Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

8316965e1e6af02b646f98e110fc68ce

Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

Gandhi herhalde hakkında en çok kitap yazılmış kişilerden biridir. Aktif ama şiddet unsuru içermeyen direniş felsefesi ile Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturdu. Hareket doruk noktasına ulaştığında şiddetli çatışma yüzünden sona ermişti. Şiddet tahmin edilemeyen boyutlara ulaştı. Binlerce eylemci öldü ya da yaralandı, ve yüzbinlerce eylemci tutuklandı. Ama Gandhi’nin Satyagraha felsefesi genel olarak dünya üzerinde insan hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı oldu.  “İş birliği yapmama”,  “sivil itaatsizlik” Hint toplumunun her katmanından çok geniş bir katılım ve örgütlenme sonucunda büyük başarı kazandı. Hatta 2007’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile Gandhi’nin doğum günü olan 2 Ekim gününü “Dünya Şiddete Hayır Günü” olarak ilan etti. Gandhi, felsefesini (çoğu zaman şiddetsizlik/zarar vermeme olarak çevrilen) “Ahimsa” ilkesine dayandırıyordu.

Vatandaşlık hakları, insan haklarının ihlali travmatiktir ve Bessel van der Kolk’ un deyimiyle de; “Travma her zaman politiktir”. Gandhi, ahimsayı politik eyleminde somutlaştırdı. Değişim için eyleme geçti ve kendi ağzından ahimsa anlayışını şöyle tanımladı: “Ahimsa, karşılık vermeden acı çekmek, darbe yiyip vurana vurmamak için güçlü  olmayı gerektiren bir uygulama.” 

Kulağa fazla teslimiyetçi geliyor değil mi? Gandhi, ahimsayı böyle tanımlıyordu ama hiç de teslimiyetçi değildi. Sadece vurgusu şiddetsizlikti. Aksine, sonuna kadar mücadele etti… O dönemde kadınların eylemlere (politik) dahil olabilmesi mümkün değildi.  Kadınlara da söz hakkı doğması, harekete dahil olabilmeleri, disiplinli bir biçimde bu direniş için calışmalarını sağlayacak bir fikir buldu; bağımsızlık hareketini desteklemeleri için yabancı ürünlere boykot başlattı ve her gün khadi kumaşı dokumasını istedi.

Sevgili Zeynep Aksoy eğitiminde, yoga felsefesini anlatırken Godfrey Devereux’un konuşmasını alıntılanmıştı, Godfrey Sanskrit dilini çevirmenin zorluğunun altını çiziyor ve ahimsayı açıklarken şöyle diyordu, “.. İnsanlar bazen Mahatma Gandhi’nin Hindistan’ı özgürleştirdiğini düşünür, evet, ancak yaptığı sadece bundan ibaret değildir. İngiliz İmparatorluğu’nun da çökmesine neden olmuştur…. Ahimsa, yoganın esası ve temelidir…. Şiddet içermeyen eylem, şiddetsizlik, etimolojik olarak zarar vermemek anlamına gelen ‘ahimsa’ kelimesinin tercümelerinden sadece biridir. Ancak ahimsa aynı zamanda şefkat, sevgi, duyarlılık, ilgi göstermek olarak da tercüme edilir. Ahimsa’nın sadece şiddetsizlik anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. Şefkat anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. ..”  Herkesin Godfrey Devereux’ un o konuşmasını dinlemesini dilerim…

“İçimi sevgiyle doldur Tanrım, Kalbim bütün varlıkları kucaklasın” diyerek dua eden Gandhi, kendi ahimsa yorumu ve politik yaklaşımıyla Britanyalı doktorların penisilin tedavisini reddedip eşinin tıbbi yardım almasına karşı çıkmıştı. Hindistan’a hemen bağımsızlık verilmezse savaşa (2. Dünya Savaşında Britanya’ya) destek vermeyeceklerini açıkça belirtmişti. Yani ahimsaya dayandırdığı şiddetsizlik ilkesi ile politik bir mücadele yürütürken, barıştan ve sevgiden konuşurken, savaş üzerinden pazarlık yapabildi…  Gandhi, ikinci dünya savaşı sonrası Yahudilere yönelik öğütlerinde yine kendi ahimsa görüşü bağlamında çok talihsiz, hatta feci yorumlarda bulundu. Hepsini yazamam tabi ama verdiği beyanın, eksik, yüzeysel ve tek taraflı olduğu sadece bir cümlesini okuyarak anlaşılabilir: “Yahudiler kendilerini kasabın bıçağına sunmalıydılar. Kendilerini kayalıklardan denize atmalıydılar.”  Belli ki Yahudilerin uzun direnişinden hiç haberi olmamıştı… Ya da 1934’de Bihar’da meydana gelen ve çok büyük can kaybına sebep olan depremden sonra, Gandi bunun dokunulmazları kendi tapınaklarına kabul etmeyen üst kast Hinduların günahları nedeniyle olduğunu söyledi. Dönemin bir diğer düşünürü Tagore, Gandi’nin bu görüşüne şiddetle karşı çıktı ve uygulamayı  eleştirmekle birlikte, ahlaki değil sadece doğal sebeplerin depreme yol açabileceğini savundu. Tagore ve Gandhi çokça ve uzun uzun tartışırdı. Gandhi, otobiyografisinde, kendini hatalarından ders çıkararak doğruluğu bulmaya adadığından bahseder ve “Satya Tanrıdır” der.

Gandhi öldüğünde yandaşlarına şöyle duyurulmuştu; “Dostlar, yoldaşlar, ışık bizi terk etti ve her yerde yalnızca karanlık var, ve size ne söyleyeceğimi ya da nasıl söyleyeceğimi hala bilmiyorum. Sevgili liderimiz, Bapu, ülkenin babası artık yok….”

Gandhi’ nin de arkadaşı olan Indra Devi’den bahsedeceğim biraz… Indra Devi yani Eugenie Peterson, Rus asıllı bir tiyatro sanatçısı. Tiyatro sanatçıları eğitimlerinin ve işlerinin doğası gereği muhalif olurlar. Indra Devi de ne kocasının itirazını dinledi, ne geleneği, ne de hocaları… Israrı sonucunda Krishnamacharya ona eğitim vermeyi kabul etti; Zorlu bir eğitimden geçti. Erkek egemen yoga dünyasında, idealleri olan ısrarcı bir kadın, zinciri kırıp tarihin ilk kadın yoga öğretmeni oldu. Sonrasında “feminist” olarak anıldı. (Ben bu söyleme katılmıyorum.) Hindistan’da Yoga çalışmaları ve Vedik metinlerin kadınlara yasaklı olması başka bir mesele ama oraya girmeyeceğim… Indra, kadim yoganın Batı dünyasıyla tanışması açısından çok önemli bir insan. Bugün yoga bu kadar yaygınsa Jois, Iyengar, Desikachar ve Devi sayesinde… Özellikle de Indra Devi sayesinde çünkü çok dil biliyordu, çok seyahat ediyordu, her yerde gönüllü dersler veriyordu. Indra Devi yaşadığı olumsuzluklar, reddedilişler, ağır diyetler, ağır fiziksel çalışmalardan bahsetmedi pek, onun yerine şöyle dedi mesela:

“Gökyüzüne, yıldızlara bakıp, en beğendiğin yıldızı seç. Öyle güzel ki, baktıkça onu daha çok istersin. Simdi yıldızın aşağı indiğini hayal et, gittikçe aşağı, göğsünüzde hissedinceye kadar, kalbinin içinde kayboluncaya kadar, bütün varlığın sevinçle doluncaya kadar. Simdi yıldız kalbine girdi ve orada kalacak. Ama simdi hayatında bir sürü şeyi değiştirmek zorundasın, aksi halde yavaş yavaş kaybolur ve yerini dev bir boşluk alır… Artık bir daha asla yalnız olmayacağımızın farkındayız. Kötü düşünceleri ortadan kaldırmak için kendi ışığımız var ve o ışıkla konuşuyoruz – kalbimizdeki yıldızımızla. Birdenbire öyle mutlu hissedersin ki, kalbinde büyüyen ve daha büyük olabilen, gözlerimiz, işlerimiz, sözlerimiz ve düşüncelerimiz aracılığıyla parlayan bir ışık var. Artık önemsiz şeylere yer yok. Kalpteki ışık bizi tutsun.“  

Artık önemsiz şeylere yer yok, kalbimizdeki ışık bizi tutsun… Onemsiz tanımı Indra Devi için neydi acaba?

Bugünlerde dünyada büyük bir sivil hareket var “Me Too” / “Ben de”. Geçmişte, güç sahibi ve hatta dokunulamaz görülen birçok erkek, kendileri hakkındaki taciz iddiaları kabul etmek, özür dilemek ve hatta ellerindeki görevleri bırakmak zorunda kaldı. Bu kişiler arasında oyuncular, siyasetçiler, gazeteciler ve hükümet üyeleri var. Daha öncekilerden farklı bir direniş; Bu dalgayı kadınlar başlattı ve çok sayıda erkek katıldı. Dünyaca ünlü çok sayıda Hollywood oyuncusunun bir araya gelerek “Me Too” kampanyasının devamı niteliğinde bir daha hiç kimsenin “Ben de! dememesi için” ve yeni travmalar önlemek için “Time’s Up” / “Zaman Doldu” hareketini eyleme geçirdi. Çığ gibi büyüyen bu dalga önce politikacıları ifşa etti,  sonra oyuncular konuşmaya başladı, olimpik sporcular ve son olarak yoga camiasının gündemine oturdu.  Mysore’da Patthabi Jois’ un istismarına uğradığını beyan eden çok sayıda tanınmış yoga hocası var. Duyan oldu mu?  Yoga Alliance ve benzeri çok sayıda uluslarası kurum ve yoga eğitmenleri “#ahimsanow” hareketi başlattı. Bildiriler yayınlandı… Herkes tek tek ayağa kalkıyor ve sorunları işaret ediyor artık…

Niye yazdım bunları?  çünkü Gandhi ya da Indra Devi aslında kendileriyle çelişmek konusunda muazzam örnekler…  Her insan gibi… hem yücelikleri, hem karanlıkları var… Ama bence en önemlisi her ikisinin de anarşist olması; Musa da öyleydi, Isa da… Buda da, Osho da… Tiyatronun da tavrı budur. “Bir adım önden giden, meşaleyi taşıyanlar” mottosuyla yetişir tiyatro sanatçısı.

“Time’s Up” hareketine, Türkiye’deki tiyatro sanatçılardan ses çıkmamasına çok şaşırdım… Ya da bugün Türkiye’de bir tiyatro oyunu yasaklanmışken bütün sahne sanatçılarının birlik olup ses çıkarmamasına şaşırıyorum. Yoga camiasının bu ve benzeri konulardaki suskunluğuna şaşıyorum… Çünkü bu hareket sadece #metoo ile ilgili değil; Büyük ölçekte dünya üzerinde bugün her türlü şiddete karşı bir hareket. Indra Devi ve Gandhi bugün yaşasaydı olanlar karşısında ne derdi çok merak ediyorum…

Neden bu iki gruba şaşırıyorum…  çünkü sadece bu iki grubun “aydınlat/nma” ve “farkındalık” üzerine aleni bir iddiası var. Indra’nın betimlediği, kendi içimizdeki ışığı korumaya çalışırken neleri yok sayıyoruz acaba? Meşaleyi taşırken gözümüz nerede?

Herşeye “ok olmak”, “kalbini açmak” “yargılamamak”, “bununla biraz kalmak” ya da “sadece işine/kendine bakmak” bu devirde, bu boyutta bir teslimiyet… Böylesi bir sessizlik… Karma ya da Aile Dizimi açısından bile, sadece bu kadar bireysel takılarak yani Türkçesiyle etliye sütlüye karışmadan kolektife ne yapıyoruz acaba? Iş birliği değil mi bu?

Bireysel çalışmalardan, çemberlerden, meditasyondan, sınıftaki satsangdan bahsetmiyorum… Tiyatrocu için oyun çıkarmaktan da bahsetmiyorum. Birbirimizin işlerini desteklemek ve açıkça birbirimizi eleştirmekten bahsediyorum; yapıcı eleştiriden… Ancak bu tartışmalar ve fikir ayrılıkları üzerine içten paylaşımlar bizi daha ileriye ve üretmeye itekleyebilir.

Birleşmek gereken zamanlar bunlar.  Daha somut daha yayılmacı davranmak gereken zamanlar…  Dünya, ülke bu kadar kararmışken bir aydınlıktır, ışıktır gidiyor ama birbirimize ilişmeden, çelişkilerimize  bakmadan ve bir sürü bilgi/terim kirliliğiyle…

Bunu söylerken kendime de sözüm var elbet: mesela şimdilerde travma  konusunda Türkiye’de Somatik Deneyimleme, Organic Intelligence ve Travmaya Duyarlı Yoga var. Bu üç yaklaşım da beden üzerinden ve bilimsel çalışmalara dayanarak travma olgusunu çalışıyor. Birbirimizi biliyoruz – tanıyoruz.  Yöntemler farklı olsa da, uygulama ve fikir ayrılıkları olsa da bir araya gelelim, bir ortak akıl üzerinden şunu yapalım demedik hiç…

Instagramda poz paylaşmaktan öteye geçse yogaya  ve meditasyona teşviğimiz. Facebook’ta yazdıklarımız daha “Türkçe” olsa… Belki benzer hislerde olanlar vardır; biri  çıkıp “içimizdeki ışık”, “kalbimizdeki bilmem ne” demeye başladı mı ben artık yerdeki taşları saymaya başlıyorum. Başka ne yapılabilir bilemiyorum? Konuşalım, tartışalım istiyorum…Birbirimizden haberimiz olsun.

Mesela Zeynep Aksoy harika bir şey yapıyor; canlı yayında mindfulness öğretiyor. Biz de stüdyodan, sahneden dışarı çıkalım… Okullarda, hastanelerde, hapishanelerde, mülteci kamplarında, sığınma evlerinde, kolluk kuvvetlerinde daha çok yoga ve meditasyon olsun, daha çok tiyatro olsun diye uğraşalım, proje üretelim.  Bu kadar “aydınlık” kadın ve erkek daha ısrarcı ve birlik olalım mesela…

Tiyatrocular daha çok yoga yapsın, Yogacılar daha çok tiyatroya gitsin örneğin… Kesiştikleri noktalara şaşarsınız… Madem aydınlat/nma peşindeyiz birbirimizi besleyecek, birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var. Işık taşıyanın anarşist olmak, eleştirel olmak, savaşçı olmak dışında bir yolu yok gibi geliyor bana… Sevgili okuyucu, son olarak teknik bir bilgi paylaşayım: Sahnede ışık öyle parlaktır ki seyirciyi zar zor seçersin. Daha taze öğrenciyken tembihlerler Dikkat et! Işığa fazla bakan körleşir.

#timesup #zamandoldu #ahimsanow #ahimsasimdi 

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Reklamlar

Eğitim pazarlığı…

8DA7F21D-89ED-429F-A4FB-6CBB93950F65

Birkaç gündür yazsam mı – yazmasam mı derken şimdi klavye başındayım. Dün Gürol hocam bir paylaşımda bizim meslekle ilgili “… ömür boyu çıraklıktır. Çırak olmaktan hep onur duydum.” yazmış. Bunun üzerine bir çırak olarak kaç gündür aklımdakileri yazmasam ayıp olurdu…

Sizlerin eğitim hayatınız nasıldı bilemiyorum ama biz kaynağa, bilgiye ulaşmak için hep çabalardık. Çünkü böyle bilgilerin kaynağına ulaşmak kolay değildi….Usta çırak ilişkisi içinde yıllarca çalıştık, çalışıyoruz… Yıl başında kitap listeleri verilirdi. Bazı eserleri bulunamazdı. Kütüphaneler, sahaflar didik didik aranır, İstanbul’a Ankara’ya haber salınır, sonunda bir biçimde bulunurdu. O kitaplar sipariş edilir, ek işler yapılır, borç bulunur, kredi çekilir parası bir yerden karşılanırdı.

Şimdi herkes “hoca” ya bizim hocalar ne hocaydı ama… O derslerde hocanın ağzından çıkan her bir söz -ders dışı sözleri dahil- not edilir. Yazmaktan eline kramp girerdi. Çünkü hoca dediğin kişi bir bilgelik, ululuk taşır ağzından boş laf çıkmaz… sadece bildiğini paylaşmaz, yılların birikimiyle, sarih bir deneyim paylaşır… Yazmaktan hocayı dinleyemiyorsan, birşeyler kaçırmışsan sınıfı tekrar ederdin, bu kadar basit… Okul doğrudan bir yıl uzardı. Öyle yaz okulu, büt gibi kestirmeler yoktu… Bir yılda olgunlaştıramadığın bilgiyi bir iki ayda nasıl olgunlaştıracaksın ki… O yüzden çoğumuzun dersleri çift dikişti. Ama o notlar.. ne kıymetli bugün arasan hiçbir yerde bulamazsın… Derlenmiş, süzülmüş bilgi… O yüzden öğrenmek, öğrenmeyi talep etmek, ne olursa olsun bir kez daha baştan başlamak en azından beni hiç yormadı. O yüzden herhalde Murat hocanın okuldaki son dersine Türkiye’nin dört bir yanından eski mezunlar geldi son bir kere daha dinleyebilmek için…
Bazen taze öğretmenler hemen ileri seviye eğitimlere hevesleniyor halbuki eğitim tekrarı kadar öğretici birşey yok…
Provaya bırak gelmemeyi geç kalamazsın, orada edineceğin tecrübenin telafisi yok. O yüzden canın çıkmadıysa gidersin bunun mazereti yoktur. Olsa olsa seçimdir. Öğrenmeyi seçmek ya da seçmemek… Tabori’nin sözü sahne sanatı profesyonelleri için de geçerli bence “parayı havaya attığında yazı ya da tura geleceğini değil paranın havada asılı kalma ihtimalini de hesaplarsın”…
2000 yılından beri workshoplara katılıyorum. Bir bilgiye ulaşmak istiyorsam, birinden öğrenmek istiyorsam bir yolunu buldum. Olmadıysa da olmadı…

Niye yazıyorum bunları? Şimdiki eğitim anlayışındaki “kolaycılık” tavrı yüzünden yazıyorum… Aslında bizim alanda bu hep biraz böyleydi… İki adım göstersene ne olacak… şu yazıyı iki dakika düzeltsene ne olacak… elbette “ne olacak” “iki dakika yapılır” da buradaki söylem çok rahatsız edici… O iki adım için stres kırıklarıyla pratik yaptığını düşünmez kimse. İki satır yazacaksın diye kaç araba parası kitaba, derslere harcadığını düşünemez…

Öğrenciye kitap önerirsin nereden bulacağım diye sorar. Herşeyi google layan şahıs internette bulamıyorsa milli kütüphaneye gitmeyi akıl edemez… Hatta mümkünse tam olarak hangi kitapçıya gittiğinde kesin olarak kitaba ulaşacağının bilgisini ister.
Hem tiyatroda, hem yogada öğretmen arkadaşlarımla zaman zaman konuştuğum bir konu… Eğitim pazarlığı!
Bir öğretmen arkadaşıma eğitiminde Alsancak çok uzak, park yeri dert Urla’ya gelseniz diyenini duydu bu kulaklar…

Şimdi İzmir’e geleceğim bir atölye yapayım dedim. İlgilenen var mı var… Bir sürü mesaj aldım… Malesef çoğunun odağı farklı… anlayamadım, anlayamıyorum o yüzden yazıyorum hepimize hatırlatma olsun diye… Mesajların büyük çoğunluğu eğitim içeriği hakkında değil.
Sertifika verecek miyim?
Kitapçık verecek miyim? Çünkü not alamazmış… Kitapçık vermiyorsam slaytlarımı mail atar mıymışım?
Eğitime gelmeden okumalarını rica ettiklerim çokmuş malum çalışıyormuş okuyamazmış/bitiremezmiş…
Katılımcı kendisine travmaya duyarlı yoga hocası diyebilecek miymiş? (İki günde!)
Ne kadar indirim yapıyor muşum? Yapabilir misin değil…
Burs koşullarım nelermiş?

Biz böyle konuları konuşmaya utanan bir milletiz normalde… Bu gelen mesajlar “hoca” lardan olunca yazma mecburiyet hissettim. Arkadaşım ben aşı yapsam iki günde travma uzmanı olunmaz… Örneğin 8+5 yıl yüksek eğitim aldım 100+400 sayfa tez yazdım, jüriye girip savunma yaptım ancak öyle bana “uzman” dediler… ki zaten akademik bir kadrom olmadığı için onun da bir geçerliliği yok… Bir hocam var misal, bölüm başkanı profesör, hiç bir yerde kolay kolay görmezsin bu ünvanlarını “Balıklıova köy tiyatrosu yönetmeni” yazar en fazla…

Nedir bu kolay yoldan uzmanlık, hocalık hevesi… Not almadan, okumadan, çalışmadan çaba göstermeden, zaman ayırmadan nasıl olacak bu iş, sen biliyorsan bana öğret… Ben yıllardır çalışıyorum bu konuyu (travma) daha olmadım yani… Bessel’in eğitiminde Yale’den Harvard’dan uzman psikiyatristler var hala taze bilgi peşindeler… o yüzden bu “hocalık eğitimi” söylemini de yeniden düşünmek lazım…
Sonra ben vakıf değilim, okul değilim, üniversite değilim, zengin değilim niye “kesin olarak burs vermem gerekiyor” ya da “indirim yapması lazım” hissine kapıldın?
Bunun arkasından “İzmir çok uzak Ankara’ya ne zaman gelirsiniz?” Sorusu geliyor. Hatırlatmak istiyorum 9.000 km uzaktan geliyorum, talep eden olursa öğrendiğimi, bildiğimi paylaşayım diye…
En çok canımı sıkan da “çok istiyorum/ne zamandır bekliyorum” söylemi… ve ardından gelen ama-lar… Bildiğin kalbim kırılıyor bu özensizliğe…
Çok istiyorsan, bir yol bulunur… Ben başka türlüsünü anlayamıyorum…
Yani ekonomi hep zordu, zaman hep azdı, imkan hep kısıtlıydı ama çok istiyorsan bir yolla oldurursun. Olmuyorsa kısmet değilmiş der bir sonrakine plan yaparsın…
Yani benim de bu eğitimleri alayım diye cebime para koyan yok ki… bu bir çeşit alış veriş… Üstelik öylesine bilgi aldım sattım meselesi de değil…. Senin için 20 saatlik ya da 200 saatlik eğitimin arkasında yılların emeği var…
Sunay Demircan’ın harika bir yazısı vardı o yazıdan alıntı yapacağım. Hepimize hatırlatma olsun diye… Çünkü bir şey zaten iyi yazılmışsa yapılabilecek en iyi şey onu alıntılamak:

Doğulu Ma’arif demiş bugün eğitim dediğimiz ‘şey’e.
Ma’arif’in Türkçe karşılığı: Bilgi, kültür, beceri, öğretim-eğitim sistemi….
Ma’arif, Arapça “arafe” fiilinden türemiş bir kelime. İsim olarak, “bilgi” anlamına geliyor. Arif, tarif, marifet, maruf, irfan kelimeleri de aynı kökten türemişler.
Hepsi birbiriyle akraba. Ya örf nerede? Adap-erkan, pratik bilgi, misal ve tecrübe ile öğrenilen şeyler demek örf de.
İrfan: Bilme, öğrenme, pratik bilgi, usul ve örf bilgisi, aynı zamanda tanımak, bilmek anlamında kullanılıyor.
Türkçeye “eğitim” diye çevirmişiz.
Ma’arif’in karşılığını bulurken çok uğraşmışlar muhtemelen.
Andreas Tietze ve Nişanyan, etimoloji sözlüklerinde “eğitim” sözünün Divan-ı Lügat-ı Türk’den alındığı ve karşılığının iğitmek/iğdiş etmek olduğunu söylerler.
Eyüboğlu, “eğmek, bükmek…” der.
Merak ettim, sanskrit karşılığını aradım eğitimin. ‘Vidya’ diyorlar. Tespit etmek-bulmak; elde etmek; kazanmak anlamlarına geliyor.
Eğitimi alana, öğrenen karşılığı, “öğrenci” demeyi uygun bulmuşuz. Öğrenen kişi biraz edilgen durumda kalıyor tabii.
Eskiden talebe denirmiş. Arapça talaba’dan geliyor. Talip olan, talep eden anlamında. Öğrenene göre talep eden, bilgiyi gönüllü olarak istiyor.
Ma’arifet ve irfan için talep eden kişi…

Hoca, eğitmen, öğretmen,uzman…Talebe, öğrenci, çırak olmanın anlamını bir kez daha düşünelim istedim.

Ece Türkmut Dere

İnsanlığın Uyanışı / The Awakening of Humanity

b534de22003137d19e6c82c2518480ab

İNSANLIĞIN UYANIŞI

Bir zamanlar harika bir takımdık. Bir gerçeklik, bir aile. Bir olarak doğduk, bölündük. Kabileler,hizipler, klanlar, milletler, dinler, ideolojiler, ordular. Benim Tanrım senin Tanrına karşı. Benim doğrum seninkine karşı. Birbirlerini anlatılmamış sayılarda katlettiler. Dinlemeyi bıraktık, birbirimizin gözlerinden kendimizi görmeyi bıraktık. Yanılsama içine düştük. İnanç sunağında ibadet edildi.
Bazılarımız, şimdi uyanıyoruz. Yine tek bir aile olarak; bir takım. Kendimizin ve birbirimizin varlığını hatırlayarak; birçok varlık değil, bir olarak. Din yok, soy yok.
Farklar var, evet; Ama önemli bir ayrım yok. Çeşitliliğimizi kutlayarak, ortak doğamızı hatırlayarak.

Yanılsama yoğunlaştıkça uyanma çağrısı da fazlalaşır. Gölgeler daha yüksek sesli, daha koyu renkte büyüdükçe, ışık kaynağı daha belirginleşir, netleşir. Karanlık yalnızca ışığa yönelik bir çağrıdır. Ego öldükçe kükremeye başlar. İki, bir olamaz elbette ama bir hiçbir zaman aslında iki olmadığını hatırlayabilir. Belki hala şansımız vardır canım.

Jeff Foster

THE AWAKENING OF HUMANITY
We were once a great Team. One truth, one family. Born as One, we divided.
Tribes, factions, clans, nations, religions, ideologies, armies.
My God versus your God.
My truth against yours.
Slaughtered each other in untold numbers.
Stopped listening, stopped seeing ourselves in each other’s eyes.
Fell into delusion.
Worshipped at the altar of belief.
Some of us, now waking up.
One family again; one Team.
Recognising ourselves and each other as presence; not many presences, but one. No religion, no lineage. Differences, yes; but no essential separation.
Celebrating our diversity, remembering our shared nature.
As the delusion intensifies, so does the call to awaken.
As the shadows grow louder, darker, the light source becomes more apparent, clearer.
Darkness is only a call for light.
As the ego dies, it roars.
Two cannot become one, of course, but One can remember it was never really two.
Perhaps we still have a chance, my love.
Jeff Foster

Bütün Yoga Dersleri Travmaya Duyarlı Olmalı mı?

e2cbeff9efd8febae1ae7fe674b8dfab

Her yıl dünyadaki yaklaşık sekiz milyon yetişkin TSSB, Kompleks Travma vb yaşamaktadır. Küresel nüfusun yaklaşık % 7-8 i (kadınların yüzde onu ve erkeklerin yüzde dördü) yaşamlarının herhangi bir noktasında TSSB geliştirecektir. Aktif savaştan dönen sekiz askerden birinde TSSB var; yarısından azı yardım alabiliyor. Her beş kadından biri ve her 71 erkekten biri hayatlarının bir noktasında tecavüze uğruyor. Her dört kız çocuğundan biri ve altı erkekten biri, 18 yaşından önce cinsel istismar uğramış oluyor. Buna ek olarak, sadece yılda 2.9 milyon çocuk istismarı vakası ABD’de her yıl rapor edilmekte.

Türkiye’de her 3 kadından 1’i şiddete maruz kalıyor. Çalışan nüfusun %70’i mobbing yaşıyor. Trafik kazası, terör olaylarının artışı, hayatı tehdit eden bir hastalık ve hatta bir organın kaybı, ekonomik belirsizlik, insan hakları ihlallerindeki artış… Günlük hayatımızın parçası haline gelen stres artık artan dozlarda ve neredeyse kronik bir şekilde maruz kaldığımız bir olgu. Yukarıdaki rakamları okuduktan sonra, bu istatistiklere tekrar bakmak zorundayız. “Ayılma” kelimesi bu bulguların etkilerini yeterince iyi tanımlayamaz diye düşünüyorum.

Travma çok geniş bir yelpazeye yayılan semptomlarla kendini gösterir. Duygusal uzaklık, sosyal kaçınma, duygusal gel-gitler, şiddet içeren öfke patlamalarından hafıza kaybına, flashback-ler gibi zihinsel süreçler…  Ayrıca fiziksel olarak, hormon düzensizliklerinden, ağrılara, nefes darlığından, bağışıklık sistemi hastalıkları gibi çok çeşitli etkileri var. Ancak çoğu zaman belirli bir olay ya da hikaye ile ilişkilendirilmiyorsa kişi travmatize olduğunun farkında bile olmayabilir. Davranışları ya da fiziksel semptomların daha önce yaşanmış bir deneyimle alakasını kuramaz.

Psikolojik olarak zorlanan kişilerin çok azı profesyonel yardım alabiliyor ve bunu sürdürebiliyor. Hastaneler terapi için çok uygun ortamlar değil; hem doktorların yoğunluğu hem de çevresel tetikleyiciler açısından, bununla birlikte özel terapi almak için bütçeler her zaman müsait olmuyor. Tıpkı bel fıtığı olan birinin belirli sayıda fizyoterapi seansı gördükten sonra devamını getirmemesi gibi. Kişi fiziksel ya da zihinsel olarak biraz suyun üstüne çıktığını hissettiği noktada “normal” hayat rutinine geri dönmek zorunda kalıyor. Bu bilgiyi şöyle bir kenara koyalım…

Derslere katılan öğrencilerimizi düşünelim. Kimi omurga sorunlarına iyi geldiğini düşündüğü için, kimi stresini azalttığı için kimi sadece yogaya ilgi duyduğu için geliyor. “Yoga sadece bununla ilgili değil” dediğinizi duyar gibiyim. Tabi değil ama  konu bu değil. Eminim çoğumuz bir kez bile olsa öğrencimizin bizi “bilir kişi” ilan ettiği durumlarla karşılaşmışızdır. Fıtığı ile ilgili bir soru olabilir ya da bir solunum problemi ve belki daha fazlası psikolojik bir sıkıntı… Ve çoğumuz doktor, fizyoterapist ya da psikiyatrist/psikolog olmadığımız bilinciyle yaklaşırız bu sorulara. Cevap bizde değildir. Bizim cevabımız olsa olsa yoga ile ilgili olabilir… Yoga öğretmenleri olarak elbette biliyoruz ki sınıflarımız genel olarak huzur dolu, mağarasındaki meditasyondan yeni çıkmış ya da hayatı boyunca hiç yara almadan keyifle dans eden insanlardan oluşmuyor. Öğrencilerimizin arka plan hikayelerini bilmiyoruz ve bize asla söylemiyorlar, söylemek zorunda değiller. Zaten konu bu da değil ama eğitimde Dr. Jennifer West “her yoga eğitmeninin sınıfında iyi ihtimalle en az bir kişi travma hikayesi taşıyordur” diyor.

Yoga sınıfında, duygusal tetikleyicilere karşı uygun bir derecede farkındalık ve duyarlılık geliştirmek bizim görevimiz. Psikolojik travma hakkında çalıştıkça buna daha çok ikna oldum; Tıpkı beden ve hareket açısından anatomi ve kinesiyoloji çalıştığımız gibi, hiza-hizasızlık tartışmalarımız ve araştırmalarımız gibi, travma olgusunun biyolojisi, anatomisi ve fizyolojisiyle ilgili temel eğitimin yoga eğitmenlik eğitiminin ve sertifikasyonunun zorunlu bir parçası olması gerektiğini düşünüyorum. Beynin ve vücudun kendisinin travma ile nasıl değiştiğini anlamayan yoga öğretmenleri, hiç istemeden ve farkında olmadan öğrenciye zarar verebilirler.

Yoga travma tedavisini desteklemek açısından müthiş fark yaratıyor. Yoga dersinin tedaviye destek  amaçlı / odaklı olması gerekmiyor. Travma yaşantısının hiç farkında olmayan birinin sadece yoga dersine katılması bile iyileşme etkisi yaratıyor. Ancak büyük bir paradoksun altını çizeyim:  Öğretmenin fiziksel ya da manevi/felsefi olarak farklı bir “otorite” figürü olması, travmanın bedende tutulması ve ders sırasında beden zihin bütünleşmesi ile yükselen duyumlar, ayrıca yoganın samimi doğasının sonucu yönlendirmelerle (konuşma-dokunma) yoga sınıfları, aynı zamanda travmanın tetiklenmesini özellikle olgunlaştıran ve zemin hazırlayan bir konuma dönüşüyor. Travma araştırmaları sırasında yapılan görüşmeler, yoga derslerinde travma hikayesi olan kişilerin tekrar travmatize olması (re-traumatized) olgusunun çok yaygın olduğunu ortaya çıkıyor. Buna hiç şaşırmadım. Benim şahsen yogaya başlamam hatta yoga eğitmeni olmamın ardında da böyle bir hikaye var; ve kendi deneyimlerimle ilgili sayısız örnek verebilirim. Bu yüzden yoga eğitmenlerinin travma konusunda bilgili (trauma informed)  ve travmaya duyarlı yoga konusunda bilgili olması önemli…

Bir yoga öğretmenim “travma” konusunda fazla endişeli olduğumu, ve ikili rolüm yüzünden (hem yoga eğitmeni olarak hem de TSSB geçmişim açısından) perspektifimin fazla duyarlı olduğunu söylemişti. “Herkes travma geçirmez!” demişti. Ne demek istediğini anlıyorum. Ama ekleme yapıyorum; herkeste AIDS, hepatit ya da kan yoluyla bulaşan bir hastalık da yok ama yine de önlem alıyoruz çünkü yeterli oranda risk var… Ya da fiziksel olarak kimseyi sakatlamamak için önemli ölçüde dikkat gösteriyoruz. Aynı yaklaşım burada da geçerli – travma genel popülasyon meselesidir ve derse katılan çoğu kişi için en azami ölçüde güvenlikli bir ders sağlamak için basit önlemler alınabilir.

Bütün Yoga Dersleri Travmaya Duyarlı Olmalı mı? diye sorarken herkes travmaya duyarlı yoga eğitmeni olmalı gibi bir imada bulunmuyorum. Hiç bir yoga eğitmeni Introceptive Yoga çalışmak zorunda değil elbette. Çünkü Interoceptive Yoga methodu özellikle, uzun yıllar yapılan çalışmalar sonucunda travma tedavisini desteklemek amacı ile şekillendirildi. (Insula üzerindeki etki üzerinden şekillendirilen bir çalışma.) Ama bütün yoga eğitmenleri travma konusunda bilgili olmalı (trauma informed yoga classes) diyorum. Bu öneriyi “Ahimsa” bağlamında tekrar değerlendirebilirsiniz.

Uzm. Ece Türkmut

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2016

Çözüm / Solution

1082135843

SORUN OLAN ÇÖZÜM

Çözüm aradığında bir şeye “sorun” diyorsun ama onu şu an bulamazsın. Şu anda sorun olan şey çözüm arayışın; evrenin işleyişini hızlandırma girişimin. Yavaşla…

Bilinmezi kucakla. Bu belirsizlikle kal.  “Henüz cevap yok” diyen, bu garip alana güven çünkü o evrenin bütün yaratıcılığıyla, yaşam ve imkanlarla dolup taşıyor.

Çözümler, bu yaratıcı yere güvenden, kendi tatlı zamanında ortaya çıkacak ve sorun dediğin şeylerin kısa sürede aslında var olmadığını farkedeceksin.

Gerçekte “sorunlar” asla çözülmezler. Hayal, yanlış anlamalar, durumu çevreleyen acı, çüzüme özlem hali, basitçe günün parlak ve net ışığını gölgeliyor.

Ve sonra “bir sonraki adım” kendi bildiğini yapar.

Hayatta zorluklar vardır, elbette, ama sadece zihin sorun yaratır.

Jeff Foster

THE SOLUTION IS THE PROBLEM

You call something a ‘problem’ when you seek a solution but cannot find it right now. In the present moment, the problem IS the search for the solution, your attempt to speed up the universe.

Slow down. Embrace the not-knowing. Stay with the uncertainty. Trust this strange place of ‘no-answer-yet’, for it is brimming with life and possibility and all the creativity of a Universe. Solutions will emerge in their own sweet time from this creative place of trust, and problems will soon be seen to be non-existent.

In truth, problems are never ‘solved’ – the mirage, the misunderstanding, the suffering surrounding the circumstance, the longing for the solution, simply unravels in the clear light of day. And then, the ‘next step’ makes itself known.

There are challenges in life, certainly, but only the mind creates problems.

Jeff Foster

Kavga ile Kavga / Fighting with Fight

f7859ee30906bb8beaf48e4224ba6bb7

Farkındalığın apaçık gökyüzünde, herhangi bir yargılama yoktur; farkındalık doğası gereği yargılayıcı olamaz. Yani yargı bulutlarının hiç iz bırakmaksızın gelip ve gitmesine izin verilebilir.
Farkındalık olanın kabulüdür; sevginin engin göğü altında, dünyanın özgürce dans edebildiği, insanların oldukları gibi olabildiği tam şu andır. Yargılamayı “kötü” ya da “spiritüel değil” diye yargılamaya gerek yok. Kavga ile kavga etmek… bu çok yorucu…

Neysen o ol. Gökyüzü ol. Açık ve engin.
Jeff Foster

In the clear sky of awareness, there aren’t any judgements; awareness is inherently non-judgemental. Which is to say, any clouds of judgement are simply allowed to come and go, leaving no trace.
Awareness is acceptance itself, the vast sky of love in which a world can freely dance, in which people can be as they are, now.
No need to judge judgements as wrong, or bad, or ‘unspiritual’. It’s all so exhausting, fighting the fight.
Be what you are. Be the sky. Open, vast.
Jeff Foster

çvr. Ece Türkmut

Senin Yüzünden / Because of you

44889_482758401010_1414785_n

Dünya,
senin benlik durumlarının mükemmel bir göstergesi.

Dünya, sen böyle olduğun için bu halde;

yoksa sen dünya öyle olduğundan böyle değilsin…

World is an excellent indicator of the state of your ego.

World is in this condition because you are in this state,

it is not because you are in this case because the world is like this.

 Yanlış yok / Nothing wrong

  

“AN” YANLIŞ DEĞİL
Yanlış bir şey yok. 

Hüzün yanlış değil. Korku yanlış değil. Kafa karışıklığı yanlış değil. Acılarımız yanlış değil. 

Acımıza direniyor olmak acıyı yanlış hissettiren şey.

Ve yine duymaya daha açık olanlar için daha derin bir gerçek var:

Aslında acıya direnmek de yanlış değil!

O an ne yaşanıyorsa yanlış olamaz! Bu yaşamın hayati ve canlı tek geçerli ifadesi…

Doğru ve yanlışın ötesinde, koşulsuz sevgi var, şimdiki ana olan direncimizi bile kucaklayan bir sevgi.

Sadece ŞİMDİ var, engin ve bağışlayıcı. 

Sonunda, “direniş” bile başka bir kavram. Başka bir yargı. Kendimizi yanlış yapmamız için başka bir yol. 

“DİRENÇ KÖTÜ. KABULLENME İYİ” Böyle öğrendik. 

Ama aslında biz acıya gerçekten hiç direnmedik (onu aslında hiç kabul etmediğimiz gibi)

Aslında OLMA halini hiçbir zaman öğrenemedik, hepsi bu.

Onunla nasıl kalacağımızı, nasıl oturacağımızı… Onunla bir bardak çay içmeyi.. Onu evinin enginliğinde biricik bir arkadaş gibi görmeyi bilemedik.

Bizim cehaletimiz bizim masumiyetimiz Direniş yerine izin ver masumiyet sana konuşsun, bilmezliğin sana konuşsun. Kendimize daha nazik olalım. Her ne yapıyorsak iyi yapıyoruz, özellikle yaşadıklarımız düşünülürse…

Acımız yanlış değil. Bu bir davet. Kadim bir öğreti. Evrensel. Ücretsiz…

Daha yakına gelmek için bir davet. Hayali katmanlardan büyük gizemin içine düşmek için bir davet.  
THE MOMENT IS NOT WRONG

There is nothing wrong.

Sadness is not wrong. Fear is not wrong. Confusion is not wrong. Our pain is not wrong.

Resisting our pain is what makes it all seem so wrong. And yet here is a deeper truth, for those who are open:

Even our resistance of pain is not wrong! If that’s what’s happening in the moment, it cannot be wrong! It is a valid expression of life, vital and alive!

Beyond ‘right’ and ‘wrong’, there is an unconditional love that even embraces our present-moment resistance. There is a Now that is vast and forgiving.

In the end, even ‘resistance’ is just another concept. Another judgement. Another way to make ourselves wrong.

“RESISTANCE BAD. ACCEPTANCE GOOD”. That’s what we learn.

But we never actually “resist” our pain (just as we never really “accept” it). We just never learned how to BE with it, that’s all. How to sit with it. Stay with it. Have a cup of tea with it. See it as a beloved friend, at home in the vastness.

Our ignorance is our innocence. Instead of ‘resistance’, let us speak of our innocence, our not knowing. Let us be gentler with ourselves. Considering what we have been through, we are doing so well.

Our pain is not wrong. It is an invitation. An ancient teaching. Universal. Free…

Inviting us to come closer…

Falling through imagined layers…

Into great mystery.

Jeff Foster

İKİLİKSİZLİK / NONDUALITY

102ed7fd79e7a0cc372bd96d42bc40d5-1

İKİLİKSİZLİK: ÇEKİM YASASININ ÖTESİNDE

Tamam, bu yüzden mükemmel bir hayat tecelli ettik: güzel araba, heyecan verici bir ilişki, başarılı bir iş, sonsuz ve bitmeyen mutluluk, mükemmel ruhsal tecrübeler – her şey yerine geldi! Zengin oldun, fiziksel sağlığın mükemmel, dünyayı fethettin, saf eşsiz aydınlanmaya ulaştın! Harika!

Ama, tabii ki eğer gerçekten tezahürün ve zamanın ötesinde kim olduğunu bilmiyorsan tüm  bunlar boş ve anlamsız olacaktır.

Ve sonra, tezahürün gölgeli bir tarafı var. Korkular, kuşkular, tüm bu projenin altında guruldayan bir anksiyete: Sahip olduğum herşeyi kaybedebilirim. Dıştan gelen herşey benden geri alınabilir. Diğerleri benden daha iyi yapabilir. Hayat Manifeston kaybolabilir. Saf manevi mutluluk hallerin bile geçiciliğin içinde boğulmuş olabilir.

Ve büyüyen farkındalık: Ne kadar çok olursa olsun, asla yeterli olmayacak. Ne kadar çok biriktirirsem biriktireyim tatminsizliğim daha çok büyüyecek.

Ne zaman, tam olarak memnuniyetim bir noktaya ulaşacak?

Ne zaman arayışım sona erecek?

Ne zaman derinden dinlenmek mümkün olacak?

Ne zaman tam olarak canlı hissedeceğim?

Ne zaman tam olarak yuva olacağım kendime?

Çekim yasası doğal olarak seni mükemmel hoşnutluğa değil ama muhteşem hayal kırıklığına taşıyacak. Bu bir hata değil, ya da yasa başarısız değil (yasa doğası gereği başarısız olamaz) aslında bu gerçek manevi olgunluğun başlangıcı. Tüm ilizyonlar ölmek zorunda, hatta en sevdiklerin de. Ve tüm zamanların en büyük yanılgısı da yani “Ben” in kendisi.

Tezahürü yapan kim?

Tezahürleri yapan ya da yapmayan “ben” ne?

BEN KİMİM?

Bu soru en derinde köklere kadar gider ve hayat öyle ya da böyle eninde sonunda bu soruyu karşına çıkaracaktır. Paranı, başarını, popülerliğini, şöhretini, görünüşünü kaybedebilirsin. Sana bir hastalık tanısı konabilir. Sevdiğin biri seni bırakabilir. Acı elle tutulur gözle görünür bir hal alabilir.

Negatif tavrınla olumsuzluğu mu tasarladın? Bu senin hatan mı? Tasarladığın bu hayat projesinde başarsız mı oldun? Yoksa “Ben” olması gerektiği gibi değil mi? Tüm bunlar büyük bir hata mı? Evren yanlış mı gitti? Böyle birşey mümkün mü?

Eğer şahsen sen olduğuna inanıyorsan gerçekten kim tasarlıyor, eğer kontrolün sende olduğunu düşünüyorsan bu tasarının düzgünce işlemesi için yarattığın baskı eninde sonunda neşeni boğmaya başlayacak. Tasarın senin istediğin gibi ya da planladığın gibi olmadığında içeride şiddet oluşacak -kendini suçlama, suçluluk duygusu, duygu eksikliği, spiritüel başarısızlık…

Çekim Yasasını yaşamadığın için kendini dövüyor olacaksın. Hatta daha da gayret etmeye başlayacaksın, iliğin kemiğinle çalışacak çabalayacaksın, kendini tüketeceksin. Ne için? Kim için?

Rahatla, arkadaşım. Başından beri bunu tasarlayan sen değildin. Ego, “Sorumlu Ben” tasarladı, tasarlayacak inancın en büyük yanılsaman. Egonun en büyük hayali olan mükemmellik, ölçüsüz bir tevazu ile çökmek zorunda, egonun planları parçalanırken, burada olan her ne ise, her ne verilmiş ise ona olan mutlak şükran yükselecek.

Baştan almak gerekirse hayat hiçbir zaman gerçekten senin olmadı. İyi, kötü ve çirkin… hepsi açıklanamaz hediyeler. Bu anlayış “Ben” için korkunç depresif bir haber ama gerçekten kim olduğunla ilgili saf bir özgürleşme hali getirecek.

Koşulsuz sevgi her yasadan daha büyük bir şey. Dalga okyanusa meydan okuyamaz ya da herhangi bir dalga okyanusu kontrol edemez, en fazla bir süre öyle yaptığına inanır.

İşler yolunda gitse de gitmese de, hayat hikayen iyi ya da kötü görünse de, olumlu ya da olumsuz olsa da, seni sevseler ya da çarmıha gerseler de… direndiğin herşeyde bu olguyu anla sonra hep huzur içinde olacaksın.

Görkemli bir kusuru olan ya da mükemmel görünen bir dalga, hatta tüm kusurların ortasında, tüm gariplikler ve tüm görünür arızalarla sen her zaman adı konulamaz ikiliksiz bilincin mükemmel hareketi içindesin. Sen hayatın kendisisin ve bu yüzden bütünlüklü halin, kırılamaz neşen ve gerçek doğan bunun altında yatıyor.

Yani evet hayal et, kendin için inanılmaz bir yaşam tasarla, eğer buysa senin içinden ilerlemek isteyen yap. Oyna! Oyna, oyna! Bunu yaparken başarılı olmak için herhangi bir baskı olmaması gerektiğini bil. Hatta başarısızlık halinde, umutsuzluğun en içinde, hayallerin toza dönüşse bile, güzelim tasarın paramparça dağılsa bile, için şüphelerle dolduğunda bile herşey olması gerektiği gibi. Herşey tamam. Hiçbir şey yolunda değilmiş gibi olsa bile, herşey tamam. Burada bozulmuş bir ilahi plan yok, sen zamanın ötesinde ölçüsüzce seviliyorsun. Kendine yönelik kurman ve koruman gereken bir imajla ilgili bir baskı yok, hiç olmadı. Sen oltada değilsin, sen her zaman kurtulmuştun, her zaman açıktaydın. Bir ışık var ki hiçbir zaman tükenmeyecek, bitmeyecek…O başından beri sendin.

Jeff Foster

NONDUALITY: BEYOND THE LAW OF ATTRACTION

Okay, so you’ve manifested the perfect life: the beautiful car, the thrilling relationship, the successful business, the perfect spiritual experiences of infinite and unending bliss – everything has come to fruition! You got rich, you are in perfect physical health, you conquered the world, you reached pure, unexcelled enlightenment! Wonderful!

But, of course, it will all be empty and meaningless if you don’t know who you really are beyond manifestation and time.

And then there’s the shadow side of manifestation; the fears, the doubts, the anxiety rumbling underneath the entire project: Everything I have I can lose, everything external can be taken away. Others can do better than me. The manifestations can disappear. Even states of pure spiritual bliss are drenched in impermanence. And the growing realisation: However much I have, it’ll never be enough. The more I accumulate, the more dissatisfied I can grow. When will I reach a point of total contentment? When will the seeking end? When will I be able to rest deeply? When will I feel fully alive? When will I be Home?

It’s natural that the Law of Attraction will eventually lead you not to the perfect contentment, but to the perfect disillusionment. This is not a mistake, or a failure of the Law (for the Law cannot fail on its own terms), but the beginning of real spiritual maturity. All illusions must die, even our most cherished ones. And the biggest illusion of all? The ‘me’ itself.

Who is the one doing the manifesting? What is the ‘me’ who manifests or does not manifest? WHO AM I? This question goes to the very root. And life will bring you to this question one way or another.

You lose your money, your success, your popularity, your fame, your looks. You are diagnosed with an illness. Someone you love leaves you. Suffering appears out of the blue. Did you manifest the ‘negative’ with your ‘negative’ attitude? Is it all your fault? Did you fail in your manifestation project? Is the ‘me’ not what it should be? Is it all a big mistake? Has the universe gone wrong? Is that possible?

If you believe that it’s you – personally – who’s doing the manifesting, if you think that you are the one in control, then the pressure to manifest ‘properly’ will eventually begin to suffocate your joy. And there will be inner violence – self-blame, guilt, feelings of lack and spiritual failure – when the manifestations aren’t what you wanted or planned for. You’ll beat yourself up for not living up to the Law. And you’ll strive even harder, working yourself to the bone, exhausting yourself. For what? For whom?

Relax, friend. It was never ‘you’ who was manifesting in the first place. The separate ego, the ‘me in charge’ is, and was, and always will be, the greatest illusion of all. The ego’s dream of perfection must collapse into outrageous humility, and absolute gratitude for what is here, for what is given, however much that clashes with the ego’s plans. Life was never really yours to begin with. The good, the bad, and the ugly, are all inexplicable gifts.

This is terribly depressing news for the ‘me’, but pure liberation for who you truly are.

Unconditional Love is higher than any Law. The wave cannot manifest the ocean, nor can any wave control the ocean, although it may believe in control for a while. Understand this and you are always at peace, whether things go well or don’t go well, whether your life story seems good or bad, positive or negative, whether or not your manifestations are wonderful ones, whether they love you or they crucify you and everything you stand for. As a seemingly perfect wave or a gloriously imperfect one, even in the midst of your flaws and weirdnesses and apparent failures, you are always a perfect movement of the Unnameable non-dual ocean of Consciousness. You are Life Itself, and therein lies your completion and your unbreakable joy; and your true contentment.

So yes, dream, manifest, create an incredible life for yourself, if that’s what wants to move through you! Play, play, play! And know that there is no pressure for you to succeed at all. Know that even in your failure, even in your despair, even when your dreams turn to dust, even when your beautiful manifestations crumble to the ground, even when you are full of doubts, everything is thrillingly okay even when it’s not okay, and there is no divine plan that has been broken, and you are loved beyond measure, beyond time itself. There is simply no pressure for you to hold up any image of yourself, and there never was. You are always off the hook.

There is a Light that never goes out, and it was always You.

Jeff Foster

Hiç bir duygu yanlış değil / No emotion is a mistake

85399e3cd03ea3fda28dce4693d15be3

Farkındalık / uyanış insani duyguları aşmak, silmek ya da yok saymakla ilgili değil. Okyanus tek bir dalgayı nasıl silebilir ya da yok sayabilir?

Ya da güneş kendinden çıkan tek bir ışık hüzmesini nasıl silebilir?

Tam da tersi, uyanış, neşeden umutsuzluğa, huzurdan sıkıntıya, ekstaz halinden ızdıraba her duyguyu görebilmek ile ilgili…

Bu hayatın enerjisinin hareketi, senin içindeki hareketin kendisi; senin enginliğin içinde bir tek dalga…

Hiç bir duygu, tehdit, düşman ya da ceza değildir. Her duygu senin enginliğini hatırlaman için bir davet; okyanusa benzeyen doğanda biraz dinlenmek için bir davet…

Sen bu yolu belli olmayan yolculuğa radikal bir biçimde dahil edildin arkadaşım, burada tek bir hata yoktur.

Hastalığın sana karşı değil arkadaşım.

Bedeninde hissettiğin acılar ya da ağrılar seni cezalandırmak için değil. Sen yanlış bir şey yapmadın.

Bu bir zayıflık ya da başarısızlık göstergesi değil. Şu an yavaşlamak için yeni bir davet alıyorsun. Dinlenmek için…

Her anı geldiği gibi almak için… Cevap bulmak için gösterdiğin tüm gereksiz arayışlarından kurtulmak için…

Önceliklerini yeniden değerlendirmek için, gerçekten öncelikli olanı hatırlamak için…

Kendini tam olarak şu ana açmak için…

Tam şu an…

Şu an var olan tek an…Senin gerçek yuvan, dinlenebileceğin yer, senin bağlantı alanın burası.

Jeff Foster

NO EMOTION IS A MISTAKE

Awakening is not about deleting or transcending human emotions, for how would the ocean transcend a single wave, and how would the sun transcend one of its beloved sunbeams?

It’s about seeing that every emotion -from joy to despair, bliss to boredom, agony to ecstasy- is only a movement of life energy, actually a movement of yourself, a wave in your vastness.

No emotion is a threat, an enemy, or a punishment. Every emotion is an invitation to remember your vastness, rest in your oceanic nature.

You are on a pathless path of radical inclusion, friend, and there are no mistakes here.

Your illness is not against you, friend. The aches and pains you feel in your body are not punishments. You did nothing wrong.

This day is not an indication of weakness or failure.

You are receiving yet another invitation, to slow down. To rest.

To take each moment as it comes. To let go of all that which is unnecessary, including perhaps your search for answers. To reassess your priorities, to remember that which is primary. To turn towards the present moment, this moment, the only moment there is, your true home, your resting place, your place of connection…

Jeff Foster