Psikiyatri Travmayı Göz Ardı Etmeyi Bırakmak Zorunda!

c12dfb05341a20ca6a0ff4aa2517e242

Psikiyatrinin “travma” ile her zaman karmaşık bir ilişkisi olmuştur. Önceleri insanların sahip olduğu tuhaf semptomlara bakan bir disiplin olarak başladı; 1800’lerin sonlarında özellikle Paris’teki Salpetriere’de insanların travmaya çok tuhaf tepkiler verdikleri bulgulandı ve böylece 150 yıl önce histeri tanımı ortaya çıktı. Biraz ilgi hep vardı ama sonra bunu sonlandırdılar; histeri konusunda araştırma yapmaya izin verilmedi. Birinci Dünya Savaşı patladı ve çok büyük sayıda travmatize olmuş erkek, kadınlarla aynı semptomları gösteriyordu. Birinci savaştan eve dönenler korkunç tecrübeler yaşamıştı. Ciddi biçimde travmatize olmuş insanlar; muhtemelen Nazizmin yükselişi ile ilgisi var. Hepsi malingering* ile itham edildi.

Nihayetinde İkinci Dünya Savaşı… 1947’de savaş travması ile ilgili tek bir kitap yayınlandı ve 1982 yılına kadar hiçbir şey yoktu. Anlayacağınız uzun zaman alıyor… Hatta öğrenciyken kitaplarımdan birinde ensestin aşırı derecede nadir olduğu, aslında insanlar için iyi olduğu ve gerçekten büyük bir hasara neden olmayacağı; çünkü kadınlara ve kızlara aslında yasak olan ancak sonuç olarak zihinsel sağlıklarını koruyan bir şey yapmalarına izni verdiği yazıyordu. Yani psikiyatrinin uzun zamandır gerçekten travmayı görmek istemediği ve Psikiyatrinin İncil’i kabul edilen DSM ölçütlerinde yer vermek istemediği karmaşık bir ilişki var.

Meslektaşlarım ve ben, Ulusal Çocuk Travmatik Stres Ağı’nda, istismara uğramış ya da ihmal edilmiş, aileleri hapiste olan, aileleri uyuşturucu bağımlıları olan, anne ve babaları mevcut olamayan ve onlar için bulunmayan, milyonlarca çocuğun olmasa da yüz binlerce kişinin durumunu belirleyebilecek ve yetişkin olmalarına yardım edecek bir teşhis koymak için çok çalıştık. Gelişimsel Travma Bozukluğu adını verdiğimiz bir teşhis adı almaya çalışıyoruz. Bu problemle ilgili 20 bin çocuğa ilişkin veriler gönderdikten sonra, “Ah bu teşhis için aslında yeterli kanıtınız yok” cevabını aldık.

Gerçekte psikiyatrik bakım ve iyileşme arayan çok sayıda insan aslında travma geçirmiş insanlardır.

Bu yüzden şimdi tuhaf teşhislerle yaşıyoruz; Karşıt Gelme-Karşıt Olma Bozukluğu… insanlar neyin bu çocukların savunmasız veya soğuk veya karanlık hale getirdiğini sormuyor. Çocukların garip davrandığı herşeye bozukluk deniyor. Bipolar bozukluk; zihinsel olarak tutarsız olan çocuklar, duygular bir aşağı bir yukarı sürekli hareket ediyor.

Ve insanlar – psikiyatri gerçekten bunun arkasında ne var bakmak istemiyor. Sonuç olarak, bu bozuklukların kökeni olarak, sosyal koşullara bakmak yerine, bu çocuklar ilaçla uyuşturuluyor. Geçen yıl ABD’li çocuklara 18.1 milyar dolar değerinde psikotropik ilaç verilmiş ve bu ilaçlar insanları gerçekten sakinleştiriyor ama aynı zamanda beyindeki ödüllendirme sistemi üzerinde de etki ediyorlar ve bu ilaçlar merak, açıklık, deneme ve insanlarla etkileşimi azaltırlar.

Amerika’da bu ilaçlı çocukların “normal hayata katılım kapasitesi” açısından eksiklikle büyüyor olmasından son derece endişe duyuyorum. Öğrenme, orjinal olma, dahil olma, iş gücünün faydalı bir üyesi olma kapasitesinde ciddi bir eksiklikle büyüyorlar.

Dolayısıyla özellikle ABD’de travma konusunun ihmal edilmesi, yok sayılması çok ciddi bir halk sağlığı sorunudur.

Dr. Bessel van der Kolk

Yukarıda çevirisini yaptığım videonun orjinalini izlemek için:

Psychiatry Must Stop Ignoring Trauma, with Dr. Bessel van der Kolk 

*Malingering: İkincil kazanç sağlamak amacıyla zihinsel ya da fiziksel semptomların uydurulması. Fibromiyalji, kronik yorgunluk, kronik ağrı vb. semptomlar olarak bedende kendini gösterse de bu semptomların dikkat çekmek için uydurulduğu inancı.

Çeviri: Uzm. Ece Turkmut

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017

Travmatik dönemlerde çocuklara destek olmak

d5a438d87f7f18c0311a08a4cd05d983

Ülke olarak zorlu zamanlardan geçiyoruz. Yetişkinler olarak olabildiğince uyum geliştirme becerisi içinde aldığımız her kötü haberi, şahit olduğumuz her talihsiz olayı sindirmeye, tolere etmeye çalışıyoruz. Tepemizde dolaşan kara bulutlarla ilgili sürekli bir bilgiye, sohbete, yayına, fotoğrafa maruz kalıyoruz. Biz bunlarla baş etmeye çalışırken çocuklara nasıl yardımcı olabiliriz? Bu uzun bir konu çok sayıda çalışma ve öneri var ancak aklıma gelenleri hızlıca paylaşmak istedim.

Travma şiddet, taciz, terör gibi olağandışı olaylardan kaynaklanabileceği gibi gündelik ve sıradan olaylardan da kaynaklanabilir. Çocuklar sık sık potansiyel olarak travmaya neden olabilecek olaylara maruz kalırlar. Ancak çocuklar doğaları gereği hem kırılgan hem de dirençlidir. Çocuğun stresi atlatıp atlatamayacağı tehdit sırasında ya da sonrasında yaşadıklarına bağlıdır. Çocuklar özellikle 8 yaşına kadar olan herşeyin “kendileri yüzünden” olduğunu düşünür. Çocuğa birşey söylediğinizde bu yüzden unutmaz. Kayda alır. Onlarla ilgili olmadığını anlatmak gerekir.  Öncelikle bebeklerin, okul öncesi çocukların ya da küçük çocukların “küçük” oldukları için olaydan “etkilenmeyecek” ya da “hatırlamayacak” olduğu mitlerini unutun. Çocuklar etkilenir ve hatırlar bu noktada önemli olan “yetişkin” ve “ebeveyn” olarak sakin, tutarlı ve sabırlı bir destek sunmaktır.

Her çocuğun travmaya yatkınlığı farklı olur. Yaş, erken dönem bağlanma ilişkisi, genetik eğilim, geçmişte yaşanan stresler bu farkı belirler. Çocuk ne kadar küçükse, daha büyük çocukların ya da yetişkinlerin etkilenmeyeceği olaylar onları daha çok sarsabilir. Bunun travmaya neden olan olayla ilgisi yoktur. Bununla birlikte tek bir olaya bağlı travma psikolojik değil, fizyolojiktir.

Çocuğun sarsıcı olayı atlatma kapasitesini geliştirmek için bazı öneriler sıralayacağım. Ancak bazen zor da olsa tüm bu önerileri uygulayabilmek için öncelikle sizin sakin ve sabırlı olmanız gereklidir.

Görebileceğiniz davranışlar: 

  • Aileden ayrılma korkusu
  • Bağımlı ve yapışan davranışlar
  • Agresif davranışlar
  • Daha az duygu gösteren çekingen davranışlar
  • Daha çok ağlama, sızlanma, tantrumlar, çığlık atma
  • Hedefsiz hareketler, organize olamayan tavırlar, donma tepkisi
  • Kendini rahatlatamama
  • Uyumakta zorlanma ya da sık sık uyanma
  • Öfke ve bıkkınlık gibi duyguları tolere edememe
  • Şahit olduğu bir sahne varsa, oyun vb içinde sahneyi tekrarlama

Daha erken yaşta görünen davranışlara dönme: 

  • Tuvalet problemleri
  • Parmak emme
  • Karanlık korkusu
  • Dil ve konuşma becerisinde gerileme
  • Hafıza problemi
  • Olduğu yaştan daha çocukça davranışlar

Travma sonrası stres semptomları: 

  • Travmatik olayı tekrar tekrar deneyimleme, yaşantılama, hatırlama
  • Uyuşma (duyguları ifade edememe)
  • Kaçınma (olayı hatırlatacağını düşündüğü şeylerden kaçınma)
  • Olayla doğrudan ilgisi olmayan yeni korkular geliştirme
  • Çevreyi keşfetmede, oyun oynamada isteksizlik
  • Normal gelişimsel becerilerini yapamama
  • Fiziksel semptomlar (karın ağrısı, baş ağrısı vb)

Neler Yapılabilinir? 

  • Çocuğu dinlemek için mevcut ve hep müsait olun.
  • TV, sosyal medya vb erişimini engelleyin.
  • Sakin bir ses tonu ile konuşun.
  • Çocuğun hislerini ciddiye alın “ağlama”, “geçti”, “bebek gibi davranma” vb  sözler sarfetmeyin
  • Çocuk konuşmak isterse konuşun, kesinlikle konuşmaya zorlamayın
  • Çocuk kucaklanmak, sarılmak, dokunmak vb fiziksel temas istiyorsa, teması o sonlandırana kadar sürdürün. Bolca sarılın.
  • Çocuğun ağlamasına izin verin.
  • Çocuğun duygularını ve fiziksel reaksiyonlarını tanımlayabilmesi için bir dil geliştirmesine yardım edin.
  • Bolca oyun oynayın, hayal gücünü kullanmasını ve hareket etmesini sağlayacak oyunlar üretin.

Çocuğun duyu farkındalığını geliştirmek için neler yapabiliriz? 

*Bolca oyun oynayın, hareket etmesini sağlayın. Bütün oyunlara siz de katılın. Oyunun temposunu çocuğunuz belirlesin.

  • Nefes egzersizi 

Travma ve kronik stres durumlarında nefes kaotiktir. Nefesi sakinleştirmek yardımcı olabilir. Elbette oturup nefes egzersizi yapmak çocuğun ilgisini çekmeyebilir. Bunu bir oyuna dönüştürün mesela köpük balon üfleyin. Nefeslerin alınışı ve verilişine dikkat vermesi ile ilgili yönlendirmeler yapabilirsiniz. Burundan derin bir nefes alıp köpüğü üfleyerek şişirmesini isteyebilirsiniz.

  • Duyu dili geliştirmek 

Bir kutuya farklı şekil, boyut ve dokularda nesneler koyun. (Taş, pamuk, kaygan bir oyuncak, değişik kumaş parçaları vb) Yine bir oyun ile çocuğunuzun gözleri kapalı bu nesnelere dokunmasını ve tanımlamasını ya da nesneyi tahmin etmesini isteyin.

Bütün nesnelere dokunduktan sonra bu nesnelere dokunmanın parmaklarında nasıl hisler yarattığını anlatmasını isteyin (batan, ağır, soğuk, yumuşak, gıdıklayan vb.)

Sonra tek tek bu nesnelere dokunduğunda kaslarındaki hisleri anlamasını sağlamak için karşılaştırma yapmasını isteyin. (hafif, ağır vb)

Başka bir yöntem de yiyecek üzerinden yapılabilir. Küçük kaplarda tatlı, tuzlu, baharatlı, ekşi vb. ve farklı dokularda yiyecekler hazırlayın. Yiyecekleri beraber tadabilirsiniz. Her tadımdan sonra su ya da kraker vererek ağzın içini temizleyin ki sonraki tadı ayırt edebilsin. Denediği her lokmanın tadını, dokusunu tanımlaması ve karşılaştırması için yukarıdaki yönergeleri kullanın.

Birlikte yemek yapabilirsiniz. Bir kek mesela; un, su vb farklı dokular ve kokulara teması olur ve yine yukarıdaki önermeleri kullanarak ifade yöntemleri geliştirmesine yardımcı olun.

Keşfettiği duyu ve duyguların listesini yapın.

  • Boyama 

Rastgele yapılan çizimler çocuğun kendini ifade etmesi için çok faydalıdır. Ayrıca Renklerle bir kodlama oluşturmasına yardım edebilirsiniz.

Mavi- üzgün

Turuncu- sinirli

Pembe- mutlu

Mor- enerjik

Kırmızı – kızgın, sıcak

Kahverengi – kasılmış

Boş bir insan/çocuk resmine ve kod sistemini görebileceği bir şekilde, o an hissettiği duyguları bedenin bölgelerinde boyamasını söyleyin. Bu yöntem rahatsız edici duyumların betimlenmesine yardımcı olur.

  • Meditasyon 

Yine nefes egzersizi gibi bir oyun eşliğinde zihni sakinleştirmek mümkündür. Ancak bunu duyu ve duyguları ifade edebilecek söz/ kelime dağarcığı arttıktan sonra yapmanız tavsiye edilir.

Zihin Kavanozu

Bir kavanoza su ve simler koyun. Şu sallayınca karışan biblolar gibi. Kendinize de bir tane yapın. Üzerine zihin kavanozu yazın. Oynamaya istekli olduğunda; “Bu kavanoz tıpkı benim aklımdaki düşünceler, duygular gibi… Senin kavanozunda da senin aklındaki duygular ve fikirler var.” diyerek açıklama yapın. Kavanozu sallayın, ve simlerin hareketini izleyin. Bir kaç kez tekrar edebilirsiniz. Sonra tekrar son bir sallamadan sonra “İçerideki duyguları merak ediyorum?” diyerek çocuğun gözlerini kapatarak kendine odaklanmasına aracı olun. 1 dakikadan fazla sürmesin. Sonra gözlerinizi açıp “Bugün içeride ne farkettin çok merak ettim?” diyerek onu konuşması için yüreklendirin.

  • İp Atlama

Hayali ip atlama oyunu. Gerçek bir ip kullanmayın çünkü yorulabilir ya da düşebilir. Bu oyun hayali bir iple oynandığında çocuğu harekete geçirir. Çocuğun ip atlarken başarılı bir kaçışı temsili olarak gerçekleştirmesine fırsat vermiş olursunuz.

Uzm. Ece Türkmut

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017

Bütün Yoga Dersleri Travmaya Duyarlı Olmalı mı?

e2cbeff9efd8febae1ae7fe674b8dfab

Her yıl dünyadaki yaklaşık sekiz milyon yetişkin TSSB, Kompleks Travma vb yaşamaktadır. Küresel nüfusun yaklaşık % 7-8 i (kadınların yüzde onu ve erkeklerin yüzde dördü) yaşamlarının herhangi bir noktasında TSSB geliştirecektir. Aktif savaştan dönen sekiz askerden birinde TSSB var; yarısından azı yardım alabiliyor. Her beş kadından biri ve her 71 erkekten biri hayatlarının bir noktasında tecavüze uğruyor. Her dört kız çocuğundan biri ve altı erkekten biri, 18 yaşından önce cinsel istismar uğramış oluyor. Buna ek olarak, sadece yılda 2.9 milyon çocuk istismarı vakası ABD’de her yıl rapor edilmekte.

Türkiye’de her 3 kadından 1’i şiddete maruz kalıyor. Çalışan nüfusun %70’i mobbing yaşıyor. Trafik kazası, terör olaylarının artışı, hayatı tehdit eden bir hastalık ve hatta bir organın kaybı, ekonomik belirsizlik, insan hakları ihlallerindeki artış… Günlük hayatımızın parçası haline gelen stres artık artan dozlarda ve neredeyse kronik bir şekilde maruz kaldığımız bir olgu. Yukarıdaki rakamları okuduktan sonra, bu istatistiklere tekrar bakmak zorundayız. “Ayılma” kelimesi bu bulguların etkilerini yeterince iyi tanımlayamaz diye düşünüyorum.

Travma çok geniş bir yelpazeye yayılan semptomlarla kendini gösterir. Duygusal uzaklık, sosyal kaçınma, duygusal gel-gitler, şiddet içeren öfke patlamalarından hafıza kaybına, flashback-ler gibi zihinsel süreçler…  Ayrıca fiziksel olarak, hormon düzensizliklerinden, ağrılara, nefes darlığından, bağışıklık sistemi hastalıkları gibi çok çeşitli etkileri var. Ancak çoğu zaman belirli bir olay ya da hikaye ile ilişkilendirilmiyorsa kişi travmatize olduğunun farkında bile olmayabilir. Davranışları ya da fiziksel semptomların daha önce yaşanmış bir deneyimle alakasını kuramaz.

Psikolojik olarak zorlanan kişilerin çok azı profesyonel yardım alabiliyor ve bunu sürdürebiliyor. Hastaneler terapi için çok uygun ortamlar değil; hem doktorların yoğunluğu hem de çevresel tetikleyiciler açısından, bununla birlikte özel terapi almak için bütçeler her zaman müsait olmuyor. Tıpkı bel fıtığı olan birinin belirli sayıda fizyoterapi seansı gördükten sonra devamını getirmemesi gibi. Kişi fiziksel ya da zihinsel olarak biraz suyun üstüne çıktığını hissettiği noktada “normal” hayat rutinine geri dönmek zorunda kalıyor. Bu bilgiyi şöyle bir kenara koyalım…

Derslere katılan öğrencilerimizi düşünelim. Kimi omurga sorunlarına iyi geldiğini düşündüğü için, kimi stresini azalttığı için kimi sadece yogaya ilgi duyduğu için geliyor. “Yoga sadece bununla ilgili değil” dediğinizi duyar gibiyim. Tabi değil ama  konu bu değil. Eminim çoğumuz bir kez bile olsa öğrencimizin bizi “bilir kişi” ilan ettiği durumlarla karşılaşmışızdır. Fıtığı ile ilgili bir soru olabilir ya da bir solunum problemi ve belki daha fazlası psikolojik bir sıkıntı… Ve çoğumuz doktor, fizyoterapist ya da psikiyatrist/psikolog olmadığımız bilinciyle yaklaşırız bu sorulara. Cevap bizde değildir. Bizim cevabımız olsa olsa yoga ile ilgili olabilir… Yoga öğretmenleri olarak elbette biliyoruz ki sınıflarımız genel olarak huzur dolu, mağarasındaki meditasyondan yeni çıkmış ya da hayatı boyunca hiç yara almadan keyifle dans eden insanlardan oluşmuyor. Öğrencilerimizin arka plan hikayelerini bilmiyoruz ve bize asla söylemiyorlar, söylemek zorunda değiller. Zaten konu bu da değil ama eğitimde Dr. Jennifer West “her yoga eğitmeninin sınıfında iyi ihtimalle en az bir kişi travma hikayesi taşıyordur” diyor.

Yoga sınıfında, duygusal tetikleyicilere karşı uygun bir derecede farkındalık ve duyarlılık geliştirmek bizim görevimiz. Psikolojik travma hakkında çalıştıkça buna daha çok ikna oldum; Tıpkı beden ve hareket açısından anatomi ve kinesiyoloji çalıştığımız gibi, hiza-hizasızlık tartışmalarımız ve araştırmalarımız gibi, travma olgusunun biyolojisi, anatomisi ve fizyolojisiyle ilgili temel eğitimin yoga eğitmenlik eğitiminin ve sertifikasyonunun zorunlu bir parçası olması gerektiğini düşünüyorum. Beynin ve vücudun kendisinin travma ile nasıl değiştiğini anlamayan yoga öğretmenleri, hiç istemeden ve farkında olmadan öğrenciye zarar verebilirler.

Yoga travma tedavisini desteklemek açısından müthiş fark yaratıyor. Yoga dersinin tedaviye destek  amaçlı / odaklı olması gerekmiyor. Travma yaşantısının hiç farkında olmayan birinin sadece yoga dersine katılması bile iyileşme etkisi yaratıyor. Ancak büyük bir paradoksun altını çizeyim:  Öğretmenin fiziksel ya da manevi/felsefi olarak farklı bir “otorite” figürü olması, travmanın bedende tutulması ve ders sırasında beden zihin bütünleşmesi ile yükselen duyumlar, ayrıca yoganın samimi doğasının sonucu yönlendirmelerle (konuşma-dokunma) yoga sınıfları, aynı zamanda travmanın tetiklenmesini özellikle olgunlaştıran ve zemin hazırlayan bir konuma dönüşüyor. Travma araştırmaları sırasında yapılan görüşmeler, yoga derslerinde travma hikayesi olan kişilerin tekrar travmatize olması (re-traumatized) olgusunun çok yaygın olduğunu ortaya çıkıyor. Buna hiç şaşırmadım. Benim şahsen yogaya başlamam hatta yoga eğitmeni olmamın ardında da böyle bir hikaye var; ve kendi deneyimlerimle ilgili sayısız örnek verebilirim. Bu yüzden yoga eğitmenlerinin travma konusunda bilgili (trauma informed)  ve travmaya duyarlı yoga konusunda bilgili olması önemli…

Bir yoga öğretmenim “travma” konusunda fazla endişeli olduğumu, ve ikili rolüm yüzünden (hem yoga eğitmeni olarak hem de TSSB geçmişim açısından) perspektifimin fazla duyarlı olduğunu söylemişti. “Herkes travma geçirmez!” demişti. Ne demek istediğini anlıyorum. Ama ekleme yapıyorum; herkeste AIDS, hepatit ya da kan yoluyla bulaşan bir hastalık da yok ama yine de önlem alıyoruz çünkü yeterli oranda risk var… Ya da fiziksel olarak kimseyi sakatlamamak için önemli ölçüde dikkat gösteriyoruz. Aynı yaklaşım burada da geçerli – travma genel popülasyon meselesidir ve derse katılan çoğu kişi için en azami ölçüde güvenlikli bir ders sağlamak için basit önlemler alınabilir.

Bütün Yoga Dersleri Travmaya Duyarlı Olmalı mı? diye sorarken herkes travmaya duyarlı yoga eğitmeni olmalı gibi bir imada bulunmuyorum. Hiç bir yoga eğitmeni Introceptive Yoga çalışmak zorunda değil elbette. Çünkü Interoceptive Yoga methodu özellikle, uzun yıllar yapılan çalışmalar sonucunda travma tedavisini desteklemek amacı ile şekillendirildi. (Insula üzerindeki etki üzerinden şekillendirilen bir çalışma.) Ama bütün yoga eğitmenleri travma konusunda bilgili olmalı (trauma informed yoga classes) diyorum. Bu öneriyi “Ahimsa” bağlamında tekrar değerlendirebilirsiniz.

Uzm. Ece Türkmut

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2016

Travma Tedavisinde Yeni Yollar: Biraz Yoga Yapmayı Deneyin! (2. Bölüm)

9e2dfeab0b3509f05a9d556754f27e26

Bir kişi travmatik bir olay deneyimlediğinde, ardından gelen etkiler aşırı derece zorlayıcı olabilir. Travma sadece zihni değil aynı zamanda bedeni de ömür boyu etkiler. Dr. Bessel van der Kolk 40 yıldır TSSB /PTSD (travma sonrası stres bozukluğu) ve diğer travma rahatsızlıklarının tedavisi üzerine çalışıyor. Psychology Today dergisinde yayınlanan röportajının ilk bölümünü daha önce paylaşmıştım, şimdi sıra ikinci bölümde:

Duygusal beyni sevmek…

1. Aşırı uyarılma ile baş etme

Ana akım psikiyatrisi, son birkaç on yılda, ilaç kullanımının nasıl hissettiğimizi değiştirmesi üzerine odaklanmış durumda ve bu yaklaşım malesef aşırı ya da az uyarılma durumlarıyla başa çıkmanın kabul edilen yolu haline geldi. İlaçlar konusunu sonraki bölümde tartışacağım ancak öncelikle bizi bir omurga üzerinde tutmak için pek çok beceriye sahip olduğumuzu vurgulamalıyım. 5. Bölümde, duyguların vücutta nasıl kayıtlı olduğunu gördük. Vagus sinir liflerinin %80’i (beyni birçok iç organ ile birbirine bağlar) aferenttir; Yani vücuttan beyne doğru ilerler. Bu demektir ki, uyarılma sistemimizi, Çin, Hindistan gibi yerlerde eskiden beri kullanılan kadim ritüellerin bir ilkesi olan nefes, şarkı ve hareket şekliyle doğrudan eğitebiliriz. Ancak ana akım psikoloji ya da psikiyatri kültürü bu prensiplere şüpheyle “alternatif” olarak bakılıyor.

Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından desteklenen araştırmalarda meslektaşlarım ve ben, on haftalık introceptive yoga uygulamasının, herhangi bir ilaca ya da başka bir tedaviye yanıt vermeyi başaramayan hastaların TSSB semptomlarını belirgin bir şekilde azalttığını gösterdik. Neuro geri bildirimin, aşırı uyarılmış olan veya kendini kapatan çocuklar ve yetişkinler için odaklanmaya, dikkat vermeye zorlandıkları için özellikle etkili olabildiğini gördük. Sakin bir şekilde nefes alıp nazik bir fiziksel rahatlama durumuna geçmeyi öğrenmek, acı ve dehşet verici anılara erişirken bile iyileşmenin en temel araçlarından biridir. Kasıtlı olarak yavaş nefes almanın, parasempatik etkiyle uyarılmışlık halinizi frenlediğini fark edebilirsiniz. Solunuma odaklanmaya ne kadar çok zaman harcarsanız o kadar çok faydasını göreceksiniz; özellikle de nefes verirken sonuna kadar dikkat edin ve sonra tekrar teneffüs etmeden önce bir an bekleyin. Solunuma devam ederken ve akciğerlerinizde hareket eden havayı fark edin, oksijeninizin vücudunuzu beslerken ve dokularınızı canlandırdığını düşünebilirsiniz. 17. bölümde bu basit uygulamanın bütün vücuttaki etkilerini belgeledik.

Duygusal düzenleme, travmanın ve ihmalin etkilerini yönetmede kritik bir konudur. Öğretmenler, ordu çavuşları, koruyucu aileler, ebeveynler ve en önemlisi zihinsel sağlık uzmanları duygusal düzenleme tekniklerinde tamamen eğitim görseydi, bu muazzam bir fark yaratırdı. Şu anda hala olgunlaşmamış beyinleri ve dürtüsel davranışı günlük olarak ele alan ve genellikle onları idare edebilen ağırlıklı olarak yetenekli anaokulu ya da ilkokul öğretmenleri.

Ana akım Batı psikiyatri ve psikolojik iyileştirme gelenekleri, kendi kendine yönetime (self-management) çok az ilgi gösterdi.

Batılıların ilaç ve sözlü terapilere güvenmesinin aksine, dünyanın dört bir yanından gelen diğer gelenekler konsantrasyon, hareket, ritim ve eyleme güvenirler. Hindistan’daki yoga, Çin’deki Tai Chi ve Qigong ve Afrika’daki ritimsel davul sadece birkaç örnektir. Japonya ve Kore yarımadası kültürleri, amaçlı hareketlerle ve anda kalmaya odaklanan dövüş sanatları yarattılar, ki bu beceriler travmatize olmuş bireylerde hasar görmüştür. Aikido, Judo, Taekwondo, Kendo ve Jujitsu ve Brezilya’dan Capoeira örnek olarak gösterilebilir. Bu tekniklerin hepsi fiziksel hareket, solunum ve meditasyon gerektirir. Yoga dışında, bu popüler Batı dışı, iyileşme geleneklerinden azı TSSB tedavisi için sistematik olarak incelenmiştir. Ancak introceptive yoga üzerine bulgularımız diğer yöntemler için de fikir oluşturmaktadır.

2. Mindfulness / Farkındalık olmadan zihin olamaz

İyileşmenin temeli “benlik” bilincidir. Travma tedavisinde en önemli ifadeler “Fark et” ve “Şimdi ne oluyor?” dur. Travmatize insanlar görünen o ki dayanılmaz hislerle yaşarlar: Bu tolere edilemez duyumların yarattığı kalp kırıklığı, göğsünde ya da karnındaki sıkışıklık vb.  kendini gösterir. Yine de bedendeki bu hislerden kaçınmak, onlara karşı duyulan hassasiyeti arttırır. Beden bilinci, iç dünyamızla organizmamız arasında temas sağlar. Sadece rahatsızlığımızın, sinirliliğinizin ya da kaygılı olduğumuzun farkına varmamız bile  perspektifimizi değiştirmemize yardımcı olur ve otomatik, alışılmış tepkiler dışında başka yeni seçeneklere kapı açar. Farkındalık (mindfulness) duygularımızın ve algılamaların geçici doğasıyla bizi bir araya getirir. Bedensel duyumlara odaklandığımızda duyguların dalgalanmasını ve akışını fark edebiliriz, böylece onlar üzerindeki kontrolümüzü arttırabiliriz.

Travmatize olmuş insanlar genellikle duygulardan korkarlar. Failler değil (onları incitmeye çalışanlar değil) ama şimdi kendi fiziksel duyumları düşmandır. Rahatsız edici duyumlardan kaçmak bedenin donmasına ve zihnin kapanmasına sebep olur. Travma geçmişte gerçekleşmiş olsa da duygusal beyin travmadan muzdarip olan kişiyi korkutup çaresiz hissettirecek duyumlar üretir. Çok sayıdaki travma mağdurunun yeme – içme konusunda, bağımlılıkta kompulsif davranışlar geliştirmesi, cinsel ilişkiden ve pek çok sosyal etkileşimden kaçınması şaşırtıcı değildir: duyumsal dünyaları büyük ölçüde insanın tolere edebileceği sınırların dışındadır. Değişim için iç deneyimlere kendinizi açmanız gerekir. İlk adım, zihninizin duyularınıza odaklanmasına izin vermektir. Zamansız, sürekli travma deneyiminin aksine, fiziksel duyumların geçiciliğini ve bedenin vücut pozisyonundaki hafif akışlarla, nefes değişimleriyle, düşüncede gerçekleşen değişime nasıl yanıt verdiğini görmektir. Fiziksel hislerinize bir kez dikkat vermeyi öğrendiğinizde, bir sonraki adım onları “Ben endişeli hissettiğimde göğsümde ezici bir his hissediyorum” gibi etiketlemektir. Böylece bu duyumların nasıl sürekli aktığını ve değiştiğini fark etmeye başlayabilirsiniz.

Farkındalık pratikleri sempatik sinir sistemini yatıştırır, böylece Savaş – Kaç konumuna atılıverme olasılığınız azalır. Fiziksel tepkilerini gözlemlemeyi ve tolere etmeyi öğrenmek, geçmişi güvenle gözden geçirmek için ön şarttır. Şu anda ne hissettiğinizi tolere edemiyorsanız, geçmiş yaşantının ortaya dökülmesi yalnızca perişanlığı artırıp sizi daha da travmatik hale getirir.

Vücudumuzdaki karışıklığın sürekli bir akış halindeliğinin farkına vardığımızda rahatsız edici bir his yükseldiğinde ne olursa olsun tolere edebilmeye başlarız. Bir dakika göğsünüz sıkışır, ancak derin bir nefes alıp solunuma devam ettiğinizde, bu his yumuşar ve belki de omzunuzda bir gerginlik farkedebilirsiniz ya da başka bir şey izleyebilirsiniz. Artık derin bir nefes aldığınızda neler olduğunu keşfetmeye başlayabilir ve kaburganızın nasıl genişlediğini görebilirsiniz. Kendinizi daha sakin ve daha meraklı hissettiğinizde omzunuzdaki o duyuma geri dönebilirsiniz. Omuzunun bir şekilde etkilenmiş olduğu bir bellek/anı spontan olarak ortaya çıktığında şaşırmazsınız.

Bir diğer adım da düşüncelerinizle fiziksel duyumlarınız arasındaki etkileşimi gözlemlemektir. Bedeninizde belirli bir düşünce nasıl kayıtlı? (“Babam beni seviyor” veya “Sevgilim beni terk etti” gibi düşünceler farklı duyumlar üretiyor mu?) Vücudunuzun belirli duyguları veya anıları nasıl organize ettiğinin farkında olmak, hayatta kalabilmek için öğrendiğiniz duyum ve dürtüleri serbest bırakma olasılığını ortaya çıkarır. 20. bölümde, tiyatronun faydaları üzerine, bunun nasıl işlediğini daha ayrıntılı olarak anlatacağım.

3. İlişkiler

Ard arda yapılan araştırma üzerine araştırma, iyi bir destek ağına sahip olmanın travmatik hale gelmeye karşı en güçlü tek korumayı oluşturduğunu gösteriyor. Güvenlik ve terör birbiriyle uyumsuzdur. Dehşete düştüğümüzde hiçbir şey güven veren bir ses ya da güvendiğimiz birinin kucak açması gibi sakinleştiremez. Korkmuş yetişkinler de dehşete düşmüş çocuklarla aynı biçimde rahatlama tepkisi gösterebilir; Nazik bir biçimde kucaklayın ve hafifçe sallanın! Sizinle ilgilenen kişi daha büyük ve güçlü olursa daha güvende hissederek dinlenebilirsiniz (uyursunuz). Toparlanmak için, zihin, beden ve beyin “bırakıverme”nin güvenli olduğuna ikna edilmeli. Bu, ancak visseral düzeyde güvende hissettiğinizde gerçekleşir; Geçmişte çaresizlik hissettiren anıyla, şu anki güvenlik hissi birleştirmeye izin verin.

Saldırı, kaza veya doğal felaket gibi akut bir travmadan sonra, kurtulan kişiler için tanıdık insanların, yüzlerin ve seslerin varlığı gereklidir; fiziksel temas, gıda, sığınma evi veya güvenli bir yer, ve uyku… Yakından veya uzaktan sevdiklerinizle iletişim kurmak ve kendinizi güvende hissedeceğiniz bir yerde, aile ve arkadaşlarınızla mümkün olan en kısa sürede bir araya gelmek çok önemlidir. Bağlanma modellerimiz tehdide karşı en büyük korunmadır. Örneğin, travmatik bir olaydan sonra ebeveynlerinden ayrılan çocukların uzun vadede ciddi olumsuz etkilere maruz kalmaları ihtimali çok yüksektir. Bir çalışma II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de Blitz’te yaşayan ve Alman bombardıman saldırılarına karşı korunmak için kırsal bölgeye gönderilen çocukların, aileleri ile birlikte kalan ve geceleri barınaklarda geçiren ve yok edilmiş binalar ve ölü insanlar gibi korkutucu görüntülere dayanan çocuklardan çok daha kötüye gittiğini göstermiştir.

Travma geçirmiş insanlar ilişkiler bağlamında iyileşirler: Aileler, sevdikleriniz, AA toplantıları, gazi organizasyonlar, dini topluluklar veya profesyonel terapistler vb. Bu ilişkilerin rolü, utandırıcı, öğüt veren veya yargılanmış hissettirmeden fiziksel ve duygusal güvenlik sağlamaktır; ve mağdurlarının, gerçeği tolere etmek, gerçekle karşı karşıya gelmek ve bunu işlemek için cesaretini güçlendirmektir. Gördüğümüz gibi, beyin devreleri ağının çoğu başkalarıyla uyumlanmaya adanmıştır. Travmadan kurtulma, diğer insanlarla (tekrar) bağlantı kurmayı gerektirir. Bu nedenle, ilişkiler bağlamında oluşan travmanın iyileştirilmesi trafik kazaları veya doğal felaketlerden kaynaklanan travmadan daha zor olmaktadır. Toplumumuzda, kadınlarda ve çocuklarda en sık görülen travmalar, ailelerinin veya yakın arkadaşlarının elinde gerçekleşir. Çocuk istismarı, taciz ve aile içi şiddet, sizi sevmesi gereken kişiler tarafından uygulanmaktadır. Bu, travmatize edilmeye karşı en önemli koruma kalkanını mahveder.

Sizinle ilgilenmesi, bakım ve korunma için doğal olarak döndüğünüz kişiler sizi korkutur veya reddederse, kapanmayı ve hissettiğiniz şeyleri göz ardı etmeyi öğrenirsiniz. 3. bölümde gördüğümüz gibi, sizinle ilgilenen kişiler size sırt çevirdiğinde, korkmuş, öfkeli veya sinirli hissetmek ile başa çıkmanın alternatif yollarını bulmanız gerekir. Terörünüzü tek başınıza yönetmeye çalışmak bir başka problemin ortaya çıkmasına neden olur: Ayrışma, umutsuzluk, bağımlılıklar, panik duygusu ve yabancılaşma, kopukluk ve patlamalarla yıpranan ilişkiler.

Bu öyküye sahip hastalar, uzun zaman önce olan olayla şu an hissettiklerinin ve davranış biçimlerinin bağlantısını nadiren farkederler. Onlar için herşey yönetilemez görünmektedir. Rahatlama, olanları kabul edip, mücadele ettikleri görünmez iblisi tanıyıncaya kadar gerçekleşmez. Hatırlatayım, örneğin 11. bölümde, pedofil papazların istismar ettiği insanlar, düzenli olarak spor salonuna gittiler, anabolik steroidler aldılar ve öküz kadar güçlülerdi. Ancak bununla birlikte, röportajlarımızda çoğu zaman korkmuş çocuklar gibi davranıyorlardı, içerideki yaralı çocuklar hala çaresiz hissediyordu. İnsan teması ve uyumu, fizyolojik özdenetimin kaynağı olmasına rağmen, “Yakınlık” sözü genellikle incinme, ihanet ve terk edilme korkusunu uyandırır. Utanç bu konuda önemli bir rol oynamaktadır: “Ne kadar çürük ve iğrenç olduğumu öğreneceksin ve beni tanımaya başlar başlamaz beni terk edeceksin.” Çözümlenmemiş travmanın, ilişkiler üzerinde korkunç bir bedeli vardır. Sevdiğin biri tarafından saldırıya uğradığın için kalbiniz kırılmışsa, bir daha canınızı yakmamak için kalbinizi yeni birine açmaya korkuyorsunuz demektir. Hatta aslında, sana tekrar zarar verme ihtimaline karşı sen onlara zarar vermeye çalışıyor olabilirsin.

Bu durum iyileşmeye karşı gerçek bir meydan okumadır. Travma sonrası reaksiyonların yaşamınızı kurtarma çabaları ile hareket etmeye başladığını fark ettikten sonra, iç ritminizle (veya kakofoninizle) yüzleşmek için cesaret toplayabilirsiniz, ama bunun için yardıma ihtiyacınız olacaktır.

Size eşlik edecek kadar güvendiğiniz birini bulmanız gerekir, duygularınızı güvenle tutabilen ve duygusal beyninizdeki acılı mesajları dinlemenize yardımcı olabilen biri…

Terörünüzden korkmayan ve en karanlık öfkenizi karşılayabilen bir rehber lazım. Kendinizden çok uzun süre saklamak zorunda kaldığınız bölünmüş deneyimleri keşfederken bütünlüğünü koruyabilmeye yardımcı olabilecek biri… Yoğun olarak travmatize olmuş bireylerin bir çapaya ihtiyacı var ve bu işi yapmak için çok sayıda yönlendirmeye…

4. Profesyonel Terapist Seçimi

Yetkili travma terapistlerinin eğitimi, travmanın gerçek etkisini öğrenmek, istismar ve ihmali iyi tanımak ve hastalara yardımcı olabilecek  çok sayıda çeşitli tekniklerin ustalığını kullanarak; danışanı dengelemek ve sakinleştirmek, travmatik anıları boşaltmaya yardımcı olmak, tekrar dinlenebilmesi (rest) için zemin hazırlamak, hastaları eski hallerindeki kadınla ve erkekle temasa geçirme becerileri gerektirir.

İdeal olarak terapist de hangi terapiyi uygularsa uygulasın alıcı tarafta olacaktır. Terapist için kişisel mücadelesinin ayrıntılarını danışan ile paylaşmak uygunsuzdur ve etik değildir, ancak terapiste hangi terapi biçiminde eğitim aldığını sormak konu travma olduğunda son derece mantıklıdır; bu eğitimi ya da beceriyi nerede edindiler ve sana önerdiği bu terapiden kişisel olarak nasıl bir fayda gördüler.

Travma için “tercih edilen tedavi şudur” diye bir kavram yoktur, ve kendi özel yönteminin sorunlarınıza verilen tek çözüm olduğuna inanan herhangi bir terapistin iyileşmeniz yolunda yardımcı olmak için emin adımlar atan birinden ziyade sadece bir ideolog olduğundan şüphelenebilirsiniz. Hiçbir terapist muhtemel her etkili tedaviyi bilemez, ve kendi önerdiği yöntemler dışında başka tedavi seçeneklerini araştırmanız için alanlar (kişiler/yöntemler) sunmak zorundadır. Ayrıca sizden öğrenmeye açık olmalıdır. Hastanın kendini güvende hissetmesinde ve anlaşıldığını hissetmesine yardımcı olduğu sürece cinsiyet, ırk ve kişisel geçmiş konuyla alakalı olabilir.

Bu terapistle temelde rahat hissediyor musun? Kendi bedeninde ve sizin yanınızda bir insan olarak rahat hissediyor gibi görünüyor mu? Güvende hissetmek, korkularınız ve endişelerinizle yüzleşmeniz için gerekli bir şarttır. Sert, yargılayıcı, her şeyi çözmüş görünen ukala, ajite ya da katı bir terapist seni muhtemelen korku, dışlanma, aşağılanma hislerine terk edecektir ve bu tavır travmatik stresi çözmeye yardımcı olmaz. Ayrıca sizi tedavi eden kişinin birazcık bile etkili olduğunuzu düşünmüyorsanız, siz de büyüyüp değişebileceğinizi düşünmezsiniz.

Kritik soru şudur: Terapistinizin, sizin kim olduğunuzu öğrenmek için merak duyduğunu hissediyor musunuz? ve “genel geçer TSSB hastası ya da travma hastası değil” sizin ihtiyacınız olanı öğrenmekle ilgilendiğini hissediyor musunuz? Yoksa sadece bir tanı anketindeki semptomların listesini mi temsil ediyorsunuz ya da terapistiniz içinde olduğun durumdaki davranışlarını, neyi neden yaptığını ya da düşünce biçimini anlamak için sana zaman ayırıyor mu? Terapi, işbirliğine dayalı bir süreçtir – benliğinizin karşılıklı olarak araştırılmasını içerir. çocukluğunda kendine bakmakla yükümlü kişiler tarafından şiddete maruz kalan hastalar genelde kimse ile güvende hissedemezler…

(Introceptive Yoga ile ilgili bölüm yakında…)

Çeviri: Uzm. Ece Türkmut

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2016

THE BODY KEEPS SCORE by Dr. Bessel van der Kolk. Copyright © 2014

Travma Tedavisinde Yeni Yollar: Biraz Yoga Yapmayı Deneyin

7a5cdeea9f09af46ef6e6624447ddac5

Bir kişi travmatik bir olay deneyimlediğinde, ardından gelen etkiler aşırı derece zorlayıcı olabilir. Travma sadece zihni değil aynı zamanda bedeni de ömür boyu etkiler. Dr. Bessel van der Kolk 40 yıldır TSSB /PTSD (travma sonrası stres bozukluğu) ve diğer travma rahatsızlıklarının tedavisi üzerine çalışıyor. Psychology Today dergisinde yayınlanan röportajının birinci bölümü:

Travma nedir? 

Travma “üstesinden gelme” kapasitesini zorlayan bir deneyimdir. İnsanlar çaresiz, aşırı bunalmış, korkmuş ve dehşet içinde hisseder; travmanın özünde dehşet vardır.

Yoga’nın Travmayı Nasıl İyileştirdiği üzerine

Çalıştığımız insanların kalp hızı, solunum paternleri gibi çok çeşitli anormalliklerin bedenle ilişkisini gördük. Bedenleri yangın yeriydi, çok derin bir biçimde bedenlerinde güvende hissetmedikleri çok açıktı. Yani bir zamanlar dışarıda yaşayan düşman artık bedenlerinin içinde yaşıyor… Ve bedeni sakinleştirmek için onunla arkadaş olmanın yolunu bulmalısın.

Yoga (interoceptive yoga) herhangi bir ilaçtan daha etkili… ilaç tedavisi bazı belirtileri hafifletmek için gayet iyi olabilir. Ama eninde sonunda kişinin bedenini sahiplenmesi gerekir, kişilerin fiziksel deneyimlerine sahip olmaya ihtiyaçları vardır. Yani travmanın üstesinden gelebilmek için kendinizi deneyimlemek ve “içeri girmeyi”  güvenli hale getirmek gerekiyor.

Bilişsel rasyonel beynimizin, irrasyonel (hayatta kalma güdüsü taşıyan) beyinimizi fethedebileceği üzerine çok fazla vurgu yapılıyor. Ancak sinir bilim çoktan kendinle konuşarak birine aşık olmayacağını, birine öfkelenmekten kendini alıkoyamayacağını anlamamızı sağladı. Çünkü bunlar zaten rasyonel süreçler değil. Sebebi şu “ilkel hayatta kalma” durumlarını geçersiz kılmak için çok sınırlı bir kapasiteye sahibiz. Dolayısıyla aklınıza güvenemezsiniz, bedeninizin efendisine güvenmelisiniz, bedeninizin güvenliğine ve bedeninizde huzur bulmaya güvenmelisiniz.

Dr. Bessel van der Kolk’ un akılda kalması gereken mesajı şöyle:

Bu herkese uyan tek bir ölçü değil. Bedenin, tekrar “Kendimi kontrol edebiliyorum” hissine erişmesi için bir yol bulmak zorundasın.

Dr. Bessel van der Kolk’ un Kayıt Tutan Beden kitabından (13. Bölüm):

Travmayı İyileştirmek: Kendinize Sahip Olma

“Terapiye ne kadar manyak olduğumu öğrenmeye gitmiyorum, gidiyorum çünkü her hafta bir tane cevap buluyorum. Ve terapi hakkında konuşurken insanların ne düşündüğünü biliyorum; sadece bencilleşmeye ve kendi sıkışmışlığına aşık olmanı sağlar… Ama…  Ahh kendim hakkında bu kadar çok konuşmam gerekirken başkasını nasıl sevebilirim… — Dar Williams, Bu Seslerde Ne Duyuyorsun”

Hiç kimse savaşı “iyileştiremez”, tacizi, tecavüzü ya da herhangi bir korkunç olayı “tedavi edemez”. Olanı geri alamazsın. Ancak ele alınması gereken şey travmanın beden, zihin ve ruh üzerinde bıraktığı izlerdir: Kaygı ya da depresyon olarak niteleyebileceğiniz göğsü ezen his, kontrolü kaybetme korkusu, reddedilme ya da tehlikeye her zaman tetikte olma hali, kendinden nefret etme, kabuslar ya da flashback ler, yaptığın şeye tam olarak mevcut olmanı ya da bir işi bitirmeni engelleyen sis bulutu, kalbini başka insanlara açamama… Travma “kendine liderlik” dediğim, kendinden sorumlu olma hissini çalıyor. Bu noktada tedavinin zorluğu, bedeninizin, zihninizin yani benliğinizin hakimiyetini yeniden kurmak. Bu da şu anlama geliyor; bunalmadan, öfkelenmeden, utanmadan, dağılmadan “hissettiğini hissedebilme”, “bildiğini anlayabilme” özgürlüğünü hissetmek.

Çoğu insan için bunu yapabilmek de şu anlama geliyor: sakinleşme ve odaklanmanın yolunu bulmak, olayı hatırlatan fiziksel duyumlar, sesler, düşünceler ya da imgelere tepki olarak sakinliği korumayı öğrenmek, tam olarak canlı hissedebilme ve çevredeki insanlarla gerçek iletişime geçebilme. Kendinden sır saklamak zorunda hissetmeme; Hayatta kalmayı nasıl başardığına dair yollar da dahil…

Bu hedefler belirli bir sıraya göre ya da tek tek elde edilece adımlar değil. Münferit ve bireysel koşullara bağlı olarak örtüşüyor ve bazıları diğerlerinden daha zor olabiliyor. Kitabın takip eden bölümlerinde bunu gerçekleştirmek için bazı özel yöntemler ve yaklaşımlardan bahsedeceğim. Kitabın bölümlerini hem travma mağdurları hem de terapistler için faydalı olacak biçimde tasarlamaya çalıştım. Tabi geçici stres yaşayan kişiler de faydalanabilir. Bu yöntemler hem kendi üstümde hem de tedavi ettiğim hastalar üzerinde yoğun olarak kullandığım yöntemler.  Bazı insanlar bu yöntemlerden yalnızca birini kullanarak daha iyi olur, ancak çoğu kişiye iyileşmenin farklı aşamalarında farklı yaklaşımlar yardım eder. Burada tanımladığım tedavilerin bilimsel çalışmalarını yaptım ve araştırma bulgularını hakemli bilimsel dergilerde yayınladım. Bu bölümdeki amacım, tedavide “temel ilkelerin” genel bir görünümünü, sonrasında neler geleceğini hakkında bir önizleme ve daha sonra derinlemesine ele alınmayacağım yöntemler hakkında kısa bilgilendirmeler sağlamak.

İyileşme İçin Yeni Bir Odak

Travma hakkında konuşurken genellikle bir hikaye ya da soru ile başlayoruz: “Çatışmada (savaşta) ne oldu?, “Tacizde mi bulundu?”, “Sana olayla ilgili (kaza, tecavüz, terör vb) şunu söyleyeyim”, “Ailende alkol problemi olan biri var mı?”

Ancak travma geçmişte olan bir olay ya da hikayeden çok daha fazlasıdır. Travma anında yaşanan duygusal ve fiziksel duyumlar, anı olarak değil, şu anda gerçekleşen yıkıcı bir fiziksel reaksiyonla yaşanır. Kendini kontrol altına almak için travmayı tekrar gözden geçirmek gerekiyor: Er ya da geç yaşananlarla, sana olanlarla yüzleşmelisin ancak bu sadece kendini gerçekten güvende hissettiğin noktadan sonra seni tekrar travmatize etmez. Yapılacak ilk iş  geçmişle ilişkili duygular ve bu duygular tarafından boğulma hissi ile baş etmek için yollar bulmaktır.

Kitabın önceki bölümlerinde görebileceğiniz gibi, travma sonrası reaksiyonları uyaran motorlar duygusal beyinde yer alıyor. Düşüncelerle kendisini ifade eden rasyonel beynin aksine, duygusal beyin fiziksel reaksiyonlarla kendini gösterir: bağırsağın kıvrılması gibi duyumlar, kalp atışı, solunumun hızlanması ve sığlaşması, kalp kırıklığı hissi, gergin ve düz bir ses tonu ile konuşma, öfke, savunma, çöküş ve katılığı işaret edebilecek karakteristik beden hareketleri görürüz. Neden sadece mantıklı olamıyoruz? Neden yardımı anlayamıyoruz? Rasyonal beyin duyguların neden kaynaklandığını anlamamıza ve belirlemeye yardım eder. (Örneğin: “Bir adamla yakınlık kurmaktan korkuyorum çünkü babam beni taciz etmişti” ya da “ Oğluma sevgimi gösterdiğimde suçluluk hissediyorum çünkü Irak’ta bir çocuğun ölümüne sebep oldum”)

Bununla birlikte, rasyonel beyin (akılcı beyin) duyguları, duyumları (hisleri) veya düşünceleri ortadan kaldırmaz. (Örneğin: Tecavüze uğradığınız için suçlanmadığınızı akılcı bir biçimde bilmenize rağmen, tehdit altında ya da korkunç, iğrenç bir insanmışsınız gibi hissetmenizi engellemez.)

Neden belirli bir şekilde hissettiğinizi anlamak, ne hissettiğinizi değiştirmez. Ama tepeden tırnağa yoğun tepkilere boğulmanıza sebep olabilir. (Saldırganı anımsattığı için patronunla kavga etmek, en ufak anlaşmazlıkta sevgilinden ayrılmak, ya da tanımadığın birinin kollarına atılmak vb.) Bu püskürtmelere devam ettiğimiz sürece, rasyonel beynin duygusal beynin tepkilerine desteği artacaktır. Yani sürücü koltuğuna duygusal beyin, arka koltuğa rasyonel beyni oturtuyorsun.

Limbik Sistem Terapisi

Travmatik stresin çözümünde temel mesele, rasyonel ve duygusal beyinler arasındaki uygun dengeyi yeniden sağlamaktır; böylece, nasıl tepki vereceğinizi ve hayatınızı nasıl yürüttüğünüzü hissedebilirsiniz.

Aşırı uyarılma (hyper arrousal) ya da az uyarılma (hipo arrousal) durumuna geçmenize sebep olan tetikleyiciler devreye girdiğinde “tolerans penceresi” alanının dışına itiliriz, burası optimumda en fazla fonksiyon gösterebileceğimiz yerdir. Tepkisel ve dağılmış bir hale gireriz: filitrelerimiz devre dışı kalır. Sesler ve ışıklar sizi rahatsız etmeye başlar, geçmişten bazı görüntüler akla gelebilir, panikleyip öfkelenmeye başlarız. Eğer şalteri kapatırsak da beden ve zihin hissizleşir, düşünceler öylesine yavaşlar ki sandalyeden bile kalkamayız. İnsan aşırı uyarıldığında ya da kendini kapattığınıda deneyimlerinden öğrenemez. Kontrol altında hissetsek bile çok gerginleşiriz, inatçı, katı ve depresif oluruz. (Adsız alkolikler bu evreye “Beyaz-Bilek İtaatsizliği” diyor)

Travmadan iyileşme, yürütme işleyişinin, bununla birlikte kendine güvenin, keyif ve yaratıcılığın kapasitesinin restorasyonunu içermeli. Travma sonrası reaksiyonları değiştirmek istiyorsak, duygusal beyne erişmeli ve “limbik sistem terapisi” yapmalıyız: Arızalı alarm sistemlerini onarmak ve duygusal beynin sessiz bir arka plan varlığı olarak olağan işleyişine geri getirmek gerekir.

Böylece sistem kendine bakmanı sağlayabilir; yiyip uyumanızı, partnerinizle samimi bir bağ kurmanızı, çocuğunuzu korumayı ve tehlikeye karşı savunmanızı sağlayabilir. Sinir bilimci Joseph LeDoux ve meslektaşları, bilinçli olarak duygusal beyne erişebilmenin tek yolunun, benlik bilinciyle, yani beynimizin içindeki şeyleri fark eden ve bize neler olduğunu hissetmemize izin veren bölüm olan Medial prefrontal korteksi aktif hale getirerek olabileceğini ortaya koymuştur. (Bunun teknik terimi “interoception” – Latince “içine bakmak”). Bilinçli beynimizin çoğu dış dünyaya odaklanmaya adamıştır: başkalarıyla iletişim içinde olmaya ve geleceğe yönelik planlar yapmaya odaklıdır.

Ancak, böyle bir durumda kendimizi idare etmemize yardımcı olmuyor. Sinir bilim araştırmaları, hissettiklerimizi değiştirebilmemizin tek yolunun içimizde olanlarla  dost olmayı öğrenmek ve iç deneyimlerin farkına varmak olduğunu ortaya koyuyor.

Yazının devamı (yoga ile ilgili bölümü) yarın 🙂 

Çeviri: Uzm. Ece Türkmut

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2016

THE BODY KEEPS SCORE by Dr. Bessel van der Kolk. Copyright © 2014

Çocuğun Rızası derken?

61ec9101a4e433ce2b409a0ac333771c

Travmanın Everest’i çocuk istismarıdır. İnsan beyni gelişimi uzun yıllar devam eder. Beyin yaklaşık 11 yaşlarında tekrar bir yeniden yapılanmaya, değişim ve dönüşüme başlar.  Bu yaşlar da ergenliğe geçiş yaşlarıdır. Beyindeki bu yeniden yapılanma süreci, (özellikle frontal lobdaki) ergenin değişken duygu durumunu daha iyi açıklayabilmektedir.  Frontal lob, daha çok dış dünya ile iletişim, öğrenme, davranışların planlanması ve  duygusal durumların kontrol edilmesinde önemli rol oynayan bir bölge. Dikkatin sürdürülebilmesi, plan yapabilme, dürtülerin kontrol edilmesi, muhakeme, benlik algısı, etik bilinç, problem çözebilme yeteneği, ileriye yönelik düşünebilme, deneyim kazanma – hatalardan ders çıkarma, duyguları tanımlama – yaşama ve empati becerisinden frontal lob sorumlu.

Ergenin beyninin olgunlaşması gelişigüzel olmamakta, arkadan öne doğru gerçekleşmektedir. Yani beynin değişim, dönüşüm ve olgunlaşması beyincik ile başlayan ve frontal lobda sona eren bir süreç. Frontal lob,  beyinde gelişimi en uzun süren bölümlerden biri. Bu yüzden çocuğa çocuk, ergene ergen diyoruz. Bu yüzden bir çok konuda yetki vermiyoruz. Böylesi bir konuda rıza almak ne demek? Ama canım “Evliymiş ya da evlenecekmiş, ailesi izin vermiş, seviyormuş, çocuğu varmış, mağdur oluyormuş, rızası varmış” Aklınızı mı yediniz? Beyin gelişimi tamamlanmamış birinin rızası ne demek oluyor?  Böyle bir durumda yapılacak tek mantıklı şey caydırıcı cezalar verip  çocuğu aileden devlet korumasına almaktır.. -diyecektim ki-  devlet? koruma? vazgeçtim… Bu durumda yapılacak tek mantıklı şey travmanın gerçekte ne olduğunu daha iyi anlamak ve bu anlayış doğrultusunda önlemler almak.

Uzm. Ece Türkmut

Axis Mundi Project 

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2016

Mutsuz Zihin? Mutsuz Karın? Hangisi önce geliyor?

2272bf5a250c065643d2293a69acfe82

Mutsuz Zihin? Mutsuz Karın? Hangisi önce geliyor?
İkinci Beyin dedikleri…

Sindirim sistemimizde gizli olağanüstü bir şey var. Bilimadamları bir süredir (19 yy) bunu farkında ancak yeni gelişen teknoloji ile yapılan yeni araştırmalar ve sonuçları bildiklerini bambaşka bir noktaya taşıyor. Yeni keşfedilen bulgular zihinsel ve fiziksel sağlığımız hakkında devrim yaratacak nitelikte.

Kafamızda olan biten daha aşağıda, bilim adamlarının “bağırsağımızdaki beyin” dedikleri olgu ile alakalı. Fiziksel ve zihinsel sağlığımız üzerinde önemli bir anahtar. Bağırsağımızdaki beyin ya da “ikinci beyin” gastrointestinal sistemde, karmaşık katmanlı dokuda 200 – 600 nörondan oluşuyor. Böyle bir ateşleyici gücün yiyeceklerle uğraşmaktan daha fazlasını yapması şaşırtıcı değil. Beyne doğrudan bilgi göndererek zihinsel ve duygusal işleyişte kritik bir rol oynamakta. Bununla birlikte stres, anksiyete ve üzüntü gibi duyguları etkilediği gibi hafıza, karar verme ve öğrenme becerisini de doğrudan etkiliyor. Bağırsaklardaki beyin bizim algıladığımız gibi düşünmüyor ama ana beynimiz ile sürekli iletişim halinde olarak zihinsel ve duygusal sağlığımız üzerinde kritik bir rol oynar. Buraya kadarını daha önce farklı yerlerde okumuş olabilirsiniz. Buradan sonrası yeni bilgiler içeriyor olabilir 🙂

En son travma eğitiminde Dr.Bessel van der Kolk “ İkinci beyni iyileştirmeden travmayı tedavi edemeyiz.” diyerek tedavinin birçok bileşeniyle birlikte beslenmenin öneminin de altını çizmişti.

Peki nasıl oluyor?

Bağırsak duvarına gömülü ortalama 200- 600 milyon nöron içeren enterik sinir sistemi, çevresel tehlikeleri hissetmeyi ve bunlara verilecek tepkileri tespit ediyor. Beyin stres durumunda sağlıksız besinleri tercih etmesinin sebebi bu. Yani bu besinlerin insanlara çekici gelmesinin nedeni bağırsaklardaki ikinci beyin. Başlangıcı yemek borusu, bitişi anüs olan enterik sinir sistemi, içerdiği nöronlar bakımından beyinden beş kat daha üstün.
Beyinle ortak özelliklere sahip olan enterik sinir sisteminde çeşitli nöron türleri bulunuyor. Nöronlar arasındaki destek, glial hücreler tarafından sağlanıyor. Vücuttaki serotonin miktarının % 95 lik kısmı enterik sinir sistemi tarafından üretiliyor.
Bildiğiniz gibi Dopamin beyinde keyifle alakalı; Bağırsaklarda ise sinyalleme molekülü görevini üstleniyor. Yani bağırsaklardaki kasların kasılmasını sağlayan nöronlar arasındaki mesajlaşma gibi görevleri yerine getiriyor. Bir anlamda serotonin bağırsaklardaki sinyalleri taşıyor. Ayrıca bağırsakta üretilmiş olan serotonin kana karışarak, karaciğer ve akciğerde olan hasarlı hücreleri onarıp, kalp gelişiminde ve kemik yoğunluğunda etkili oluyor.

İnsanların stres karşısında gösterdikleri tepkilerden beyinle enterik sinir sisteminin işbirliği içinde olduğunu biliyoruz. Beyin savaş ya da kaç tepkisi göstererek, kanı mideden kaslara yönlendiriyor. Bu sırada midede garip bir his meydana geliyor. Stres aynı zamanda bağırsaklarda ghrelin hormonunun daha fazla üretilmesine neden oluyor. Hormon iştah açıcı etkiye sahip olduğundan, beyin dopamin salgılanması için uyarılıyor. Ghrelin hormonu stresi baskıladığından, üstlendiği görev önemli. (Metnin en sonunda daha da bilimsel, özet bir açıklama bulabilirsiniz. *)

Mutsuz Zihin? Mutsuz Karın? Hangisi önce geliyor?

Kaygı, stres, anksiyete ve depresyonun çoğu zaman irritabl bağırsak sendromu, kabızlık, ishal, hazımsızlık, şişkinlik gibi “mutsuz karın” problemlerini beraberinde getirdiği bir sır değil. Onlarca yıldır doktorlar stres, anksiyete ve depresyon vb nin buna sebep olduğunu düşünüyordu ama yeni bulgular bunun tam tersini ortaya koyuyor. Gastrointestinal sistemdeki bozulma ruh halini değiştiren sinyalleri tetikleyerek beyne gönderiyor. Probiyotiklerin zihinsel rahatsızlıkların tedavisinde ya da stres ve anksiyete durumlarında belirtileri hafiflettiğini biliyoruz. Nedeni ortada gibi görünüyor…

İkinci beynin zihin sağlığı üzerinde oynadığı kritik rol ortada;. Etkileyici olan, etkinin yönü.
Beyinden çıkan en uzun sinir vagus aslında beyinden gelen 12 çift sinirden biri. Beyin sapından göbeğe kadar uzanıyor. İşte işin büyüleyici kısım bu: Vagustaki liflerin yaklaşık    % 90’ı, göğüsteki (kalp gibi) iç organlardan geçerek, bilgiyi karından beyne taşıyor, tersi değil.

Aslında biz bunu biliyorduk, dilimizde kullanıyoruz… Şimdiye dek ‘içgüdü’ olarak adlandırdığımız veya bir karar vermek için ‘kalbini dinle’ söylemimiz, muhtemelen ikinci beyinden yani karından gönderilen sinyallerle ilgili.

Bilgi ve mesajlar beyinden kalbe ve bağırsağa, ayrıca vagus siniri üzerinden diğer yönde de dolaşır, ancak artık kuşkusuz olarak bildiğimiz akışın ana yönünün bağırsaktan beyne doğru olduğu.

Bakterilerin Rolü

Nöronlar gibi beyin – sindirim sistemi bağlantısı açısından diğer önemli oyuncu bağırsaklarımıza yerleşmiş 100 trilyon bakteri. UCLA’dan fizyoloji, psikiyatri ve davranış bilimleri profesörü Emeran Mayer, bağırsak bakterilerinin beyne gönderdiği bilgilerde olağanüstü bir bilgelik içerdiğini söylüyor. Bu bakteriler doğduğumuz günden ve muhtemelen daha önceden beri her gün, her dakika bizim davranışlarımızı etkiliyor. Mayer’in araştırması, bağırsaktaki belirli bakteri kombinasyonlarının beynin sinir ağını nasıl etkileyebileceğini ve sonuç olarak davranış modeli, ruh hali ve öğrenme gibi şeyleri nasıl etkilediğini göstermiş. Ekipteki diğer araştırmacılar aynı zamanda bağırsak bakterileri ile davranış arasındaki muhtemel bir bağlantıyı araştırmışlar ve bazı dikkat çekici keşifler yapmışlar.

Bir çalışmada ortaya çıkan bulgu şöyle: “Ürkek farelerin bağırsak bakterileri, dışa dönük farelerin bağırsağına aktarıldığında, dışa dönük fareler daha endişeli hale geldi.”
Tam tersi de incelenmiş: “Cesur farelerin bağırsak bakterilerini, ürkek fareler aldığında, çekingen fareler daha cesur ve dışa dönük hale geldi. Ayrıca agresif fareler, bilim insanlarının bağırsak bakterilerini probiyotik veya antibiyotik vererek ayarladıklarında sakinleşti.”

Çocuklar üzerine

Devamında yapılan araştırmalar, çocuklarda, özellikle de erkek çocuklarında davranış biçimleri ile spesifik bağırsak bakterilerinin varlığı arasındaki korelasyonları ortaya koymuş.

Emzirme öyküsü, diyet ve doğum yönteminden bağımsız olarak yapılan araştırmada bulgular şöyle:

  • Bağırsak bakterileri bakımından en fazla genetik çeşitliliğe sahip olan çocuklar daha olumlu, meraklı, hoşsohbet ve dürtüseldir.
  • Erkeklerde dışa dönüklük, belli bakteri türlerinin bolluğuyla (Rikenellaceae ve Ruminococcaceae aileleri ve Dialister ve Parabacteroides cinsi) ilişkilendirildi.
  • Kızlarda, öz-kısıtlama, sevecenlik ve odaklanmış dikkat sorunları, daha düşük bağırsak bakterileri çeşitliliği ile ilişkilendirildi.
  • Belli bir bakteri familyasına (Rikenellaceae) bolca sahip olan kızlar, daha dengeli mikrobalara sahip olan kızlardan daha korkak ve travmaya yatkın.

Bu araştırma hala taze, bu yüzden bağırsak bakterilerinin kombinasyonu açısından sağlıklı bir karnın neye benzeyeceğini veya hangi faktörlerin bunu etkileyeceğini hala tam olarak söyleyemiyoruz. Mikrobiyomun mükemmel dengesinin hepimiz için farklılık gösterebileceği ve değişebileceğini düşünüyorlar. Bu nedenle, araştırmacılar çalışmadaki herhangi bir çocuğun bağırsak mikrobiyomunu her hangi bir şekilde değiştirmemeye dikkat ediyorlar. Bununla birlikte “junk food” yani abur cubur bu tartışmaya dahil bile değil. Yani kesinlikle kaçınılması gereken gıdalar.

Bağırsak ve Depresyon

Depresyon, ruhsal durumdan sorumlu nörotransmitter olan serotonin düzeyinde bir düşüşe neden olur. Sıradışı olan şey, vücudun serotonininin sadece% 5’inin beyinde depolandığıdır. Vücudun serotonin’in diğer % 95’i bağırsaklarda saklanır.

En sık reçete edilen ve serotonin düzeylerini değiştiren antidepresanların genellikle gastrointestinal sorunlarla birlikte gelmesi şaşırtıcı değil. Bağırsağın depresyondaki rolünün henüz farkettiğimizden etkisinin de daha fazla olduğunu öğrenmek şaşırtıcı değil. Araştırmalar, bu açıdan bazı cevaplar arıyor. Ancak artık çok sayıda sinir bilimci, psikolog ve psikiyatrist beslenmeyi düzeltmeden iyileşmede ilerleme sağlamayamayacaklarına ikna olmuş durumda.

Bağırsak ve Kaygı / Anksiyete

Araştırmacılar, daha fermente gıdalar yiyen genç erişkinlerin (probiyotikler içeren) sosyal kaygı belirtilerinin daha az olduğunu keşfetti. Psikoloji Profesörü Matthew Milimire şöyle açıklıyor: “Fermantasyonlu gıdalardaki probiyotiklerin bağırsaktaki ortamı olumlu şekilde değiştirdiğini ve bağırsakta meydana gelen değişmeler sosyal kaygıyı etkiliyor … yani bağırsaklarınızdaki mikroorganizmalar aklınızı etkiliyor.”

Stres anında bağırsak, beyine açlık sinyali veren bir hormon olan ghrel’in üretimini yükseltiyor. İnsanlar üzerinde yapılan araştırmalar da benzer sonuçlar veriyor. Bu noktada ne yemeyi seçtiğiniz çok önemli.
Yakın tarihli çok ilgi çeken bir başka çalışmada, çiftlerin kavga/ tartışma sonrası iştah tetikleyici hormon miktarlarında belirgin olarak yükselme olduğu bulundu. Araştırmacılar, sağlıksız ilişkilerin zayıf besin seçeneklerine neden olduğunu dahası zayıf beslenme seçeneklerinin sağlıksız ilişkilere sebep olduğunu henüz doğrudan söylemese de, bu korelasyonun göz ardı edilemeyecek kadar güçlü olduğunu belirtiyor.

Mayer, son 50 yılda Akıl hastalıklarının, Depresyonun, Otizm, Multiple skleroz, Parkinson ve Obezitenin dramatik bir artış gösterdiğine dikkat çekiyor. Bütün bunların değiştirilmiş bağırsak bakterileri ve beyin-bağırsak etkileşimleri var. Aynı zamanda, son elli yıl boyunca, gıda üretim ve işleme biçimimizi ve antibiyotik kullanma şeklimizi çarpıcı bir biçimde değiştirdik.

Gördüğünüz gibi akıl sağlığı kimsenin kafasında değil ya da tam olarak zihinsel bir hastalık da değil. Bilim bize bunu gerçekten kanıtlıyor. Zihinsel ve duygusal sağlığın bağırsaklarımızdan etkilendiğinden şüphe yok. Araştırmaların sonuçları heyecan verici ve tedavilere ve zihin sağlığımıza nasıl bakacağımız konusunda devrim yaratacak gibi.

Araştırma sürekli olarak gelişmekte ancak şu noktada, bağırsaklara (ikinci beyne) dikkat etmenin ve sağlıklı tutmak için elimizden gelen her şeyi yapmanın önemine şüphe yok. Bu zihinsel ve duygusal sağlığımız için hayati anahtarlardan biri.

*Sindirim sistemi, merkezi sinir sistemi (CNS) ile gastrointestinal sistem duvarındaki enterik sinir sistemindeki sinirler (ENS) bağlantılı olarak ileti alıp verir (innerve). ENS otonom sinir sisteminin parçasıdır; CNS refleksiyle uyumlu olarak çalışır ve komuta merkezleri ile sindirim işlevini kontrol etmek için sempatik gangliyonları geçerek merkezi komuta eder. ENS ve CNS arasında ve ENS ile sempatik prevertebral ganglionlar arasında çift yönlü bilgi akışı vardır. İnsandaki ENS, 200-600 milyon nöron içeriyor ve çoğu binlerce küçük ganglionda dağılır, bunların büyük çoğunluğu myenterik (tüm sindirim kanalı boyunca birbirine bağlantılı olarak uzanan nöronlar – kanal duvarındaki düz kasları kontrol eder) ve submukozal pleksusların (kanal duvarında lokal salgılama, lokal absorbsiyon, lokal kasılmadan sorumlu) bulunduğu iki pleksusta bulunur. Myenterik pleksus, üst özefagustan internal anal sfinktere kadar uzanan sürekli bir ağ oluşturur. Submukozal gangliyonlar ve bağlantı lifi demetleri küçük ve kalın bağırsaklarda pleksuslar oluşturur, ancak midede ve yemek borusunda yoktur. ENS ve CNS arasındaki bağlantılar vagus ve pelvik sinirler ve sempatik yollarla taşınır. Nöronlar ayrıca ENS’den prevertebral gangliyonlar, safra kesesi, pankreas ve trakea projeksiyonu yaparlar. ENS ve SSS’nin göreli rolleri sindirim sistemi boyunca önemli derecede farklılık göstermektedir. Çizgisel kas özofagus hareketleri CNS’de sinir desen üreticileri tarafından belirlenir. Aynı şekilde MSS midenin durumunun izlenmesinde ve vago-vagal reflekslerle kontraktil aktivitesini ve asit salınımını kontrol altında tutmada önemli bir role sahiptir.
Buna karşılık, ince bağırsak ve kolonda ENS, kas aktivitesi, transmukozal sıvı akıları, lokal kan akışı ve diğer fonksiyonların kontrol edildiği duyusal nöronlar, internöronlar ve birkaç sınıf motor nöron da dahil olmak üzere tam refleks devrelerini içerir. MSS lumbosakral omurilikteki defekasyon merkezleri yoluyla dışkılamayı kontrol eder. ENS’in önemi, bazı ENS nöropatilerinin hayati tehlike oluşturan etkileri ile vurgulanmaktadır.
1Department of Anatomy and Neuroscience, University of Melbourne, Parkville, VIC, 3010, Australia

çeviri ve derleme
Uzm. Ece Türkmut

Axis Mundi Project

Post – Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye 

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2016

DEHB mu? Travma mı?

15078866_1022992977847484_2021127141533384453_n

Amerika Psikiyatri Derneği kitabında, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’nun Amerikalı çocukların %5 ini etkilediğini AMA Amerikalı çocukların %15‘ne DEHB teşhisi konduğunu ortaya koymuş. Travma uzmanları, bunun büyük bir “yanlış teşhis” olduğunu ve asıl suçlu olan gelişimsel travmanın gözden kaçırıldığını söylüyor.

Travma uzmanları, sağlık hizmeti sunanların, ACE ölçeğini ve verilerini daha akıllıca kullanmalarını ve “Gelişimsel Travma Bozukluğunu” DSM’ye dahil etmek için çaba göstermelerini öneriyor. Böylece kompleks travma öyküsü olan çocuklar doğru tanımlanabilir ve belirtiler ağırlaşmadan doğru şekilde tedavi edilebilinir.

Uz. Ece Türkmut

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2016

ACE Çalışması… Neden önemli?

patience

Boston’da Bessel van der Kolk ve ekibi ile son yapılan travma çalışmaları üzerine bir eğitimdeydim. Eğitim devam ederken Facebook sayfamda bir paylaşım yapmıştım hemen yazının başında bu paylaşımı yinelemek istiyorum;

“Millet kötü haber! Öğrendiklerim doğrultusunda rahatça diyebilirim ki tüm ülke kompleks travma yaşıyor.”

Elbette genelleme yapmıyorum ama travmanın tam olarak ne olduğunu, neden kaynaklandığını ve nelere yol açtığını bildiğinizde bu söylediğim çok da gerçekdışı olmuyor…

Aşağıda kısmen çevirdiğim ve çeşitli kaynaklardan alıntıladığım uzun yazı umarım olabildiğince çok kişiye ulaşır, çünkü toplumun şu anki durumunu anlamak ve ülkenin toplum sağlığının geleceği için travma konusunda farkındalığı arttırmak sanırım artık kritik bir öneme sahip. Özellikle ebeveynler, öğretmenler ve sağlık hizmeti sununlar için…

ACE çalışması Amerika tarihinde yapılmış en büyük ve en önemli toplum sağlığı çalışması. 1985 yılında San Diego’da bir obezite tedavi merkezinde önleyici tıp araştırması olarak başlayan çalışma büyüdü ve günümüz toplumu için çok önemli bazı bulgular ortaya koydu. İlk sonuçlar 1998 yılında yayınlandı sonra 2011 yılına kadar 57 çalışma daha paylaşıldı. Araştırma ve değerlendirmeler devam ediyor.
Sizin için biraz ayrıntı vereceğim:

Sosyal hizmetler, sağlık hizmetleri, toplum sağlığı, çocuk eğitimi, adalet, akıl sağlığı, pediatri ve ceza denetimi hatta iş hayatında “ACE çalışması” kavramı çok moda oldu. Çok sayıda profesyonel insanların kan grubu, tansiyon ve kolesterol durumunu bildiği gibi ACE puanını da bilmesi gerektiğini söylüyor.

Peki nedir bu çalışma? 1950’lerde çocuk felcinin toplumun gündemine oturduğu ve herkesin meselesi olduğu gibi 2011’den beri neden ACE gündeme oturdu? Bu arada gündeme oturdu diyorum ama malesef Türkiye’de böyle büyük bir gündem henüz oluşmuş değil.

ACE Studies ( Adverse Childhood Experiences Studies) yani OÇÇD – Olumsuz Çocukluk Çağı Deneyimleri. Ben bu yazıda ACE’yi kullanmaya devam edeceğim.

ACE çalışması sonucu çok önemli çünkü yetişkinlerde gelişen kronik hastalıklar ve sosyal ya da duygusal / zihinsel problemlerin sebebinin “Olumsuz Çocukluk Çağı Deneyimleri” ile doğrudan bağlantısı olduğunu ortaya koyuyor.
Kalp hastalıkları, akciğer kanseri, diyabet, çok sayıda bağışıklık sistemi hastalığı ve depresyon, psikotik bozukluklar, bağımlılık ve dahası bir şiddet eyleminin kurbanı olma ya da intihar olumsuz çocukluk deneyimleri ile bağlantılı.

Çocuk yetiştirmek zor iş. Bu çalışmaya bakılırsa psikolojik olarak sağlıklı çocuk yetiştirmek daha zor iş. Okumaya devam etmeden şöyle bir örnekleme yapmak istiyorum. Çocuğunuz sizinle oynamak istediğinde ve eline ipad tutuşturduğunuzda ya da çocuğunuza bir sebepten dolayı bağırdığınızda ya da “Sen yapamazsın” dediğinizde onun beyninde  hasar oluşturma ihtimaliniz olduğunu biliyor olsanız, bu hasarın ilerleyen zamanlarda ve yetişkinlikte öğrenme becerisini etkilediğini, ikili ilişkilerde problem yaratacağını, sağlık  problemlerine sebep olacağını (fiziksel/ruhsal) dahası yaşam kalitesi ciddi oranda etkilendiği için yaşamını daha erken kaybetmesi ile sonuçlanabileceğini biliyor olsaydınız??? Ben bunu öğrendiğimde dehşete kapılmıştım… Siz ne hissettiniz bilemiyorum… ACE çalışması işte bu yüzden önemli…

Olumsuz çocukluk çağı deneyiminden anlayacağımız çocukluk ya da gelişimsel travma deneyimi. ACE çalışmasında 10 tip çocukluk travması belirlenmiş.

Bunların 5’ i kişisel:

  • Fiziksel istismar
  • Sözel istismar
  • Cinsel istismar
  • Fiziksel ihmal
  • Duygusal ihmal

Diğer 5’i diğer aile üyeleri ile ilgili:

  • Bağımlılığı olan ebeveyn
  • Aile içi şiddete tanıklık etmek
  • Aile üyelerinden birinin hapiste olması
  • Ruhsal bozukluğu olan aile üyesi
  • Ayrılma / Boşanma
  • Ölüm ya da terk etme.

Her bir travma 1 puan; yani fiziksel olarak istismar edilmiş, (örneğin dayak) alkolik bir babanın ve şiddet gören bir annenin çocuğunun puanı 3. Puan ne kadar yükselirse yetişkinlikte sağlık problemi (fiziksel / ruhsal) yaşama ihtimali de o kadar yükseliyor. Puan 4’ün üzerindeyse durum çok riskli…

ACE çok detaylı ve uzun bir test ama temelde 10 soruda ACE puanınızla ilgili fikir verecek bir soru şablonu var. Kendi ACE puanını merak edenler için en kısa sürede o soruları da paylaşacağım.

Bizim toplumumuzda “Travma” günlük dilde çok kullanıldığı için anlamını biraz yitirmiş bir sözcük. Ya da travmanın tam olarak ne olduğunu anlayamıyoruz diyebilirim. Hep aklımıza büyük olaylar geliyor ama nelerin ACE çalışmalarına dahil olduğunu incelediğinizde çocukluk ya da gelişimsel travma durumun vahametini anlıyorsunuz.

Travma konusunda otoritelerden biri olan Dr. Bessel van der Kolk, travmayı sadece psikolojik bir rahatsızlık olarak etiketlemenin, çoğu zaman eksik bilgiden kaynaklandığını çünkü travmanın fiziksel olarak hasar bıraktığını anlatıyor. Dışarıdan görünen bir fiziksel yaralanmadan bahsetmiyor beynin yaralanmasından bahsediyor. Geç dönemde yani sonradan ortaya çıkan fiziksel ve zihinsel hastalıklardan bahsediyor.

Boston Justice Resource Institute’nün TCTSY eğitimi için ön koşul olan yoğunlaştırılmış Travma Çalışmaları eğitiminden döner dönmez bu alanda Türkiye’de nasıl bir çalışma yapılmış araştırdım. Türk Pediatri Arşivinde bir çalışma buldum.

Türkiye’de uluslararası geçerlilik ve güvenirliği yapılmış ICAST araçları kullanılarak birden fazla ilde ve bu kadar büyük bir toplum üzerinde yapılmış ilk epidemiyolojik çalışma. İzmir, Denizli ve Zonguldak illerinden çocuklar ile yürütülmüş ve ülkemizde çocuk ruh sağlığı adına yapılmış en büyük ölçekli çalışma.

2011’oe ilk kez yapılan bu çalışmanın sonuçları şöyle:
7540 çocukta(11, 13, 16 yaş) araştırma uygulanmış.  Tüm yaşam boyu yaşanan psikolojik olumsuz çocukluk deneyimi %70,5, fiziksel olumsuz çocukluk çağı deneyimi %58,5, ihmal %42,6 !

Psikolojik olumsuz çocukluk çağı deneyimleri, kırsala göre şehirde yaşayanlarda daha yüksek oranda. İhmal kızlarda fazlayken fiziksel olumsuz çocukluk çağı deneyimleri erkeklerde daha yüksek oranda saptanmış.
“Olumsuz çocukluk çağı deneyimleri sıklığı %42 ile %70 arasında saptanmış olup Türkiye’nin araştırma yapılan bu bölgelerinde çok önemli bir halk sağlığı sorunu ve erişkin sağlık riski ile karşı karşıya olduğumuz açıklığa çıkarılmıştır.”

Ülkemizde ACE sorularına bazı eklemeler yapılmış çünkü ülkemizde çok sık görülen ve aslında “fiziksel ve ruhsal istismar” olan bazı davranışlar var:

  • Çocuğa bağırmak
  • Reddetmek / İhmal
  • Aşağılamak
  • Küfretmek
  • Korkutmak
  • Tehdit etmek
  • Küçük düşürmek
  • Alay etmek
  • Kendini kötü hisseden ebeveynin çocuğu suçlaması
  • Diğer çocuklarla karşılaştırmak
  • Hayali varlıklar ile korkutmak
  • Saç çekmek
  • Kulak çekmek
  • Cisim fırlatmak
  • Elle vurmak
  • Çimdiklemek
  • Tokat atmak

Travma çok karmaşık bir olgu ve tedavisi de aynı karmaşıklığı hesaba katmak zorunda demişti Bessel van der Kolk. Evet travma gerçekten çok kompleks ve bizler travma tedavisi yapacak değiliz. Ancak travma konusunda bilgilenerek sorunu önleyebiliriz, önleyemediysek başa çıkmak için daha farklı bir destek verebiliriz yani büyük fark yaratabiliriz.
Her ebeveyn elinden gelenin en iyisini yapar. “Terlik fırlatmak ya da bağırmak nasıl travma yaratabilir ki?” ya da “Çoğumuz yukarıda sayılanlarla büyüdük” diye düşünebilirsiniz. Evet çoğumuz yukarıdakilerden birine ya da birkaçına maruz kalmış olduğumuz için bunu normalleştiriyoruz. Ancak travma oluşumu çoğu zaman interpersonal yani ikili ilişki ve bağlanma modeli ile alakalı. ACE (Adverse Childhood Experiences Studies) çalışması çocukluk travmalarının ya da diğer ismiyle olumsuz çocukluk deneyimi  % 46 sının kaynağının ebeveyn ve çocuk arasındaki iletişim hatalarından kaynaklandığını gösteriyor. Bu oran cinsel ya da fiziksel istismardan önce geliyor ! Çocuğunuzla kurduğunuz ilişki çok önemli.

Normalleştirme toplumda artan anormal davranışların, şiddetin, hastalıkların nedenini açıklıyor diye düşünüyorum. O yüzden ebeveynlere, öğretmenlere ve sağlık hizmeti verenlere travma konusunda bilgilenme sorumluluğu düşüyor.

Uzm. Ece Türkmut

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga 

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2016

Travma / Trauma

70bda1e0cdc23baee5492a6cf0b74abe

Genç bir ağaç yaralandığında, o yaranın etrafında dolaşarak büyür. Ağaç büyümeyi sürdürürken söz konusu yara ağacın büyüyen gövdesine oranla nispeten küçük kalır. Budaklı gövdeler ve şekilsiz dallar yaralanma ve engellerin zamanla aşılıp üstesinden gelindiğini bize anlatırlar. Ağacın, geçmişinin çevresinden dönüp dolaşarak büyüme biçimi onun o eşsiz özgünlüğüne, karakterine ve güzelliğine katkıda bulunur. Travmatize olmanın karakteri geliştirdiğini savunmadığım kesin ama travma hayatımızın bir noktasında neredeyse bize verilmiş bir şey gibi olduğundan, ağaç imgesinin bizim için değerli bir ayna olabileceğini düşünüyoum.
Peter A. Levine, “Kaplanı Uyandırmak- Travmayı İyileştirmek”

When a young tree is injured it grows around that injury. As the tree continues to develop, the wound becomes relatively small in proportion to the size of the tree. Gnarly burls and misshapen limbs speak of injuries and obstacles encountered through time and overcome.The way a tree grows around its past contributes to its exquisite individuality, character and beauty. I certainly don’t advocate traumatization to build character, but since trauma is almost a given at some point in our lives, the image of the tree can be a valuable mirror.

Peter A. Levine,  from “Waking the Tiger: Healing Trauma – The Innate Capacity to Transform Overwhelming Experiences”