when you laugh; whom want to teach you life is not fun.. These people are sick, they miss life and they do not want anyone to take the pleasure out of life.
Most of clergymen are sick; they don’t want you to enjoy life, they are longing to live and they are jealous of you too. They choose ego to life.
If you choose the life they will be against you. Continuously they will try to block you, they will condemn you and this will occur a sense of guilt inside you.
Therefore, whenever you enjoy life, somewhere deep inside you you begin to feel guilt, as if you are doing something wrong.
Whenever you dance you’ll that something is wrong. And when you laugh, you can’t able to laugh exactly because again deep inside you something draws you back which says “What are you doing?”
Since you were young, whenever you feel happy, there are some people around trying to teach you about life is not fun.
“Stop Laughing, be sober”
“When you will be mature?”
“Grow up! Enough is enough!”
“ Stop this childish crap!”
Every single corner there are some people who wants to give you lesson about life.
They are lost! They can not have fun and they don’t want anyone to have fun. This disease is transmitted from generation to generation.
Claim your life. See, all existence is in this cheerfulness. This trees, birds are not serious at all. Fun, happiness and joy is everywhere. Watch existence, listen… And be a part of it. Then you will fall in love. Because love can only exist when there is profound respect for fun and joy. Love can not exist in a serious mind. A serious mind; is consistent with the logic. Don’t be serious. Be sincere with the existence and thus you will be a part of this cosmic game.

Zevk ve Acı / Pleasure and Pain

421a33ad7545f1352fe9c90d215f23ea
Hayatında zevk ve acı hep olacak,
Başarı ve başarısızlık denizdeki dalgalar gibi gidip gelecek.
Bu kutuplarla savaşma ya da onlardan kaçmaya çalışma.
Ne kadar çok kaçarsan o kadar çok bağlanırsın
Bu doğal döngü değişime ne denli aşık gör,
ve değişmeyen kalbin içindeki öngörülemezliği kucakla.
Jeff Foster

There will always be pain and pleasure in your life,
and success and failure will come and go like waves.
Do not fight these polarities, or try to escape them.
The more you try to escape, the more you are bound.
See how natural the cycle is, fall in love with the change,
and embrace unpredictability in your changeless Heart. .

– Jeff Foster

 

Zihin / Mind

abb8c71b8a7df6be6ac9b5824b18c276

Düşüncelerini bacaklarını kullandığın gibi kullan.

Yürümek istediğinde bacaklarını kullanırsın, istemediğinde ise hareket etmeden dinlenirler.

Ama bir adam düşün ki bacaklarına: “Lütfen, şimdi durun!” diyor; fakat onlar hala hareket ediyor…

İşte senin zihnin de böyle. “Dur” diyorsun ama asla durmuyor.

Ona diyorsun ki: “Şunun üzerine biraz düşün” o gidiyor başka bir şey üzerine düşünüyor.

Fakat vücudunu kıpırdatmadığında; zihin bu durumu biraz garipser.

Çünkü zihin, kendisini vücudun hareketleri ile ilişkilendirmiştir.

Onlar işbirliği içindeydiler, derin bir uyum içerisinde beraber hareket ediyorlardı ama vücut kımıldamayınca, zihin ne yapacağını, nereye gideceğini şaşırır.

Biraz gayret edersen farkına varırsın ki: “Zihnin senin kölen değil.”

Aslında şöyle demek daha uygun olur: “Sen zihninle düşünüyor değilsin, zihnin seni düşünüyor.”

Sen zihnine sahip değilsin, zihnin sana sahip. “Zihnindeki bir anlık tamamen sessizlik, meditasyonu tatman için yeterlidir.”

I will post translation soon 🙂

Bilmeden Bak / Look Without Knowing

b0d9da15be967fb55146466273fe2490

Bilmeden bak, ve baktığını gör.

“Bilmeden bak” demek, “önyargılarını ve yanılsamaları bırak” demek.

“Düşündüklerini bırak.” demek.

O zaman gerçeği görmen daha olası.

Gerçek olanı gördüğünde Bilme gerçekleşmeye başlar.

O zaman, Bilerek bakabilirsin.

Erich Schiffmann

Look without knowing and see what you see.

“Look without knowing” means, “Let go of your prejudice, your bias.

“Let go of what you think.” You are then more likely to see what is true.

When you then see what is true, Knowing will start to happen.

Then, you can look with Knowing.

Erich Schiffmann

Yabancı / Stranger

4283e862ad4a1181e1ccfb97251e9516
Bizler yabancılarız. Kimsenin kimseyi tanıdığı yok.
Bizler kendimize bile yabancıyız. Çünkü kim olduğumuzu bilmiyoruz.
Samimiyet, seni bir yabancıya yakınlaştırır.
Tüm savunmalarını bir kenara bırakmalısın ki, ondan sonra samimiyet mümkün olabilsin.
Diğerinin samimi olmasını isterken sen de kendi savunmalarını bırakıp savunmasız kalmalısın…
Tüm yaralarını açmalı, bütün maskelerini, sahte kişiliklerini bırakıp olabildiğince yalın olmalısın…
Ama diğer yandan, herkes samimiyetten korkar.
Sen kendi savunmalarını bırakmıyorsun ki, samimi olmasını istediğin kişi bunu yapsın…
We are all strangers. Nobody is familiar to anyone.
We are strangers even to ourselves. Because we don’t know who we are…
Only sincerity makes you closer to a stranger.
You should put all your defenses aside, then you may be able to get intimate.
When you are asking to the other person to be sincere
you also should leave your own defense and remain vulnerable…
All wounds should be open, all masks and fake personalities should be left.
You should be as simple as possible.
But on the other hand, everyone is afraid of intimacy.
At the first place, you don’t leave your own defense,
so you can not ask sincerity the person you want to be intimate to you.

Seni Görüyorum / I see you

27f2f494f3d58b54738751043b5707c7

Ve işte size daha da kolay bir ödev. Gözleriniz gün boyunca çoğu zaman açık. Şimdi bak manzarana, ne görüyorsun – ve bunu gün içinde aklına geldikçe yapmaya devam et- ve zihninden şöyle söyle: “Seni görüyorum”.
“Seni görüyorum. Seni görüyorum. Seni görüyorum. Seni görüyorum. Seni görüyorum. Seni görüyorum. Seni görüyorum. Seni görüyorum.”
Her zaman bir sürü farklı şeye bakıyorsun. Bunu söyleyerek kendini kandırıyor filan değilsin. Sadece bir biçimde baktığın şeye daha net olmaya çalışıyorsun. Basitçe gereksiz yorumlar olmadan kendine “Yeni Şimdi” yi öğretiyorsun.
“Seni görüyorum. Sana şu an bakıyorum. Seni gördüm. Sana şu an bakıyorum”
Ve gördükçe, gördükçe, gördükçe, baktıkça, baktıkça, baktıkça eninde sonunda gerçekten GÖRMEYE başlayacaksın. “Görmek” kelimesi “Aa, seni görüyorum !” dan daha önemli hale gelecek. Şimdi “Ah, Seni GÖRÜYORUM!” olacak. Tıpkı, “Şimdi senin RUHUNU görmeye başladım” ya da “Kim olduğun GERÇEĞİNİ” görmeye başladım gibi…

Avatar filminde bu onların selamlamasıydı “Seni görüyorum.” Filmi ilk izlediğimde şöyle düşünmüştüm, “Vay! Yürü Be Jim Cameron. Ben de seni görüyorum!”
Yogada selamlama Namaste’dir. Hemen hemen aynı anlama gelir. Kelimesi kelimesine “Seni görüyorum” anlamanına gelmez. “Benim içimdeki ışık – ben olan Farkındalığımın ışığı, Farkındalığın ışığı- senin varlığının ışığını görüyor.”
Bunu görmek istiyorum. Bu pratiği dene. “Seni görüyorum” de, her ne görünüyorsa sana.

“Seni görüyorum” Venedik Sınıfı
22 Haziran 2014
Eric Shiffmann

And so, here is an even easier homework. Your eyes are probably open most of the time during the day. And so, look at whatever is in your view — and do this as many times in a day as you happen to think of it —and in your mind, say, “I see you.”
“I see you. I see you. I see you. I see you. I see you. I see you. I see you. I see you. I see you.”
You are looking at various things all the time. You are not faking yourself into anything by saying this. You are not trying to be a certain sort of way. You are simply teaching yourself to be in the New Now without a lot of extraneous commentary. “I see you. I’m looking at you. I see you. I’m looking at you.”
And, when you see, see, see, look, look, look, eventually you start to SEE. The word “seeing” then begins to have more significance than just, “Oh, I see you.” It becomes, “Oh, I SEE you!” Like, “I’m beginning to see the SOUL of you,” or, “the TRUTH of who you are.”
In the movie Avatar that was their greeting. “I see you.” When I first saw that movie I thought, “Yay! Go, Jim Cameron. I see you!” In Yoga, the greeting is Namaste. It is pretty much the same. It doesn’t literally mean, “I see you.” It means, “The light in me — the light of the Awareness that I am, the light of my awareness — sees the light of your presence.”
Want to see. Do the practice. Say, “I see you” whenever it occurs to you.
“I see you” Venice Class 22 July 2014 Eric Shiffmann