Travmayı tanımıyorsanız, travma bilgili bakım (trauma informed care) sunamazsınız…

637af23313054e9ddf0902a2626cfa05

Travmayı tanımıyorsanız, travma bilgili bakım (trauma informed care) sunamazsınız…

Bu yazıyı yakın zamanda  okuduğum bir başka yazı ve kendi deneyimlerimle derleyerek sunmak istedim. Bir süredir yaşadığım bölgenin büyük bir hastanesinin (Mercy) acil servisinde, trauma informed care yani travma bilgili bakım projesi yürütüyorum. Travma Bilgili Bakım (Trauma Informed Care) travma konusunda yaygınlaşan bir yaklaşım modeli. Bunun bir benzeri okullarda uygulanıyor: Travma Bilgili Okul (Trauma Informed School) ya da Travma Bilgili Ebeveynlik (Trauma Informed Parenting) adı altında çeşitli yaklaşımlar görebilirsiniz.

Türkiye’de travma bilgilendirme konusundaki zorluklarla Amerika’daki zorluklar birbirinden çok farklı. Kültürel ve sosyal olarak iki tarafta da hiç akla gelmeyecek dirençlerle karşılaşabiliyorsunuz. İnanın travma konusunda yapılan onca calışma ve öncü oluşuma rağmen toplum sağlığı açısından, burada da yolun epey başındayız… Ancak bizden biraz farklı olarak travma konusundaki eğitimlere daha ılımlılar; Olumsuz çocukluk çağı deneyimleri ve travmanın (özellikle ilerleyen yaşlarda) yaşam boyu sağlık problemleri yarattığını ve bu bağlamda acil servise yapılan ziyaretlerin çok daha fazla olduğunu biliyorlar.

Benim bu projedemde uyguladığım model üç gruba ayrılıyor: Genel olarak acil servis doktorları, hemşireleri, teknisyenleri ve hasta kabul biriminde çalışanlar için Travma Bilgili Bakım. İkinci grup Care for First Responders dediğim ilk müdahale ekibi (ambulans, itfaiye, acil servis profesyonelleri, polisler) için kendine öz bakım. Son grup ise Care for careers dediğim hasta yakınlarına yönelik çalışmalar… Tabi her şey kolayca olmuyor ama çalışmaya devam ediyoruz… 

Eldiven kullanmadan hastanın kan sızıntısını temizlemeyeceğiniz ya da hastanızın kolunu sterilize etmeden damar yolu açmayacağınız gibi, tıpta çok iyi bilinen bazı evrensel kurallar var. Bence travma bilgili bakım da tıpkı bu kurallar gibi evrensel olmalı ve hastanede bir hasta ya da hasta yakını ile karşılaştığımız her durumda, o kişinin travmatize olmuş olabileceğini hesaba katmalıyız.

Elbette bu tek başına yeterli değil . Çünkü biz de insanız yoruluyoruz, öfkeleniyoruz ya da bizim de yaralı yerlerimiz devreye giriyor. Böyle durumlarda objektif kalıp “travma bilgili” lenslerimizi takmak pek kolay olmayabiliyor. Sonuç olarak hastaya, hasta yakınına ve kendimize karşı başarısız oluyoruz. 

Okuduğum yazıda kendi deneyimlerime benzeyen çok sayıda örnek vardı, ben bir tanesini paylaşayım… Hemen her gün yaşadığım basit bir örnek…

Hastaneye genç bir travma vakası geldi, yani hayati durumu tehlikede… Silahla yaralanma. Doktor ve hemşireler hastayı stabilize ettiler. Ameliyata almadan bazı testlerin sonuçlarını ve ameliyathanenin hazırlanmasını bekliyorlar. Yani doktor ve hemşireler için artık hastanın hayati tehlikesi yok. Test sonuçlarına göre ameliyata girilecek. Hastanın yakınları “quiet room” yani sessiz oda dediğimiz izole edilmiş, mahremiyeti olan bir odada bilgilendirildi. Ama doğal olarak duyduklarını anlayabilecek durumda değiller. Anne,  bir an önce ameliyata ve yoğun bakıma alınması gerektiğini düşündüğü için sürekli soru sorup yardım istiyor. Giderek ses yükseliyor, öfkeleniyor ve iş çığırından çıkıyor. Havaya savrulan tehditler ve küfürler başlayınca yasa gereği hemen devreye güvenlik giriyor. Güvenlikten izin isteyerek, (yine de kapı önünde nöbet tutuyorlar) dakikalarca durumun kontrol altında olduğunu açıklıyoruz. Her seferinde sabırla başka yöntem ve örnekler deneyerek anneyi bizi duyabileceği bir noktaya getiriyorum.  Maalesef burada en ufak taşkınlığa müsade yok maalesef diyorum çünkü yasalar gereği  benim “çok normal bir tepki” olarak gördüğüm dışa vurum, burada çok sert müdahalelerle bastırılıyor ve sonuçta travmayı daha da büyütmekten başka bir işe yaramıyor. 

Masama döndüğümde doktorlardan biri soğukkanlılığını yitirmişti – son derece kızgın “Boşuna dil döküyorsun” dedi. “Seninle asla böyle konuşamaz, biz burada yardım etmeye çalışıyoruz! Herkesin asabını bozdu”

“Oğlunu kaybetmekten korkuyor.” dedim. – “Yine de böyle konuşamaz, seninle böyle konuşmasına asla izin vermemeliydin!” ve söylenmeye devam etti… 

Konuşurken görüyorum ki doktorda da bir şeyler çok tetiklenmiş, sinirden eli ayağı titriyor. Hatırlatıyorum, -Travma doktorusun ama travmayı pek iyi tanımıyorsun, o yüzden bunu (trauma informed care) yapıyoruz. Kadının tepkisini kişisel almıyorum. Bu tepki çok normal – istediği şeyi elde etmek için kendini ve sesini böyle yükseltecek; çünkü şiddetli (abusive) bir ailede büyüdüysen onlardan öğrendiğin tek şey budur. Çocukken korkudan ölüp ölüp dirilirsin ama stres altındayken tek bildiğin iletişim paterni olarak bu yüzeye çıkar.”

Bizden farklı olarak doktor bu cümlelerimi ukalalık olarak algılamıyor. Bana cevap yetiştirmeye ya da baskınlık kurmaya da çalışmıyor. Ama söylediğimi şimdi de doktoru duymuyor çünkü bu anne her yönüyle bu adamı tetiklemiş durumda. 

Doktorun hayat hikayesini bilmememe imkan yok – gerek de yok. Belki sabahtan beri kaçıncı insanın yaşamını elinde tuttuğu için yorgun, belki zor durumda olan birine yardım etmeye çalışırken karşılaştığı tepkiyi hazmedemiyor. Annenin ona minnettar olması gerektiğini düşünüyor. Belki böylesine bir öfke patlamasında kadının ağzının payını veremedi diye kızgın. Belki de büyüdüğü ailede öfkelenmeye ya da öfkeyi göstermeye izin yoktu. Dolayısıyla travma üzerine yaptığımız onca eğitim ve çalışma, triune brain, travmayla beynin nasıl değiştiği, olumsuz cocukluk çağı deneyimleri (ACE) gibi bilgiler bir an havaya uçuveriyor…

Travma bilgili bakım uygulayabilmek için travmayı görebilmeniz, tanıyabilmeniz gerek. Bu yüzden projenin yapısını biraz güncelledim ve travmanın kendini nasıl gösterdiği üzerine daha çok duruyoruz. 

Kendi travma geçmişimizden kaynaklanan birçok etiket, önyargı ve tepki var. Diğer insanların davranışlarına takılıp travmayı gözden kaçırıyoruz.

Pasif agresif? Kontrol delisi? Travma.

Hijyen eksikliği? Duygusal manipülasyon? Travma.

Savunmacı? Agresif ? Travma.

Altta yatan travmayı tanıyamıyorsak,  bizim için “doğru” olan şeye karşı çıkan insanları cezalandırma eğilimindeyiz ya da onları damgalayıp, dışlıyoruz.

Anne uzun uğraşlar sonunda daha dengeli bir hale geldi. Ama onu cahil, küfreden, histerik kadın olarak dışlamak ya da yargılamak çok kolay olurdu.

Bu arada her günüm böyle geçse kendimle gurur duyardım, ne kadar şefkatli ve doğru bir tavırda olduğumu, bu işi ne kadar iyi çözdüğümü filan düşünürdüm. Ama bazı günler bazı diyaloglarda ben de karşı tarafa sinirleniyorum, iletişim kurmaktaki beceriksizliğe kızıyorum ya da verdiğim cevapları yeterince iyi bulmayıp kendime yükleniyorum. Her zaman “travma bilgili” lenslerden bakmak, her zaman bu bilgileri ve şefkati korumak kolay değil. 

Böyle durumlar için size bazı sorular önermek istedim: 

  • Yargılama yapmadan, tepkim (fiziksel, duygusal, zihinsel) neydi ve nasıl karşılık verdim?
  • Davranış kişisel değerlerime aykırı mıydı?
  • Öğrendiğim sosyal değerlere karşı saldırı var mıydı?
  • Travmamı tetikliyor muydu?
  • Diğer kişide travma yanıtına tanık oldum mu?
  • Kendim ve diğer kişi için şefkat bulabilir miyim?
  • Cezalandırmak, sarsmak, utandırmak veya haddini bildirmek için karşılık verdim mi?

Bu soruların sadece birinin karşı taraftaki kişi ile ilgili olduğunu farketmişsinizdir. Bir başkasının ihtiyaçlarına cevap verme ya da  travmasıyla bağ kurma yeteneğimiz, kendi duygularımızı ne kadar iyi düzenleyebileceğimize dayanıyor. Bazı günler ben de başarısız oluyorum. Durumu onarmak için girişimde bulunmam (yarı gönüllü ve belki hala öfkeli) iyi sonuç vermeyebiliyor. Ama kendime yüklenmiyorum ve travma bilgili lenslerimi tekrar deniyorum. Siz de deneyin derim…

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Reklamlar

Geç Kalmak…

KB9786059746564-1

Geç kalmak…

Hayatım boyunca “geç kalıyorsun” diye eleştirildim. Hep böyleydim galiba, baştan başlamak hep hoşuma gitti… İstediğim bölümü bulana kadar 3 üniversite değiştirdim mesela… Ama öyle kazandım da gitmedim değil… Gittim, okudum “Bu bana uymadı.” dedim, tekrar girdim sınava…“Şimdiye bitirmiştin – Geç kalıyorsun…”

Çok iş yaptım, hiçbiri amatörce değildi… Hepsini tam profesyonellikte öğrendim, uyguladım üstelik aynı zamanda… Yani hep birden çok işim vardı. Hala da öyle… Bir süre sonra başka bir iş daha yapınca ya da yeni bir eğitime daha başlayınca yine “Geç kalıyorsun” -lar başlardı… “Daha ne öğreneceksin…” , “Ne gerek var?” , “Emekliliğe geç kalıyorsun, sigortana geç kalıyorsun”… En cesuru da “Hayata geç kalıyorsun”

Kime göre, neye göre???

Önümde “katılacağım eğitimler listesi” uzayıp giderken, bazılarına öncelik verince, sertifika hak edişlerime geç kalıyorum mesela. Bunu biliyorum, ama mühim değil. Bessel van der Kolk ve Boston Travma Merkezi’nden eğitim almayı tam 8 sene planladım.  Yığınla yazışma, okuma, bütçe vs. derken çok zaman geçti yine…

Hocam Bessel van der Kolk’un kitabı “Beden Kayıt Tutar” Türkçe’ye çevrildi (Nurdan Cihanşümül Maral, Önder Kavakçı, Hayal Demirci) ve bu ay basıldı. Ben çeviriye talip olduğumda – geç kalmıştım – başka biriyle çoktan anlaşmışlardı. Ama sanki kitabı ben yazmışım, kendim çevirmişim gibi sevindim. çünkü bence bu yüzyılın en önemli bilim adamı Bessel ve bu yüzyılın en önemli konusu  malesef travma… “Terapide Travmaya Duyarlı Yoga” kitabını çevirmeye talip olduğumda ise Bessel’in kitabı ile yakın zamana yetişsin istedim – olmadı. Önce yayıncı bulamadım.  Yayıncı bulduğumda da resmi evraklar geç tamamlandı.

Dürüst olayım, son aylarda nihayet içimde derin bir kaygı oluşmaya başladı… Geç mi kalıyorum gerçekten…

Tekrar okula dönmek, doktora yapmak için vaktim var mı?  Çeviriler bekliyor, kitaplar bekliyor, projeler bekliyor, vakit geçiyor… Burada görüşmelerimde sıklıkla karşılaştığım bir soru var: “Fazla niteliklisiniz (over qualified) niye baştan başlıyorsunuz?” diyorlar. Ben de “çünkü bu ülkede başlangıç seviyesindeyim (entry level)” diyorum,  gülüyoruz çok…  Ama bir yandan da içim bir garip oluyor.  Ülke değiştirdim yeni ve yine baştan başlıyorum. Geç mi kalıyorum gerçekten…

Maalesef bu geç kalıyorum kaygısının beni ele geçirmesine hepten izin verdim bu hafta. Büyük bir hastanenin, ilk müdahale biriminde çalışmaya başladım; Hasta kabul ve acil servis müdahale birimi “travma-bilgili” (trauma informed care) olacak. Hastane düzeni ile ilgili eğitim alıyorum, böylece iletişim için doğru yönlendirme yapabileceğim. Ama 4 gündür öyle saçma prosedürler öğreniyorum, o kadar garip şeylere vakit harcıyorum ki kendimi sorguluyorum… “Ne işin var burada ?”, “Şimdiye üç sahne yazmıştın”, “20 sayfa çeviri yapmıştın” vs…

“Niye buradasın?”  diye kendimi yerken, hiç kimsenin içinde bulunmak istemeyeceği ama “Niye buradasın?” a cevap olacak bir gün yaşadım… Hayatta korkunç şeyler oluyor… Önüne geçemiyoruz ama zararı azaltmak için birbirimize ve iş birliğine ihtiyacımız var… Travmayı önleyemiyoruz. Ama ikincil travma ya da travmanın daha da yaralayıcı olmasının sebebi çoğu zaman destek mekanizması; Yani destek için ilk gelen her kimse, aile olabilir, doktor, polis vb… Travma-bilgili yaklaşımlar bu yüzden önemli.

Küçük bir çocuk travma öyküsü ile acile getirildi… Birimdeki her insan için infial uyandırıcı bir olaydı. Bir yandan protokoller işliyor, bir yandan da herkes vekaleten travmatize* durumda… Derin bir nefes aldım; real deal…

Amerika’da böyle durumlar için müdahale son derece profesyonel. Sosyal hizmetler uzmanı, psikolog, pediatri ve polisler gelecek. Herkes birlikte çalışacak. Bu kişiler zaten (çoğu  zaman) bu vb. durumlar icin özel eğitim almış. Peki onlar gelene kadar ne olacak? Çocukla ya da aileyle hiç mi konuşmayacağız… Zaten şokta olan bu insanlara süreçle ilgili nasıl bilgi vereceğiz… Doktorlar, hemşireler insan değil mi ? Ne kadar kontrol etmeye çalışsalar da doğal olarak öfke, üzüntü yüzlere ve tavırlara yansıyor… Travma-bilgili bakım ilk burada devreye giriyor…

Henüz 4. günümde, herkesin bir adım geri çekilip, “Buyrun sıra sizin” dedikleri an, niye buradayım-ın cevabını aldım.  Acil doktoru, “Bugüne kadar böyle yaptık, sen de kimsin?” demedi onun yerine, “Normalde şöyle tetkik yaparım, sonra bunu yaparız, senin önerin nedir?” dedi. Benim önerimi hem hasta, hem ailesi hem de kendisi için almaktan ya da dinlemekten gocunmadı… Aklına yatmayan sordu, cevabımı merakla dinledi… Ufacık değişiklikler yaparak uzman ekipler gelene kadar en zararsız ortamı sağlamaya çalıştık. Yine ufacık müdahalelerle acil müdahale biriminin “vekaleten travmatize” olmasının önüne geçmeyi denedik… Bugün zor bir gündü, duygusal olarak çok yorucuydu ama doktoru, hemşiresi, teknik elemanı, hasta kayıt vs. birlikte elimizden geleni yaptık. Hem mağdur, hem aile, hem kendimiz için… Elbette mağdur çocuk için yol uzun… Keşke öyle yazılıp çizildiği gibi kolay olsa ama kimsenin travmasını çözümlemedik…

Niye burayadayım, niye taşındım sorusuna çok cevabım var ama en önemli sebep insanlardaki bu tavır; bilgiye saygı ve açıklık…  İşte tam böyle bir anda bir şeye “geç kalmış” olmadığımı,  tam zamanında olmam gereken bir yerde olduğumu, öğrendiğim bir bilgiyi paylaşabilmenin, belki bir kişiye, bir nebze yararı dokunabileceğini hissettim.

*Bessel van der Kolk’un kitabını okuyun, okutun; travma-bilgili olmaya adım atmış olursunuz, – geç kalmadan- keşke hiç lazım olmasa ama ilk müdahale önemli.

Ece Turkmut Dere

Vekaleten travmatizayon:  Travmatik bir deneyim yaşamış kişiye destek olurken; kişinin yaşadığı hikayeyi, terörü, öfkeyi ve umutsuzluğu daha düşük seviyede siz de yaşayabilirsiniz. Bu durum “travmatik karşı aktarım” ya da “vekaleten travmatizasyon” olarak bilinir.

 

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

8316965e1e6af02b646f98e110fc68ce

Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

Gandhi herhalde hakkında en çok kitap yazılmış kişilerden biridir. Aktif ama şiddet unsuru içermeyen direniş felsefesi ile Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturdu. Hareket doruk noktasına ulaştığında şiddetli çatışma yüzünden sona ermişti. Şiddet tahmin edilemeyen boyutlara ulaştı. Binlerce eylemci öldü ya da yaralandı, ve yüzbinlerce eylemci tutuklandı. Ama Gandhi’nin Satyagraha felsefesi genel olarak dünya üzerinde insan hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı oldu.  “İş birliği yapmama”,  “sivil itaatsizlik” Hint toplumunun her katmanından çok geniş bir katılım ve örgütlenme sonucunda büyük başarı kazandı. Hatta 2007’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile Gandhi’nin doğum günü olan 2 Ekim gününü “Dünya Şiddete Hayır Günü” olarak ilan etti. Gandhi, felsefesini (çoğu zaman şiddetsizlik/zarar vermeme olarak çevrilen) “Ahimsa” ilkesine dayandırıyordu.

Vatandaşlık hakları, insan haklarının ihlali travmatiktir ve Bessel van der Kolk’ un deyimiyle de; “Travma her zaman politiktir”. Gandhi, ahimsayı politik eyleminde somutlaştırdı. Değişim için eyleme geçti ve kendi ağzından ahimsa anlayışını şöyle tanımladı: “Ahimsa, karşılık vermeden acı çekmek, darbe yiyip vurana vurmamak için güçlü  olmayı gerektiren bir uygulama.” 

Kulağa fazla teslimiyetçi geliyor değil mi? Gandhi, ahimsayı böyle tanımlıyordu ama hiç de teslimiyetçi değildi. Sadece vurgusu şiddetsizlikti. Aksine, sonuna kadar mücadele etti… O dönemde kadınların eylemlere (politik) dahil olabilmesi mümkün değildi.  Kadınlara da söz hakkı doğması, harekete dahil olabilmeleri, disiplinli bir biçimde bu direniş için calışmalarını sağlayacak bir fikir buldu; bağımsızlık hareketini desteklemeleri için yabancı ürünlere boykot başlattı ve her gün khadi kumaşı dokumasını istedi.

Sevgili Zeynep Aksoy eğitiminde, yoga felsefesini anlatırken Godfrey Devereux’un konuşmasını alıntılanmıştı, Godfrey Sanskrit dilini çevirmenin zorluğunun altını çiziyor ve ahimsayı açıklarken şöyle diyordu, “.. İnsanlar bazen Mahatma Gandhi’nin Hindistan’ı özgürleştirdiğini düşünür, evet, ancak yaptığı sadece bundan ibaret değildir. İngiliz İmparatorluğu’nun da çökmesine neden olmuştur…. Ahimsa, yoganın esası ve temelidir…. Şiddet içermeyen eylem, şiddetsizlik, etimolojik olarak zarar vermemek anlamına gelen ‘ahimsa’ kelimesinin tercümelerinden sadece biridir. Ancak ahimsa aynı zamanda şefkat, sevgi, duyarlılık, ilgi göstermek olarak da tercüme edilir. Ahimsa’nın sadece şiddetsizlik anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. Şefkat anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. ..”  Herkesin Godfrey Devereux’ un o konuşmasını dinlemesini dilerim…

“İçimi sevgiyle doldur Tanrım, Kalbim bütün varlıkları kucaklasın” diyerek dua eden Gandhi, kendi ahimsa yorumu ve politik yaklaşımıyla Britanyalı doktorların penisilin tedavisini reddedip eşinin tıbbi yardım almasına karşı çıkmıştı. Hindistan’a hemen bağımsızlık verilmezse savaşa (2. Dünya Savaşında Britanya’ya) destek vermeyeceklerini açıkça belirtmişti. Yani ahimsaya dayandırdığı şiddetsizlik ilkesi ile politik bir mücadele yürütürken, barıştan ve sevgiden konuşurken, savaş üzerinden pazarlık yapabildi…  Gandhi, ikinci dünya savaşı sonrası Yahudilere yönelik öğütlerinde yine kendi ahimsa görüşü bağlamında çok talihsiz, hatta feci yorumlarda bulundu. Hepsini yazamam tabi ama verdiği beyanın, eksik, yüzeysel ve tek taraflı olduğu sadece bir cümlesini okuyarak anlaşılabilir: “Yahudiler kendilerini kasabın bıçağına sunmalıydılar. Kendilerini kayalıklardan denize atmalıydılar.”  Belli ki Yahudilerin uzun direnişinden hiç haberi olmamıştı… Ya da 1934’de Bihar’da meydana gelen ve çok büyük can kaybına sebep olan depremden sonra, Gandi bunun dokunulmazları kendi tapınaklarına kabul etmeyen üst kast Hinduların günahları nedeniyle olduğunu söyledi. Dönemin bir diğer düşünürü Tagore, Gandi’nin bu görüşüne şiddetle karşı çıktı ve uygulamayı  eleştirmekle birlikte, ahlaki değil sadece doğal sebeplerin depreme yol açabileceğini savundu. Tagore ve Gandhi çokça ve uzun uzun tartışırdı. Gandhi, otobiyografisinde, kendini hatalarından ders çıkararak doğruluğu bulmaya adadığından bahseder ve “Satya Tanrıdır” der.

Gandhi öldüğünde yandaşlarına şöyle duyurulmuştu; “Dostlar, yoldaşlar, ışık bizi terk etti ve her yerde yalnızca karanlık var, ve size ne söyleyeceğimi ya da nasıl söyleyeceğimi hala bilmiyorum. Sevgili liderimiz, Bapu, ülkenin babası artık yok….”

Gandhi’ nin de arkadaşı olan Indra Devi’den bahsedeceğim biraz… Indra Devi yani Eugenie Peterson, Rus asıllı bir tiyatro sanatçısı. Tiyatro sanatçıları eğitimlerinin ve işlerinin doğası gereği muhalif olurlar. Indra Devi de ne kocasının itirazını dinledi, ne geleneği, ne de hocaları… Israrı sonucunda Krishnamacharya ona eğitim vermeyi kabul etti; Zorlu bir eğitimden geçti. Erkek egemen yoga dünyasında, idealleri olan ısrarcı bir kadın, zinciri kırıp tarihin ilk kadın yoga öğretmeni oldu. Sonrasında “feminist” olarak anıldı. (Ben bu söyleme katılmıyorum.) Hindistan’da Yoga çalışmaları ve Vedik metinlerin kadınlara yasaklı olması başka bir mesele ama oraya girmeyeceğim… Indra, kadim yoganın Batı dünyasıyla tanışması açısından çok önemli bir insan. Bugün yoga bu kadar yaygınsa Jois, Iyengar, Desikachar ve Devi sayesinde… Özellikle de Indra Devi sayesinde çünkü çok dil biliyordu, çok seyahat ediyordu, her yerde gönüllü dersler veriyordu. Indra Devi yaşadığı olumsuzluklar, reddedilişler, ağır diyetler, ağır fiziksel çalışmalardan bahsetmedi pek, onun yerine şöyle dedi mesela:

“Gökyüzüne, yıldızlara bakıp, en beğendiğin yıldızı seç. Öyle güzel ki, baktıkça onu daha çok istersin. Simdi yıldızın aşağı indiğini hayal et, gittikçe aşağı, göğsünüzde hissedinceye kadar, kalbinin içinde kayboluncaya kadar, bütün varlığın sevinçle doluncaya kadar. Simdi yıldız kalbine girdi ve orada kalacak. Ama simdi hayatında bir sürü şeyi değiştirmek zorundasın, aksi halde yavaş yavaş kaybolur ve yerini dev bir boşluk alır… Artık bir daha asla yalnız olmayacağımızın farkındayız. Kötü düşünceleri ortadan kaldırmak için kendi ışığımız var ve o ışıkla konuşuyoruz – kalbimizdeki yıldızımızla. Birdenbire öyle mutlu hissedersin ki, kalbinde büyüyen ve daha büyük olabilen, gözlerimiz, işlerimiz, sözlerimiz ve düşüncelerimiz aracılığıyla parlayan bir ışık var. Artık önemsiz şeylere yer yok. Kalpteki ışık bizi tutsun.“  

Artık önemsiz şeylere yer yok, kalbimizdeki ışık bizi tutsun… Onemsiz tanımı Indra Devi için neydi acaba?

Bugünlerde dünyada büyük bir sivil hareket var “Me Too” / “Ben de”. Geçmişte, güç sahibi ve hatta dokunulamaz görülen birçok erkek, kendileri hakkındaki taciz iddiaları kabul etmek, özür dilemek ve hatta ellerindeki görevleri bırakmak zorunda kaldı. Bu kişiler arasında oyuncular, siyasetçiler, gazeteciler ve hükümet üyeleri var. Daha öncekilerden farklı bir direniş; Bu dalgayı kadınlar başlattı ve çok sayıda erkek katıldı. Dünyaca ünlü çok sayıda Hollywood oyuncusunun bir araya gelerek “Me Too” kampanyasının devamı niteliğinde bir daha hiç kimsenin “Ben de! dememesi için” ve yeni travmalar önlemek için “Time’s Up” / “Zaman Doldu” hareketini eyleme geçirdi. Çığ gibi büyüyen bu dalga önce politikacıları ifşa etti,  sonra oyuncular konuşmaya başladı, olimpik sporcular ve son olarak yoga camiasının gündemine oturdu.  Mysore’da Patthabi Jois’ un istismarına uğradığını beyan eden çok sayıda tanınmış yoga hocası var. Duyan oldu mu?  Yoga Alliance ve benzeri çok sayıda uluslarası kurum ve yoga eğitmenleri “#ahimsanow” hareketi başlattı. Bildiriler yayınlandı… Herkes tek tek ayağa kalkıyor ve sorunları işaret ediyor artık…

Niye yazdım bunları?  çünkü Gandhi ya da Indra Devi aslında kendileriyle çelişmek konusunda muazzam örnekler…  Her insan gibi… hem yücelikleri, hem karanlıkları var… Ama bence en önemlisi her ikisinin de anarşist olması; Musa da öyleydi, Isa da… Buda da, Osho da… Tiyatronun da tavrı budur. “Bir adım önden giden, meşaleyi taşıyanlar” mottosuyla yetişir tiyatro sanatçısı.

“Time’s Up” hareketine, Türkiye’deki tiyatro sanatçılardan ses çıkmamasına çok şaşırdım… Ya da bugün Türkiye’de bir tiyatro oyunu yasaklanmışken bütün sahne sanatçılarının birlik olup ses çıkarmamasına şaşırıyorum. Yoga camiasının bu ve benzeri konulardaki suskunluğuna şaşıyorum… Çünkü bu hareket sadece #metoo ile ilgili değil; Büyük ölçekte dünya üzerinde bugün her türlü şiddete karşı bir hareket. Indra Devi ve Gandhi bugün yaşasaydı olanlar karşısında ne derdi çok merak ediyorum…

Neden bu iki gruba şaşırıyorum…  çünkü sadece bu iki grubun “aydınlat/nma” ve “farkındalık” üzerine aleni bir iddiası var. Indra’nın betimlediği, kendi içimizdeki ışığı korumaya çalışırken neleri yok sayıyoruz acaba? Meşaleyi taşırken gözümüz nerede?

Herşeye “ok olmak”, “kalbini açmak” “yargılamamak”, “bununla biraz kalmak” ya da “sadece işine/kendine bakmak” bu devirde, bu boyutta bir teslimiyet… Böylesi bir sessizlik… Karma ya da Aile Dizimi açısından bile, sadece bu kadar bireysel takılarak yani Türkçesiyle etliye sütlüye karışmadan kolektife ne yapıyoruz acaba? Iş birliği değil mi bu?

Bireysel çalışmalardan, çemberlerden, meditasyondan, sınıftaki satsangdan bahsetmiyorum… Tiyatrocu için oyun çıkarmaktan da bahsetmiyorum. Birbirimizin işlerini desteklemek ve açıkça birbirimizi eleştirmekten bahsediyorum; yapıcı eleştiriden… Ancak bu tartışmalar ve fikir ayrılıkları üzerine içten paylaşımlar bizi daha ileriye ve üretmeye itekleyebilir.

Birleşmek gereken zamanlar bunlar.  Daha somut daha yayılmacı davranmak gereken zamanlar…  Dünya, ülke bu kadar kararmışken bir aydınlıktır, ışıktır gidiyor ama birbirimize ilişmeden, çelişkilerimize  bakmadan ve bir sürü bilgi/terim kirliliğiyle…

Bunu söylerken kendime de sözüm var elbet: mesela şimdilerde travma  konusunda Türkiye’de Somatik Deneyimleme, Organic Intelligence ve Travmaya Duyarlı Yoga var. Bu üç yaklaşım da beden üzerinden ve bilimsel çalışmalara dayanarak travma olgusunu çalışıyor. Birbirimizi biliyoruz – tanıyoruz.  Yöntemler farklı olsa da, uygulama ve fikir ayrılıkları olsa da bir araya gelelim, bir ortak akıl üzerinden şunu yapalım demedik hiç…

Instagramda poz paylaşmaktan öteye geçse yogaya  ve meditasyona teşviğimiz. Facebook’ta yazdıklarımız daha “Türkçe” olsa… Belki benzer hislerde olanlar vardır; biri  çıkıp “içimizdeki ışık”, “kalbimizdeki bilmem ne” demeye başladı mı ben artık yerdeki taşları saymaya başlıyorum. Başka ne yapılabilir bilemiyorum? Konuşalım, tartışalım istiyorum…Birbirimizden haberimiz olsun.

Mesela Zeynep Aksoy harika bir şey yapıyor; canlı yayında mindfulness öğretiyor. Biz de stüdyodan, sahneden dışarı çıkalım… Okullarda, hastanelerde, hapishanelerde, mülteci kamplarında, sığınma evlerinde, kolluk kuvvetlerinde daha çok yoga ve meditasyon olsun, daha çok tiyatro olsun diye uğraşalım, proje üretelim.  Bu kadar “aydınlık” kadın ve erkek daha ısrarcı ve birlik olalım mesela…

Tiyatrocular daha çok yoga yapsın, Yogacılar daha çok tiyatroya gitsin örneğin… Kesiştikleri noktalara şaşarsınız… Madem aydınlat/nma peşindeyiz birbirimizi besleyecek, birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var. Işık taşıyanın anarşist olmak, eleştirel olmak, savaşçı olmak dışında bir yolu yok gibi geliyor bana… Sevgili okuyucu, son olarak teknik bir bilgi paylaşayım: Sahnede ışık öyle parlaktır ki seyirciyi zar zor seçersin. Daha taze öğrenciyken tembihlerler Dikkat et! Işığa fazla bakan körleşir.

#timesup #zamandoldu #ahimsanow #ahimsasimdi 

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Travmadan Kurtulmak mı? Sağ çıkmak mı?

ba860ab8907d10c598b348a72e455840

Travmadan Kurtulmak mı? Sağ çıkmak mı? Survivor meselesi…

Çeviri yapanlar bilir aynı dil ailesinden olmayan iki dili aslında tam olarak çeviremezsiniz. Çünkü dil yaşayan bir olgudur ve her kelime kendi anlamı dışında çok sayıda sosyal ve kültürel çağrışım yaratır. Bütün bunlar, o kelimeye anlam bütünlüğü verir. Meslek hastalığı diyelim bir yazar olarak kelimelere ve etimolojik olarak içerdikleri anlamlara, çağrışımlara çok dikkat ederim.

İngilizcede özellikle de travma konusunda çalışırken en sık karşılaştığım kelimelerden biri survivor, diğeri de victim… Victim için daha yakın bir karşılığımız var: “kurban, mağdur olan kimse”. Kurban kelimesinin kullanımı başlı başına bir yazı konusu ama simdi mevzu survivor… Travma çalışmaları üzerine çeviri yaparken en çok zorlandığım kelime “Survivor”. PTSD survivor, Sexual Abuse Survivor, Torture Survivor, Accident survivor, Trauma survivor… liste uzar gider. Çeviri yaparken,  çağrışımını tam yapacak, hissini verecek söz bulamıyorum. Sözlüğü açıp bakarsanız survivor için “hayatta kalan”, kurtulan, sağ kalan, kazazede gibi anlam karşılıkları görebilirsiniz. Birlikte inceleyelim, söylem ve anlam bütünlüğü olarak en iyi hangisi karşılar;

Hayatta kalan

Hayat– sağ olma durumu. Aslında Arapça bir kelimedir. Yaşam anlamının yanı sıra duvarla çevrili avlu, bahçe anlamına gelir. Peki neden yaşam ile eşdeğer gibi kullanıyoruz. Çünkü yine kültürle ilgili bir olgu, o bahçede avluda insan vardır, aile vardır yaşam vardır, dışardan görünmez sınırlar bellidir ve mahremdir.

Kalan – kalmak yani olduğu yeri ve durumu korumak, sürdürmek…

Hayatta yalan yani yaşamayı sürdüren…

Sağ kalan – ömrünü devam ettirmek, yaşamayı sürdürmek

Sağ kelimesi iyi, sağlık, esenlik anlamları içerir. Kalana az önce bakmıştık olduğu durumu korumak…

Kurtulan – Tehlikeli veya kötü bir durumu atlatmak, istenmeyen, sıkıntı veren, hoşlanılmayan bir kimseden, bir yerden, bir durumdan uzaklaşmak.

Atlatmak, zaten bu hiç olmadı, Atlama işini yaptırmak ya da kötü bir durumu geçiştirmek, savmak…

Kazazede zaten hiç uymuyor, Kazaya uğramış, kaza geçirmiş olan kimse…

Yukarıdaki tanımlar fazla edilgen… Hiçbiri “survivor” karşılığını vermiyor. Çünkü survivor sadece hayatta kalmak  ya da yukarıda yazdığım diğer tanımlar gibi bir çağrışım yapmaz. Güçlü bir kelimedir, aktif bir kelimedir, bir çabayı da tanımlar; neredeyse “kahraman” gibi bir anlam uyandırır.

Hayatta kalan, sağ kalan aslında son derece pasif bir anlam çağrışımı yapar. Bir şekilde yaşamayı sürdürüyor… Kurtulan, atlatan ise neredeyse sıvışmak gibi; bir yüzleşme karşılaşma yok… Kazazede ise zaten başına gelenle kalmış daha ötesi yok.

Daha ilginç olan, aslında dilimizde böyle bir söylem de yok. Yani hiç gazetede televizyonda “Cinsel saldırıdan sağ kalan/ kurtulan I.K. mahkemeye suç duyurusunda bulundu.” gibi bir haber duydunuz mu? En fazla “kurban” dır o… Tecavüz kurbanı, Patlama kurbanı… daha yaşarken öldürdük  zaten… Bu söylem kişinin bütün etkinliğini elinden alan birşey. Travmada da en kritik olgu kontrol yitimi değil mi? Yani travma konuşurken bile topluca kontrol yitimini olgusunu pekiştiriyoruz.

Halbuki bu victim yani kurban/mağdur olan kişinin bir noktadan sonra “survivor” olarak tanımlanması gerekiyor. Hem toplumsal hem de bireysel olarak bu tanımaya ihtiyaç var.  Çünkü survivor olmanın da bir sonu var. Travmatik deneyime uzak mesafe kazanıldığı zaman, kişi kendini ne kurban, ne de survivor olarak nitelemez. Tam bir iyileşme de ancak o noktada derinleşiyor  zaten… Anlayacağınız konu sadece bir kelime değil, sosyal ve kültürel hatta politik bir algı sorunudur.

Ben başka bir şey önermeye karar verdim: Sağ çıkan! Ne dersiniz ? Bu mevzu üzerine yorumlarınızı merakla bekliyorum. Lütfen yazın.

Amerika Ulusal Suç Mağduru Kanunu Enstitüsü’nün “survivor” yani “sağ çıkan” tanımı söyle: Zorluklara başkaldıran, azimle içinden geçen kişi ya da yenilmezliğini sürdürmek için direnç gösteren kişi. Bu tanımı çok seviyorum çünkü kişinin deneyimini ve mücadelesini başka bir yere taşıyor.  Neden “survivor” meselesine bu kadar takıldığımı anlamışsınızdır… O halde travmadan sağ çıkan kişilerin iyileşme sürecinde yaşadıkları aşamalardan kabaca bahsedeceğim.

  1. Aşama – Sessizlik 

Travmatik bir deneyim yaşayan kişi inanılmaz güçlüklerle karşılaşır. Travmatik bir olaydan sonraki ilk aşama genellikle kurban için bir sessizlik dönemidir . Bu durum, tecrit, utanç, suçluluk, karışıklık veya olayla ilgili inkar da dahil olmak üzere birçok şeyden kaynaklanıyor olabilir. Ancak en büyük sebep beynin frontal lobunda gerceklesen değişikliktir . Bu değişiklik çok sayıda başka fizyolojik değişikliği de beraberinde getirir.

  1. Aşama – Kurban 

Bir noktada devam eden acı günlük yaşam görevlerini yerine getirmeyi iyice zorlaştırdığında, kişi iyileşmek için bir müdahaleye ihtiyaç duyabilir. Bu ihtiyaç büyüdükçe, kişinin travmanın içinden geçme yollarını araştırmaya başlamasına izin verir. Ama uzunca bir süre etrafında dolaşacaktır, çünkü bu aşama kendi içinde çelişen bir savaş halidir; Bireyin güvende olma ihtiyacı ile olduğu hali koruma ihtiyacı, iyileşme ihtiyacı ve travmatik anıyla yüzleşme sürekli çatışan bir durum yaratır.  Travma beynimizin ödül ceza merkezinde de bazı degisimler yaratır, o yüzden bu catismalar zorlayıcıdır.  Bu aşamada kişiye uygun tedavi ve destek sunabilmek çok önemlidir. (EMDR, Interoceptive hareket terapileri, Neurofeedback, Somatik yaklaşımlar vb) Çünkü çoğu zaman tek yaklaşım işe yaramaz. Ayrıca bu aşamada kişi, olanlarla ve yaşadığı acıyla ilgili olarak herkesle açıkça konuşmaya mecbur hissedebilir.

Tam da bu noktada yanlış anlaşılabilen bir konuya da açıklık getirmek istiyorum. “Travma hakkında konuşmak kişiyi tekrar travmatize eder.” denir ve bu çok doğrudur. Özellikle ilk evrede ve doğru destek sağlanmamışsa, travmatik deneyimle ilgili kişiyi konuşturmaya çalışmak, konuşma terapileri vb zarar vericidir. Travmatik bir olay sonrası aile gibi ya da kolluk kuvvetleri, doktorlar  gibi  acil müdahale yapan ekiplerin tam da bu yüzden travma konusunda bilgili olması (trauma informed) kişinin iyileşme şansı için büyük fark yaratır.

Ancak ikinci aşamanın belli noktalarında, kişi konuşmaya başladığında tetiklenmeleri karşılayacak profesyonel destekler sunarak ifadeye olanak tanınmalıdır. Hatta bazen kişi alternatif bir gerçeklik bile yaratabilir. (Beni uzaylılar kaçırdı vb.) Hikayeyi, deyim yerindeyse kusmasına izin vermeden (yani kişisel sınırları koruyarak) ama yavaş yavaş ve destekleyerek paylaşmasına imkan verilmelidir. Böylece yas devresine geçebilir. Travma konusunda bilgili olmak tam da bu ilk iki aşama için kritik fark yaratır. Hocam Bessel van der Kolk “Travma hasar yaratır ama kalıcı hasar bırakan destek mekanizmasıdır” der.

  1. Sağ Çıkan

Bir kişi travmatik olaydan sonra mağdur/kurban deneyiminden uzaklaşmaya devam ederken, çoğunlukla kendini Sağ Çıkan / Survivor olarak tanımlanmaya başlar. (Başlamalıdır.) Bu aşamada, kişi kendi deneyiminden bahsetme fırsatı bulmuştur ve olayla ilgili daha fazla netlik hissi kazanmıştır. İlerlemesini mümkün kılan,  sebat ettiği yolu ve bu yolun ayni zamanda kendinin güçlü yönlerini tanımlayabilmeye başlar. Kişi, olayı unutmaz ancak deneyiminin ne anlama geldiğini ve bu deneyimin yaşamı üzerindeki etkisi hakkında daha büyük bir anlayış kazanır. Sağ Çıkan aşamasına ulaşmak bir gecede gerçekleşmez. Kurban aşamasında çabalamak aylar hatta yıllar alabilir. Yaraların iyileştiğini hissettiğinde, rahatlama hissi mümkündür.

Aynı zamanda iyileşme süreci doğrusal değildir. Sağ Çıkanlar bazen bir adım ilerler bazen üç adım geriler. Bu sürecin içinden geçerken umut dolu ve azimli olduğu bir gün/an, hasarlı ya da yaralı hissettiği bir halle çakışabilir. Sağ Çıkan aşamasındaki insanlar, yeni araçlar öğrenmeye ve kendilerini sağıltma yöntemlerini bulmaya devam ettikçe, kendilerini daha az yaralı hissederler.

  1. Büyüme / Gelişme ve Aşkınlık 

Sağ Çıkanlar , zorlukları daha iyi yönetir,  kendileri ve deneyimleri hakkında daha fazla farkındalığa sahip  hissederler. Olayı unutmazlar, ancak deneyiminin ne anlama geldiğini ve yaşamları üzerindeki etkisi hakkında daha fazla bilgiye ve anlayışa sahiplerdir… Bununla birlikte, bu aşamadaki bazı kişiler artık Sağ Çıkan olarak anılmak istemediklerini ifade ederler. Bu insanlar gelişen, aşkınlaşanlar haline gelir; deneyimlerini anlamlı bir kişisel anlatıma dönüştüren ve kendilerini deneyimlerinin olumsuzluklarıyla tanımlamayan insanlardır. Kendilerini iyileştirmiş ve güvende hissederler. Başkalarıyla sağlıklı bağlar kurmak için uygun riskler alırlar. Bir başkasına faydası olmadıkça hikayelerini anlatma ihtiyacı hissetmezler. Aşkınlar, topluluğa katılmaya motive olmuş hisseder ve başkalarına yardım etmek için gönüllü fırsatlar ve başka yollar arayabilirler. Bu gelişme elbette benim burada yazdığım gibi ya da reçete gibi tek bir iyileşme modeli olduğu anlamına gelmez Sağ çıkan olmanın başka bir tanımı gibi görünebilir. “Travmadan sağ çıkmak” olgusunun anlamı nedir? diye sorulduğunda travmadan sağ çıkan her bireyin kendine göre cevabı olacaktır.

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

“Travma Bedende Yaşar” ne demek ? 1. Bölüm

serveimage

“ Travma Bedende Yaşar” Ne demek?

1. Bölüm – Kimyasallar

Travmatik deneyimden sonra beden kayıt tutar, bunu biliyoruz… Ama bu ne tam olarak ne anlama geliyor?
Sinir sisteminin düzenli akışında çalışmaması ve bunun bedeni etkilenmesi tam olarak ne demektir? Nasıl etkileri olur? İnsana ne yapar? Travma neden karmaşıktır?

Hocam Bessel van der Kolk “Travma psikolojik değil fizyolojiktir. Travma sadece psikolojik olarak değil, fizyolojik olarak da hasar bırakır; özellikle de beyinde. Travma tedavilerinin başarısızlığının nedeni bu durumu ve büyük resmi göz ardı etmeleridir” der.

Bedenimizdeki kimyasallar, DNA gibi düzenleyici moleküller sayesinde düzgün çalışır ve hangi işi yapacakları konusunda zaman içinde evrimleşmiştirler. Beynimizdeki ödül ve ceza mekanizmasını doğal olarak etkileyen bu kimyasallar ilkel atalarımızın hayatta kalma şansını arttırmıştır. Kimyasallar, nöronlar ve dolayısıyla beyin, hem toplumsal iletişim, hem de bireylerin genel sağlığı için onemli. Ancak zaman zaman hata yapabilirler bu hatalar ölümcül değildir ama düzelmez ve birikirse tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Şimdi bu bilgiyi bir kenara koyalım.

Ödül /ceza mekanizması büyük oranda beynimizin hipotalamus bölgesi tarafından kontrol edilir. Sinirlerimizde ve hormonlarımızda sorun oluşursa psikolojik dengemiz bozulur. Beyin, bunu kontrol etmek/dengelemek için çeşitli hormonlar salgılar; ama içerideki sorun çözülemiyorsa beynimiz de aşırı çalışarak bu sorunun önüne geçmeye çalışır.

Böylece sürekli birbirini tetikleyen kısır bir döngü oluşur. Travma sonrası stres bozuklukları da beyindeki sinir bağlantılarının veya hormonal aktivitenin sürekli tetiklenerek, uyaranların varlığı altında bozulmasıyla oluşan bir olgudur.

Hemen hatırlatayım her travmatik deneyim travmatik bozukluğa yol açmaz. Travmatik deneyim travmatik stres bozukluğuna yol açtığında bedende neler değişir kabaca bakalım. Kabaca diyorum çünkü özellikle aşağıda yazacağım kimyasallar  mevzusu başlı başına bir uzmanlık konusudur, tam olarak bütün değişimleri ve etkileri anlamak icin cilt cilt okumak lazım…
Travma çoğu zaman insanın fiziksel ve ruhsal sağlığını etkiler ama her zaman aşağıda yazdıklarımın hepsi görülecek anlamına gelmez. Bunların görülmemesi, travmadan etkilenmediğiniz anlamına da gelmez. Travmatik bir deneyimden sonra, olayı nasıl karşıladığınıza ve farklı etkilere bağlı olarak (destek mekanizması, genetik, sosyolojik etkiler vb) travma beden sistemine etki eder.

Travma sonrası bozukluklarda,
Nörolojik olarak,
– Beynin frontal lobunda fonksiyon bozuklukları
– Hipokampus hacminde azalma
– Amigdala ve amigdalayla bağlantılı yapılarda artmış aktivasyon
– Broca alanında fonksiyon kaybı
– Beynin sağ tarafında yanallaşma
Psikofizyolojik olarak aşırı otonomik yanıtlar ve bir sürü kimyasal değişim olur.

Aşağıda okuyacağınız yazı travma sonrası hormonal değişiklikler üzerine, teknik kelimeler kafa karıştırabilir ama hangi hormon ne iş yapıyor ve zincirleme olarak birbirini nasıl etkiliyor sırayla yazdım. Dönüp bu neydi diye bakabilirsiniz.  O zaman başlayalım….

Travma sonrası Kimyasal (Hormonal) Değişimler:

Travmatik deneyimi olan kişilerde  (TSSB tanısı olmasa bile) kontrolsuz sağaltımlar ve tetiklenmeler aşağıda göreceğiniz üzere zaten son derece ayarsız olan kimyasal dengeyi iyice bozabilir.

1. Noradrenalin
Bu arkadaş strese tepki olarak salgılanan bir nörotransmiter. Sinir sisteminde ‘Kaç ya da savaş’ cevabından sorumlu. Tehlike anında kaçmak ya da savaşmak için hızlı kararlar verebilmemizi sağlar. Beyine giden oksijen miktarını arttırır. Kalpten kan pompalanmasını düzenler. Kaslarımıza glikoz ve lipitleri daha verimli ve hızlı şekilde verir. Konsantrasyon ve dikkat süremizi uzatır vb. Stres karşısında noradrenalin ve adrenalin salınımındaki artış, bir savunma tepkisidir, bedeni tehlikeye karşı uyarmaya yarar.
Ama travma sonrası stres bozuklukları gibi uzamış stres durumunda noradrenalin ve adrenalin tüketimine bağlı olarak bazal seviyeler düşer. Bu da Noradrenalin ve adrenalin reseptörlerinin duyarlılığını arttırır. Sonuç olarak sistem düşük dozdaki adrenalin ve noradrenaline de aşırı tepki vermeye başlar.

2.  ACTH
Stres karşısında bedenin ilk yanıtı, hipotalamustan gelen uyarılarla (CRH) hipofiz ön lobundan adrenokortikotropik hormon (ACTH) salınımını arttırmak. ACHT nin en önemli görevi adrenal bezin cortex kısmından glukokortikodlerin salgılanmasını idare etmek. Ayrıca glukokortikoidler yanında adrenal meduladan adrenalin salgılanmasını teşvik ediyor. ACTH salınımı artınca kortizol ve adrenalin ile noradrenalin salgılanmasında artışa neden olur. Bu hormonların artışı ve otonom sinir sisteminin aşırı etkinliği, alarm reaksiyonu denilen sürecin başlamasına neden oluyor.
Travma ya da kronik bir biçimde strese maruz kalma durumunda normal işleyiş bozuluyor. Sistem kendini dengelemek icin kısır döngüye giriyor dolayısıyla hem akut hem de kronik olarak uyumsuzluk yaratıyor.

3. Kortizol
Kortizol, böbrek üstü bezinin kabuk bölgesinde üretilen, vücudun strese gösterdiği tepkiyle ilişkili bir hormon. Kortizol hormonu vücuda gelen herhangi bir zararlı etken karşısında (sahip olduğu çok yönlü etkilerle) vücudun kendi kendini savunma mekanizmalarını harekete geçirir.  İnsan sağlığı için en önemli glikokortikoid kortizol. Kardiovasküler, metobolik, immünolojik ve homeostatik görevleri var. Yani vücudun doğal olarak salgıladığı bir steroid. Başlıca üç işi var:
–  kandaki şeker miktarının kontrolüne yardımcı olmak
–  vücudun stresle başa çıkabilmesine yardımcı olmak
–  kan basıncı ve kan dolaşımını kontrol etmeye yardımcı olmak
Örneğin ameliyat, yaralanma, su kaybı gibi durumlarda üretime geçiyor, enerji üretiminin devamlılığı, kan şekeri seviyesi, gerekli kalp ve ciğer fonksiyonlarının korunması açısından hayati önem taşıyor.
Ancak travma sonrası bozukluklarda normalde beklenenin aksine stres tepkisini gösteremez adeta donar. Hatta Travma sonrası stres bozukluğu hastalarında uzun süre normal değerlerin altında seyredebilir. Kortizolün normalin altında olmasının tehlikesi büyük. Ancak daha riskli ve aynı zamanda ilginç olan travma sonrası bozukluklarda kortizolün davranışı. Beklenmeyen zamanlarda tetiklenmelere bağlı olarak aniden aşırı yükselip, yüksek değerlerde seyredebilir. Diğer hormonlar düzene girmiş gibi görünürken kortizol hala kafasına göre takılabilir.
Vücutta yüksek miktarda kortizol bulunduğunda, kortizolün ana görevi olan organizmayı savunma etkisi tamamen tersine döner. Organizma deyim yerindeyse kendiyle savaşır. Yüksek kortizol bağışıklık sistemini baskılar, çok çeşitli enflamasyon ve immün sistemi hastalığına sebep olabilir. Kortizol salgılanmasının arttığı bazı durumlarda, insulin hormonunun aşırı salgılanması yüzünden yağlanma (kilo alma) olur. Prolaktin yükselebilir. Antikor üretimi ve lenfoid dokularda hücre yapımı durma noktasına gelir, kemiklerde protein yıkımına ve buradaki kalsiyumun da kana verilmesine yol açar. Diğer yandan “Noradrenalin” hormonun damarları büzücü etkisi, kortizol tarafından güçlendirilir. Yani travma bozukluklarında kortizolün ne yapacağı belli olmaz… ( Kortizol üzerine ayrı bir yazı dizisi çevireceğim.)

4. CRH
CRH, beyinde öğrenme mekanizması üzerinde etkili. Hipotalamusun salgıladığı bu hormon, amigdala ve hipokampus gibi öğrenme ile ilgili beyin bölgelerini uyarır. ACHT sekresyonu ve genel stres yanıtlarını yönetir. Dolayısıyla etkisini ACHT üzerinden gösterir. (ACHT 2. maddeydi) Normal miktarda CHR hormonu zihni açar, dikkati arttırır, öğrenmeyi hızlandırır. Aşırı salgılanması bedeni gerçekle ilgili olmayan aşırı tepkili ve alarm durumuna iter. Travma sonrası stres bozukluğunda CRH yüksektir ve hipervijilans halinin sebeplerinden biridir.

5. Serotonin
Serotonin merkezi sinir sistemi, kan pıhıtısı ve bağırsaklarda bulunuyor. Vücuttaki serotoninin % 80-90 gibi bir çoğunluğu, sindirim sistemi içerisinde. Psikolojik dengemiz için vazgeçilmez… Hocam Bessel van dar Kolk travma bozuklukları ya da diğer psikolojik rahatsızlıkların tedavilerinde beslenme planının tedaviye dahil edilmesini aksi takdirde tedavinin işe yaramayacağını savunuyor. Gut yani bağırsak iyileşmezse psikoloji de iyileşmez. Serotonin, psikoloji ve sosyal davranışı, iştah ve sindirimi, uyku, hafıza ve cinsel istek ve fonksiyonları etkiler.
Travma bozukluklarında kronik ve başa çıkılamayan stres serotonin miktarının azaltır. Çeşitli araştırmalar, beyin serotonin düzeyindeki düşmelerin agresyona, uyku düzeninin bozulmasına, beslenme alışkanlıklarının ve ağrıya duyarlılığın değişmesine sebep oluyor.

6. Dopamin
Dopamin, beynin ödül ve zevk merkezinde rol alan yardımcı bir nörotransmitter. Ödül mekanizmamızı tetikleyerek bize gereken enerjiyi sağlıyor. Psikolojik bozukluklarda da serotonin gibi büyük rolü var. Travma bozukluklarında dopamin dengesi de bozulur. Özellikle medial prefrontal kortekste dopamin neoseptorleri artıyor. Bu da psikozlara zemin hazırlar. Bu arada Dopaminin yüksek aktivitesi şizofreni gibi hastalıklarla da ilişkilendirilir.

7. Asetilkolin
Asetilkolin, merkezi sinir sisteminde iletim sisteminin bir parçası olarak görev yapar. Bireyin dikkati ve uyarılmasında önemli bir rol oynar. Çevresel sinir sisteminde ise bu nörotransmiter otonom sinir sisteminin önemli bir parçası ve istemsiz kasları etkinleştirmek için çalışıyorlar. Ayrıca motor hareket ve bellekten de sorumlu…
Travma sonrası bozukluklarda asetilkolin yapımı ve yıkımı artıyor. Asetilkolin uyku, hafıza, ezberleme, rüya görmek ve de öğrenmek için çok gerekli bir kimyasal. Ancak insan vücudunun bu kimyasalı çok salgılaması durumlarda şiddetli titremeler, kabuslar görme ya da daha kötüsü Parkinson hastalığı gibi bazı hastalıklara neden olma ihtimali var. Asetilkolin’in artması ACTH salınımı ve sempatik uyarıya neden oluyor. Döndünüz mü başa ACTH neydi diye… Ayrıca travma sonrası stres bozukluğunda görülen yetenek/ beceri kaybı denilen fenomende malesef rolü var.

8. GABA
GABA, beyinde doğal olarak üretilebilen en önemli kimyasallardan biri. Bir anti-epileptik ve aynı zamanda gevşemeye yardımcı olan bir kimyasal. Travma bozukluklarında özelikle serebral kortekste olmak üzere beynin çeşitli bölgelerinde GABA reseptörlerine bağlı Cl-iyon transportunun azaldığı biliniyor. CI-iyonu nedir dersen yazmadım artık o kadar detayını…
Bilmek gereken GABA eksikliğinde anksiyete, epilepsi, uykusuzluk gibi hastalıklar görülebiliyor. Daha fenası GABA eksikliği beyinde sinir iletisini yavaşlatıyor.

9. Opiatlar
İnsan organizmasının kendi ürettiği morfine (endorfin) kısaca opiatlar deniliyor. Bu arkadaşlar, insan vücudunda ağrıyan dokularda ağrının azalması için beyin dokuları tarafından üretilen hormonlar. Bu hormonun işi, ağrının şiddetini azaltmak ve vücuda daha az rahatsızlık vermesini sağlamak için sinirleri uyuşturmak.
Travma sonrası stres bozukluğunda ağrı eşiği yükseliyor. Bu da analjeziye sebep olur. Analjesi, bilinç kaybı olmaksızın ağrı duyumsamasının olmaması durumu, yani ağrı yitimidir. Örneğin yapılan bir çalışmada savaş filmi izletilen gaziler arasında TSSB’si olanlarda koşullanmış stres analjezisi görülürken, olmayanlarda analjezi görülmemiş.
Travma sonrası bozukluklarda gördüğümüz duyu kaybı olgularının tamamı opiatlarla mı ilgili tam bilmiyorum açıkçası  ama travma sonrası bağımlılık sorunu ile de ilişkili olduğunu biliyoruz.

10. Oksitosin ve vazopresin
Oksitosini üreme, orgazm, doğum ve doğum sonrası etkisi sebebiyle “aşk hormonu” diye biliriz. Ama sosyal tanıma, eşler arasındaki bağ, anksiyete gibi davranışlardan da sorumlu.
Oksitosin salgılanmasındaki yetersizlik sosyopati, psikopati, narsisizm ve genel manipülasyon eğilimi doğuruyor.
Vazopresin ise aslında öncelikli olarak bedendeki suyun tutulmasından sorumlu bir hormon. Böbrekler ve kalp damar sağlığı için kritik bir hormon. Ama aynı zamanda hafıza ve saldırganlık üzerinde de etkisi var.
Travma bozukluklarında noradrenalin ve vazopresin salınımı travmatik anıların bellekte aşırı bir biçiminde sabitlenmesine neden oluyor. Opiotler ve oksitosin de belleğin kayıt yapmasını bozuyor. Travma sonrası görülen amnezi (hafıza kaybı) ve dissasiotif amneziler (parçalı hafıza kaybı) bu yüzden. Olayın flashback’ler veya kabuslar yoluyla tekrarlanması ya da amneziye rağmen tetiklenmeler stres hormonlarının yeniden salgılanmasına ve bu da anı izini beyinde daha fazla güçlendirmeye sebep olur. Ayrıca yeni bilgiyi işleme becerisinde zorlanmanın sebeplerinden biri bu etki…

İşte böyle… umarım konuya meraklı herkes travmada kimyasallar mevzusunu anladı…  Bu zincirleme kimyasal kısır döngünün sonuçları bir sonraki yazıda… Şimdilik şöyle bir ip ucu vereyim… Benlik olarak hissettiğiniz şey beynin kendisinin iç süreçlerinin bir ürünü. Yani benlik hissinin tamamen sinirsel bir olgu olduğunu kesin olarak biliyoruz.

Derleyen: Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017

Öfke Patlamaları ve Travma

a70813637adb0b625bcf6f423776a1d2

Travma Sonrası Öfke Patlamaları

Öfke patlamaları travmadan iyileşmenin işaretlerinden biridir… Peki gelişim çağında yaşadığımız zorluklardan kaynaklı öfkeyle (örneğin terk edilme), yetişkinlikte travmatik bir olay sebebiyle sinir sistemine sıkışan öfkeyi (yani fight / savaş cevabı), toleransımızın az olduğu  biliş tarafından yaratılan (cognitive) öfkeden nasıl ayırt edeceğiz? Çünkü hepsinin etkisi ayrı…

Öfkenin gerçek kökenini anlamaya çalışmak gercekten çok önemlidir. Çünkü çarpık düşünceye dayanan öfke genellikle durumu ya da düşünceyi tekrar ayarladığınızda kayboluverir. Fakat sinir sisteminde travma nedeniyle sıkışan öfke travmadan iyileşmeye giden önemli bir kapıdır. Birinin bırakılması; diğerinin de kucaklanması gerekir…

Bir iyileşme sürecinin başlangıcı gibi görebilirsiniz; kırılmış olanı tekrar inşa etme süreci… Kişi tekrar doğal olarak insan haklarına sahip olma hissini (var olma bilinci) geliştirme sürecine ve insan haklarına sahip olma konusundaki inancını tekrar ifade etmeye başlamıştır.

Deneyimlediği ihlalle ilgili duygularını ifade etmek için önemli bir kapıdır ve kişinin hikayesini açıklayabilmesinin bir bileşenidir. Bu aynı zamanda sıkışmış yaşam gücünden dolayı kaybettiği, benliğine ve sesine erişim noktasının başlangıcıdır.

Bu yazıyı yazarken hocam Rumen Yankulov’un eğitiminde çalıştığımız “soğuk öfke” meselesi aklıma geliyor. Öfke duygusunun yaşam enerjisiyle ne kadar iç içe geçmiş olduğunu o eğitim modülünde hepimiz deneyimlemiştik.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu ya da Post Travmatik Stres Bozukluğu, adından da anlayacağınız üzere travma sonrasında yasanan rahatsızlıkları anlatan bir olgudur. Ancak travma sonrası yaşanan hastalıklar sadece TSSB / PTSB ile sınırlı değildir. Farklı travma sonrası bozukluklar vardır:  Kompleks Travma, TSSB / PTSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu), CPTSD /CPTSD (Kompleks Travma Sonrası Stres Bozukluğu), DESNOS (Kompleks Travma ve Aşırı Stres Bozuklukları), DTD (Gelişimsel Travma Bozuklukları). Travma bozukluklarında semptomlar kişiye ve deneyimi karşılama durumuna göre değişiklik gösterebilir ama genel olarak öfke kolay kolay görülmez. Akut aşırı uyarılma (hyperarousal) sinir sisteminin korkuyla taştığı bir haldir. Aşırı uyarılma (hyperarousal) tehlike durumu karşında  sinir sisteminin “Kaç / Flight” cevabıdır. Korku, kaçmak, uyanık olmak, işin içinden çıkmak için bir yol bulmak ya da saklanmak için bir uyarıcıdır. Bir diğer cevap ise hareketsizlik halidir, “Donma / Freeze” cevabı felç olmuş gibi hareketsizlik, katatoni, uyuşmuşluk, durgunluk, pasiflik ve çaresizlik ile karakterize bir durumdur. Sinir sistemimizin tehlikeye olan muazzam cevabıdır. Tehlike geçene kadar “ölü taklidi yapma” refleksidir donma durumu…

Peki kişi çoğunlukla “Kaç” cevabıyla aşırı uyarılma (hyperarousal) ya da “Donma” cevabı yüzünden hareketsizlik (Freeze) durumu arasında gidip gelirken sinir sisteminin “Tehdit” mevzusuyla ilgilenen üçüncü  cevabı nerede? Yani “Savaş” (Fight) cevabından bahsediyorum…

Sinir sisteminin “Savaş” (Fight) cevabı neokorteksimizin derinliklerinde gömülü dışarı çıkmayı bekliyor. Aslında bütün bu sinir sistemi tepkileri (Savaş / Kaç / Don) kontrolümüzde değil ve hepsinin sinir sistemi doğal akışı içersinde deneyimlenmesi gerekiyor. Ancak insan beyninin bağlantıları çok karmaşık bu enerjinin büyük kısmı, özellikle öfke ve saldırganlık zaten gömülü. Sosyal hayvanlar olduğumuz için beynimiz buna göre evrilmiş. Neokorteks uygar olmaya ve medeni / kabul edilir olan programları çalıştırmak için çok iyi eğitilmiş durumda, ve biz toplumda kendimizi var etmek için bu programlara güvenmeye çalışıyoruz.

Ancak travma, Prefrontal bölgede fonksiyon kaybı yaratıyor. Akıllı ve düşünebilir beynimiz o becerisini tam olarak kullanamıyor. Ne yazık ki, bu akıllı, uygarlaştırılmış neokorteks, olayları gömme becerisi nedeniyle travma sonucu iyileşme sürecinde çok sayıda problemler yaratıyor. Yani anlayacağınız işler  neokorteks yüzünden daha da karmaşıklaşıyor, yine bu yüzden travma sonrası stres bozukluklarının tedavisi çok komplekstir diyoruz.

Öfke, genelde travma sonrası bozukluklarda, doğru (trauma informed) bir profesyonel destek ile uzun zaman sonra kendini göstermeye başlayabiliyor ve bu öfke, kişinin normalde ya da travma deneyimi öncesinde göstereceği karakteristik bir öfke değil. Daha çok bir öfke patlaması gibi, hocam Bessel van der Kolk bunları “flash rage” olarak tanımlıyor. Bu öfke daha ilkel ve hayvani… Hatta köşeye sıkışmış aniden hırlayan ve çılgınca kükreyen bir aslan gibi… Ya da 2-3 yaşındaki çocukların tantrumları gibi düşünebilirsiniz. Nereden geldiği belli olmayan, o an için anlamlı bir sebebi olmayan çılgınca öfke nöbetleri…

“Savaş” cevabı öfke ile yüzeye gelmeye başlamıştır ancak uzun süre sadece sözlü (sesli) bir ifade olarak kendini gösterir. Birine değil bir şeye yönelmiş bir öfkedir. (kendine, yastığa, duvara vs.) Ancak alttaki baskın duygu hala pasiflik ve çaresizliktir. Yani kişi yastığa vuruyorsa bile “Savaş” gücünü henüz koruyamaz.

Travma ile ilişkili öfke, erimenin veya çözülmenin bir göstergesidir. Travmatik deneyim sırasında sıkışan enerjinin ifade edilmesi için bir yol bulmaya çalıştığı, sonunda kendi kendini çözeceğine yönelik olumlu bir işarettir. Ayrıca, travma sırasında hasar gören ve kişinin kendini (benlik hissi) hissetmesinin arttığına dair olumlu bir işaretidir.

Travmatik deneyiminden sonra genelde gözlenen hareketsizlik durumundan ya da uyuşukluktan (arada sırada bile olsa) bu saçma öfke nöbetleri ile çıkabiliyorsanız, bu sinir sisteminde, tekrar hayatınızı tehlikeye atacak kadar güvende hissettiğinizin bir göstergesidir. Kendinizi saçma, garip, çocukça veya delirmiş gibi hissetseniz bile bunu kutlamalısınız.

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017

Vagus Sinirini Uyarmanın Yolları

ea5d973c64ef1fa58d6ff78a5d40d3fc

Bir önceki paylaşımım Vagus Siniri Fonksiyon Bozukları üzerineydi. Yazıyı okuyanlardan bazı mesajlar aldım. Herkese toplu bir cevap vermiş olayım; Vagus Sinirini nasıl uyarabiliriz?

Vagus Sinirini Uyarmanın Yolları

  • Şarkı  söyleyin.

Şarkı söylemek kalp hızı değişkenliğini arttırıyor. Mırıldanma, şarkı söyleme, mantra, ilahiler, özellikle pozitif, enerjik, ritmik şarkılar Kalp hızı değişkenliğini çeşitlendiriyor. Şarkı söylemek vagal hareketin (pulsation) çalışmasını başlatır. Enerjik, eğlenceli şarkıları  söylemek sempatik sinir sistemini ve vagus sinirini harekete geçirir ve sinir sisteminin normal akış durumuna geçmesine yardım eder. Ayrıca şarkı  söylemek oksitosini arttırır.

  • Soğuk 

 Bedeniniz soğuğa uyum sağladığında sempatik sinir sistemi aktivasyonu (savaş – kaç) azalır, vagus sinirinin yönlendirdiği parasempatik sinir sisteminin (dinlen – sindir) aktivasyonu artar. Her türlü akut soğuğa maruz kalma vagus siniri aktivasyonunu arttıracaktır. Soğuk duş zor geliyorsa yüzünüzü soğuk suyla yıkayarak başlayabilirsiniz.

  • Yoga ve meditasyon yapın

Yoganın genel olarak vagus siniri ve parasempatik sistemin aktivitesini arttırdığı zaten biliniyor. Sadece 12 hafta süren klinik bir deneyde yoga yapan grubun, yürüyüş yapan kontrol grubuna kıyasla ruh hali ve kaygı düzeyinde daha fazla iyileşme gözlendi. Araştırma, yoga yapan grupta iyileşmiş ruh hali ve azalmış kaygı ile ilişkilendirilen talamik GABA düzeylerinin arttığını ortaya koydu.

Om söylemek ve özellikle şefkat meditasyonu (Loving Kindness / Compassion meditation) vagal tonusu arttırıyor.

  • Pozitif Sosyal İliskiler

Kısaca sosyalleşin işte ☺️ Hocam Bessel van der Kolk “Nurture is our nature” der. Her durumda en iyi iyileşme ve destek pozitif sosyal ilişkilerden geçiyor. Burada bir konuya açıklık getireyim pozitif diyerek sizi hep mutlu eden ya da “pozitif düşün” diye ısrar eden  insanlarla kaynaşın demek istemiyorum. Normal, sağlıklı ilişkiler kurabilmekten bahsediyorum.

  • Hareket 

Egzersiz, spor, tai chi, dans… Hayatınızda hareket daha çok yer alsın. Başımıza ne geliyorsa hareketsizlikten geliyor. Elinize fırsat geçerse (çocuk parkında vs) salıncakta sallanın, Trampolin bulursanız zıplayın vestibular girdilerle çalışmak vagusa iyi geliyor.

  • Kahkaha

Gülmek herşeyin ilacı. Vallahi öyle… Gülecek haliniz yoksa, iyi bir komedi izlemeyi deneyebilirsiniz.

  • Probiyotikler, Omega 3, D3

Beslenmenize dikkat edin. Özellikle bağırsak mikrobiotasini arttıracak besinleri tercih edin. Omega 3 almayı ihmal etmeyin. Memleketimiz balık yönünden çok bereketli. Ayrıca memleketimiz güneş açısından da çok şanslı. Öğle saatlerinde güneşin açısı dikken soyunup dökünüp güneşe çıkın (koruyucu sürmeden) D3 böyle çalışıyor.

Yurt dışında “Trauma Informed” dediğimiz bir kavram var. Yani travma konusunda bilgili uzman anlamına geliyor. Şimdilerde bu konuda eğitim alan farklı alanlardan uzmanlar var. Öğretmenler, sosyal hizmetler, profesyonel sağlık hizmeti verenler, psikolog ve psikiyatristler.  Her psikiyatrist ya da hekim travma konusunda bilgili değil  malesef. Trauma informed yani travma bilgili psikiyatristler tedaviye mutlaka beslenme planını da dahil ediyor. Çünkü bağırsak iyileşmeden akıl sağlığının iyileşmesi pek mümkün olamıyor. Bununla ilgili ayrıca çeviri yapacağım.

  • Masaj

Özellikle boynunuzda Sinokarotidiyen’in bulunduğu alana masaj yapmak vagus sinirini uyarıyor. Baskının  yoğun olduğu bir masaj genel olarak vagus sinirini harekete geçirir. Kalp hastalığı riskini azaltır. Duş başlığınızı tazyikli konumunda kullanarak kendi kendinize masaj yapabilirsiniz. Ama tavsiyem işi uzmanına bırakmak…

  • Gargara 

Normal boğaz gargarası yapmak vagus sinirini ve gastrointestinal sistemi tetikler.

  • Dili bastırmak

Hani doktora gittiğinizde boğazınıza bakmak icin bir çubukla dilinize bastırır ya, insan kusacak gibi olur. Hah iste aradığımız refleks bu. Bir eğitimde, şarkı söylemek ya da gargara yapmak gibi, arada bu refleksi çalıştırmak vagusa push up yaptırmak gibi demişti  hocam.

  • Akupunktur

Geleneksel akupunktur noktalarının özellikle de kulağa yapılan uygulamaların vagusu uyardığı  biliniyor.

  • Nefes

Derin ve yavaş nefes alma, vagus sinirini uyarır. Kalbiniz ve boynunuzda bazı nöronlar baroreseptörler olarak adlandırılan reseptörleri içerir. Bu uzman nöronlar kan basıncınızı tespit eder ve nöronal sinyali beyne (NTS) iletir, bu sinyaller de tansiyonunuzu ve kalp atış hızınızı azaltmak için kalbinize bağlanan vagus sinirinizi aktive eder. Ancak bir travma öyküsünün eşlik ettiği anksiyete bozukluğu, panik bozukluk ya da genel ismiyle “travma sonrası stres bozukluğu” sorunuz varsa bu maddeyi es geçin. TSSB ve nefes başlı başına ayrı bir mevzudur.

Derleyen: Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017

 

Vagus Siniri Fonksiyon Bozuklukları

serveimage

VAGUS SİNİRİ FONKSİYON BOZUKLUĞU (DİSFONKSİYONU)

Vagus sinirinin düzgün işleyişi hem fiziksel hem de zihinsel sağlık için hayati önem taşıyor. Vagus siniri bağırsak ve beyin arasında çift yönlü bir bağlantı sağlar ve (tiroid ve adrenal bezler hariç) tüm önemli organları birbirine bağlar. İster inanın ister inanmayın, vagus siniri yeni nöronların doğumunda bile rol oynamakta.
Bu yazıda, yaygın vagus sinir belirtilerini tartışacağım. Vagus siniri, hiperaktif (aşırı uyarılma) veya hipoaktif (az uyarılma) olduğunda, vagus sinir disfonksiyon belirtileri ortaya çıkar.

Aşırı uyarılma içeren bir hastalıktan muzdaripseniz (anksiyete bozukluğu, panik bozukluk, uykusuzluk (insomia), epilepsi, TSSB vb ) vagus siniriniz büyük oranda bundan sorumludur. Hatta yakın zamanda vagus siniri işleyiş bozukluğu ve Otizm arasındaki bağlantı üzerine yeni araştırmalar başladı.
Vagus sinirinin bütün bağırsak işleyişini düzenlediğini düşünürseniz huzursuz bağırsak sendromu üzerinde  oynadığı rol daha az dikkat çekici  olur. Kulak çınlamasından bile o sorumlu…

Vagus siniri aktivitesi gevşemeyi saglar, kalp atış hızını düşürür, kaygı ve depresyonu engellemeye yardımcı olur. Bozulmuş vagus siniri fonksiyonu kalp hızı, kan basıncını, stres tepkisini arttırır ve sindirimi engeller.

Vagus Siniri Nedir?
Vagus siniri vücuttaki en uzun kafa siniridir. Bağırsakları düzenlemekle kalmaz aynı zamanda kardiyovasküler, solunum, bağışıklık ve endokrin sistemleri de etkiler. Vagus siniri karaciğer, akciğer, dalak, böbrekler ve bağırsakları yönlendirir.
Bazı ilginç bilgiler vereyim:
– Vagus, etimolojik olarak Latince gezgin/meraklı anlamına gelir. Bu sinir vücutta da uzun ve dolambaçlı bir yol çizer.
– Vagal tonus artmışsa, yakınlık ve sosyal iliskiler de sağlıklı bir biçimde artar. Tersine, vagal tonus azalmışsa yalnız kalma, sosyal ilişkilerden kaçınma ve izolasyona sebep olur.
– Vagus sinirinin aktivitesi antidepresan bir etkiye sahiptir.
– Vagus siniri disfonksiyonu gastrointestinal semptomlara neden olur. Vagus, sinüs mide asiditesini, bağırsak motilitesini ve sindirim suları yükseltir. Hipoaktif bir vagus sinüsü, gecikmiş gastrik boşalmaya neden olur.
– Vagus siniri enflamasyonu kontrol altında tutar. Vagus sinir uyarımı karaciğer, dalak ve kalpte tümör nekroz faktörü (TNF) sentezini engeller.
– Enterotoksin, gıda zehirlenmesinin belirtilerinden sorumludur. Enterotoksin beynin vagus siniri ve kusma merkezini uyarır böylece hastalık davranışına (boşaltım) neden olur.

Hem aşırı, hem de yetersiz vagus siniri aktivitesi, hastalığa katkıda bulunabilir ve vagal sinir belirtilerine neden olabilir. Örneğin, yetersiz bir aktif vagus gastrik boşalmayı geciktirebilir. Normalde, peristalsit – ritmik kasılmayla ve bağırsak kaslarının gevşetilmesi, ek sindirim için gıdanın ince bağırsağa itilmesini sağlar. Bu kasılmalar vagus sinirinin kontrolü altındadır; Vagus sinir hasarı peristalsiti sekteye uğratır.
Aşırı aktif bir vagus sinüsü anormal düşük kalp hızı (bradikardi), senkop ve diğer bazı semptomlara neden olabilir.

Parasempatik sinir sistemi
Vagus, parasempatik sinir sistemini etkiler. Vagus sinir aktivitesi asagidakileri düzenler:

Nabiz (azalma)
Gastrointestinal peristalsis (artış)
Terlemek
Gıda tokluğu (artış)
Enflamasyon iltihaplanma (azalma)
Sinirsel süreçler (azalma)
Nevrojenez (artış)
Glikoz homeostazı ve insülin sekresyonu

Vagus, sempatik sinir sisteminin sebep olduğu kalp sinüsü ritm değişiklerini dengeler. Sinir sisteminin sempatik kolu savaş veya kaç tepkisi oluşturmaya yarar. Stresli durumlarda Savas – Kaç sistemi tetiklenir. Böylece kalp hızı, anksiyete, konsantrasyon, kan basıncı ve terleme oranını artırır. Bütün hayvanlar, stresle baş etmelerine yardımcı olmak için bu beceriyi geliştirdiler. Bu sempatik sinir sistemi tepkisi vagus siniriyle ters çalışır. Yani vagus sinirinin kalp atış hızını düşürür ve dinlenmeye ve sindirim sistemine yardım eder.

Travmatik deneyim nedeniyle vagus sinirinin aşırı aktivasyonu sonunda sistem bozulabilir ve az (hypo) ya da fazla (hyper) aktive olabilir.

Vagus Siniri Fonksiyon Bozukluğu (Disfonksiyonunun) Belirtileri:

Vagus sinir disfonksiyonunun belirtileri, vagus sinirinin aşırı aktif veya az aktif olmasına bağlı olarak değişir.
Vagus sinir disfonksiyonunun en sık semptomlarından biri ağrıdır. Ağrı genellikle kas krampları ile harekete eşlik eder. Bu ağrılar, hareketi durdurmaya neden olacak kadar şiddetli olabilir. Ya da Fibromiyalji gibi rahatsızlıklarla kendini gösterebilir.

Vagus sinirinin işlev bozukluğu da yutma güçlüğüne neden olabilir. Vagus siniriniz hasar görmüşse, normal gag refleksinden de yoksun olabilirsiniz. Vagus siniri boğazdaki bazı kasları kontrol ettiğinden, vagus sinirinin zarar görmesi sesinizi de değiştirebilir. Ses ile birlikte sözsüz iletişim becerileriniz de sekteye uğrar.

Yaygın Vagus Siniri Fonksiyon Bozuklukları:

1. Obezite ve Kilo Alma
Bazı çalışmalar azalan vagus siniri aktivitesini obezite ile ilişkilendirmiştir. Vagus siniri insülin sekresyonunu ve glukoz homeostazını düzenler, azalan vagus siniri aktivesi bu düzende fonksiyon kaybına yol açar. Vagus siniri gıdalardaki doygunlukta rol oynar. Vagal afferentler, tokluk sinyallerini bağırsaktan beyne iletirler. Dolayısıyla, vagus siniri, iştahı kontrol altında tutmak ve obezitenin gelişmesini önlemeye yardımcı olması bakımından önemlidir.
2. Huzursuz Bağırsak Sendromu (IBS)
Otonomik sinir sisteminin düzensizliği irritabl bağırsak sendromunun (IBS) gelişiminde rol oynar.
3. Depresyon
Vagus sinir disfonksiyonu kesin olarak ruh halini bozar ve depresyona sebep olabilir.
Vagus Sinir Stimülasyonu ile 1985 yılından beri Vagus sinirinden gelen elektriksel uyarının sinirsel aktiviteyi inhibe ettiğini ve köpeklerde nöbetleri bastırdığını biliyoruz. Günümüzde, “vagus sinir uyarımı” tedaviye dirençli depresyon için FDA onaylı bir tedavi olarak kullanılıyor. Ancak Vagus sinir stimülasyonu genellikle invazivdir (daha az invazif yöntemler mevcuttur). Bu nedenle, vagus sinir uyarımı tedavisi en ciddi ve en dirençli depresyon hastaları için saklı tutulur.

4. Panik / Anksiyete Bozukluğu
Anksiyete  ile vagus siniri arasındaki bağlantı iyi biliniyor.
Vagus siniri düzgün çalıştığı zaman sempatik “savaş ya da kaç” durumunu dengelemeye yarar. Vagus sinir disfonksiyonu, sempatik süreci beklenmedik şekilde yarım bırakarak aşırı uyarılma (hiperarousal), anksiyete, uykusuzluk, artmış kalp hızı ve dinlenememeye neden olur. Normal vagus sinir aktivitesi, savaş ya da kaç cevaplarını kontrol altında tutmak için gereklidir.

5. Bradikardi (Anormal derecede yavaş kalp atış hızı)
Bradikardi çok fazla vagal aktivite belirtisidir. Teknik olarak, bradikardi, dakikada kalp atış hızı 60 atım değerinin altında kalp hızı olarak tanımlanır. Maraton koşucularının kardiyovasküler spora bağlı olarak adaptif bir düşük kalp hızı var.
Azalan kalp hızı, senkop (geçici bilinç kaybı) veya bayılmaya yol açabilir. Bradikardi yetersiz kalp debisine, zayıf beyin perfüzyonuna ve senkop dönemine (bayılma) neden olur. Anormal derecede yavaş kalp hızı kalp debisini düşürür.
Nabız oranlarının düşük olduğu bazı profesyonel koşucular, kalp atış hızlarını arttırmak için koşarak kendilerini tedavi ederler.

6. Yutma Zorluğu
Vagus sinirinin primer motor bölünmesi, tekrarlayan laringeal sinirdir. Tekrarlayan laringeal sinir, bolus (yemek) geçiş sırasında vokal kord adduksiyonu üretmek için önemlidir ve öksürük refleksi sırasında glottik kapatmayı mümkün kılar. Tekrarlayan sinir hasarı vokal kord paralizisine neden olur. Semptomlar şunları içerir:
Disfaji – zorluk veya rahatsızlık yutma
Zayıf ses
Zayıf öksürük
Farengeal motor güçsüzlüğü ve aspirasyon riskini artıran bir larengofaringeal duyu eksikliği
Aspirasyon, maddenin orofarinks veya gastrointestinal kanaldan ses kutusu ve alt solunum yoluna girmesidir.

7. Gecikmeli Gastrik Boşaltım
Ayrıca, geciken gastrik boşalma olarak bilinen Gasteroparesis, bir zarar görmüş ya da az vagal sinir neden olabilir. Vagus siniri, peristalsis koordine eder. Peristalsis, gıdaları ileriye doğru iten dalgalı hareketler yaratan bağırsak kaslarının kasılması ve rahatlamasıdır.

Gecikmiş gastrik boşalma belirtileri şunları içerir:
mide bulantısı
mide ekşimesi
mide ağrıları
Karında spazmlar
kilo kaybı

8. Vazovagal senkop
Senkop ani, kısa süreli, postural tonus kaybı ile kendini gösteren, geçici bilinç kaybıdır. Ardından çabuk ve tam bir iyileşme gözlenir. Senkopun en önemli özelliği serebral hipoperfüzyondur (beyindeki yetersiz kan akışı). Vazovagal senkopun nedeni, kalp hızında hızlı bir düşüşü tetikleyen ve vasküler tonusta azalmayı tetikleyen bir refleksin aktivasyonudur. Bir vazovagal senkopun ilk anlarında kalp elektrokardiyografisinde kalp boşmuş gibi görülür, bunun sebebi vasküler tonusun azalmasıdır (empty heart syndrom.)

9. B12 Eksikliği
Tedavi gereği Vagus sinirinin bir kısmı cerrahi olarak çıkarılırsa (Vagotomi) ciddi bir yan etki olarak B12 eksikliğine sebep olur. Neden derseniz vagus siniri görevlerinden biri de midede parietal hücreleri uyararak asit ve intrinsik faktörü salgılamaktır. (instrink faktörü B12 emilimi icin gereklidir) Instrink faktörünün B12 yi absorbe etmesi gerekir. Vagus siniri disfonksiyonu ya da Vagotomi sonucunda intrinsik faktörü salınımı azalır bu da vitamin B12 emilimini engeller.
Vitamin B12 eksikliği – tedavi edilmezse – sinir hasarına, demansa ve ölüme neden olur.

10. Kronik enflamasyon
Vagus sinirine ilişkin hiçbir yazı / araştırma enflamasyondan bahsetmezse tamamlanmış sayılmaz. Genç ve sağlıklı insanlarda, enflamasyon kendi kendine çözülen lokal bir olaydır. Fakat doğuştan gelen bağışıklık sistemi (devamlı olarak pro-inflamatuar sitokin aktivitesi) vagus fonksiyon bozukluğu sebebiyle bozulabilir. Bu kronik enflamasyon hali sepsis, romatoid artrit, enflamatuar bağırsak hastalığı, multipl skleroz ve muhtemelen Alzheimer hastalığı gibi geniş bir hastalık yelpazesine sahiptir.

11. Öksürük Bozukluğu
Afferent sinir uçları, farinks, larinks ve hava yollarına (terminal bronşiol) ve akciğerin tamamının içine kadar uzanır. Ayrıca dış kulak yollarında (vagus sinirinin auriküler dalı veya Arnold siniri) ve yemek borusunda (özofagusta ) bulunabilirler. Duyusal sinyaller vagus ve larinks sinirleri aracılığıyla (traktus solitarius çekirdeğinde) beyin sapındaki öksürük merkezine (traktus solitarius) sinyal yollarlar. Öksürük refleksi, çok sayıda düzenlenmiş istemsiz kas eylemi dizisini içerir. Vagus fonksiyon bozukluğu gag refleksi gibi öksürük bozukluğuna da yol acabilir.

12. Nöbetler
Vagus siniri fonksiyon bozukluğu ve nöbetler arasındaki ilişki hala araştırılıyor. Vagus siniri stimulasyonunun klinik olarak ilk kullanımı refrakter epilepsi (tedavisi olmayan/zor, dirençli epilepsi) tedavisi içindi. Vagus siniri stimulasyonu tam olarak nasıl olduğu henüz açıklanamasa da nöbetleri sonlandırdı. Nöbetleri nasıl sonlandırdığı üzerine  şu an araştırılmaya devam etmekte olan üç hipotez var.

Peki Vagus sinirini nasıl uyarabiliriz ?

Ceviri: Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017

 

Eğitim pazarlığı…

8DA7F21D-89ED-429F-A4FB-6CBB93950F65

Birkaç gündür yazsam mı – yazmasam mı derken şimdi klavye başındayım. Dün Gürol hocam bir paylaşımda bizim meslekle ilgili “… ömür boyu çıraklıktır. Çırak olmaktan hep onur duydum.” yazmış. Bunun üzerine bir çırak olarak kaç gündür aklımdakileri yazmasam ayıp olurdu…

Sizlerin eğitim hayatınız nasıldı bilemiyorum ama biz kaynağa, bilgiye ulaşmak için hep çabalardık. Çünkü böyle bilgilerin kaynağına ulaşmak kolay değildi….Usta çırak ilişkisi içinde yıllarca çalıştık, çalışıyoruz… Yıl başında kitap listeleri verilirdi. Bazı eserleri bulunamazdı. Kütüphaneler, sahaflar didik didik aranır, İstanbul’a Ankara’ya haber salınır, sonunda bir biçimde bulunurdu. O kitaplar sipariş edilir, ek işler yapılır, borç bulunur, kredi çekilir parası bir yerden karşılanırdı.

Şimdi herkes “hoca” ya bizim hocalar ne hocaydı ama… O derslerde hocanın ağzından çıkan her bir söz -ders dışı sözleri dahil- not edilir. Yazmaktan eline kramp girerdi. Çünkü hoca dediğin kişi bir bilgelik, ululuk taşır ağzından boş laf çıkmaz… sadece bildiğini paylaşmaz, yılların birikimiyle, sarih bir deneyim paylaşır… Yazmaktan hocayı dinleyemiyorsan, birşeyler kaçırmışsan sınıfı tekrar ederdin, bu kadar basit… Okul doğrudan bir yıl uzardı. Öyle yaz okulu, büt gibi kestirmeler yoktu… Bir yılda olgunlaştıramadığın bilgiyi bir iki ayda nasıl olgunlaştıracaksın ki… O yüzden çoğumuzun dersleri çift dikişti. Ama o notlar.. ne kıymetli bugün arasan hiçbir yerde bulamazsın… Derlenmiş, süzülmüş bilgi… O yüzden öğrenmek, öğrenmeyi talep etmek, ne olursa olsun bir kez daha baştan başlamak en azından beni hiç yormadı. O yüzden herhalde Murat hocanın okuldaki son dersine Türkiye’nin dört bir yanından eski mezunlar geldi son bir kere daha dinleyebilmek için…
Bazen taze öğretmenler hemen ileri seviye eğitimlere hevesleniyor halbuki eğitim tekrarı kadar öğretici birşey yok…
Provaya bırak gelmemeyi geç kalamazsın, orada edineceğin tecrübenin telafisi yok. O yüzden canın çıkmadıysa gidersin bunun mazereti yoktur. Olsa olsa seçimdir. Öğrenmeyi seçmek ya da seçmemek… Tabori’nin sözü sahne sanatı profesyonelleri için de geçerli bence “parayı havaya attığında yazı ya da tura geleceğini değil paranın havada asılı kalma ihtimalini de hesaplarsın”…
2000 yılından beri workshoplara katılıyorum. Bir bilgiye ulaşmak istiyorsam, birinden öğrenmek istiyorsam bir yolunu buldum. Olmadıysa da olmadı…

Niye yazıyorum bunları? Şimdiki eğitim anlayışındaki “kolaycılık” tavrı yüzünden yazıyorum… Aslında bizim alanda bu hep biraz böyleydi… İki adım göstersene ne olacak… şu yazıyı iki dakika düzeltsene ne olacak… elbette “ne olacak” “iki dakika yapılır” da buradaki söylem çok rahatsız edici… O iki adım için stres kırıklarıyla pratik yaptığını düşünmez kimse. İki satır yazacaksın diye kaç araba parası kitaba, derslere harcadığını düşünemez…

Öğrenciye kitap önerirsin nereden bulacağım diye sorar. Herşeyi google layan şahıs internette bulamıyorsa milli kütüphaneye gitmeyi akıl edemez… Hatta mümkünse tam olarak hangi kitapçıya gittiğinde kesin olarak kitaba ulaşacağının bilgisini ister.
Hem tiyatroda, hem yogada öğretmen arkadaşlarımla zaman zaman konuştuğum bir konu… Eğitim pazarlığı!
Bir öğretmen arkadaşıma eğitiminde Alsancak çok uzak, park yeri dert Urla’ya gelseniz diyenini duydu bu kulaklar…

Şimdi İzmir’e geleceğim bir atölye yapayım dedim. İlgilenen var mı var… Bir sürü mesaj aldım… Malesef çoğunun odağı farklı… anlayamadım, anlayamıyorum o yüzden yazıyorum hepimize hatırlatma olsun diye… Mesajların büyük çoğunluğu eğitim içeriği hakkında değil.
Sertifika verecek miyim?
Kitapçık verecek miyim? Çünkü not alamazmış… Kitapçık vermiyorsam slaytlarımı mail atar mıymışım?
Eğitime gelmeden okumalarını rica ettiklerim çokmuş malum çalışıyormuş okuyamazmış/bitiremezmiş…
Katılımcı kendisine travmaya duyarlı yoga hocası diyebilecek miymiş? (İki günde!)
Ne kadar indirim yapıyor muşum? Yapabilir misin değil…
Burs koşullarım nelermiş?

Biz böyle konuları konuşmaya utanan bir milletiz normalde… Bu gelen mesajlar “hoca” lardan olunca yazma mecburiyet hissettim. Arkadaşım ben aşı yapsam iki günde travma uzmanı olunmaz… Örneğin 8+5 yıl yüksek eğitim aldım 100+400 sayfa tez yazdım, jüriye girip savunma yaptım ancak öyle bana “uzman” dediler… ki zaten akademik bir kadrom olmadığı için onun da bir geçerliliği yok… Bir hocam var misal, bölüm başkanı profesör, hiç bir yerde kolay kolay görmezsin bu ünvanlarını “Balıklıova köy tiyatrosu yönetmeni” yazar en fazla…

Nedir bu kolay yoldan uzmanlık, hocalık hevesi… Not almadan, okumadan, çalışmadan çaba göstermeden, zaman ayırmadan nasıl olacak bu iş, sen biliyorsan bana öğret… Ben yıllardır çalışıyorum bu konuyu (travma) daha olmadım yani… Bessel’in eğitiminde Yale’den Harvard’dan uzman psikiyatristler var hala taze bilgi peşindeler… o yüzden bu “hocalık eğitimi” söylemini de yeniden düşünmek lazım…
Sonra ben vakıf değilim, okul değilim, üniversite değilim, zengin değilim niye “kesin olarak burs vermem gerekiyor” ya da “indirim yapması lazım” hissine kapıldın?
Bunun arkasından “İzmir çok uzak Ankara’ya ne zaman gelirsiniz?” Sorusu geliyor. Hatırlatmak istiyorum 9.000 km uzaktan geliyorum, talep eden olursa öğrendiğimi, bildiğimi paylaşayım diye…
En çok canımı sıkan da “çok istiyorum/ne zamandır bekliyorum” söylemi… ve ardından gelen ama-lar… Bildiğin kalbim kırılıyor bu özensizliğe…
Çok istiyorsan, bir yol bulunur… Ben başka türlüsünü anlayamıyorum…
Yani ekonomi hep zordu, zaman hep azdı, imkan hep kısıtlıydı ama çok istiyorsan bir yolla oldurursun. Olmuyorsa kısmet değilmiş der bir sonrakine plan yaparsın…
Yani benim de bu eğitimleri alayım diye cebime para koyan yok ki… bu bir çeşit alış veriş… Üstelik öylesine bilgi aldım sattım meselesi de değil…. Senin için 20 saatlik ya da 200 saatlik eğitimin arkasında yılların emeği var…
Sunay Demircan’ın harika bir yazısı vardı o yazıdan alıntı yapacağım. Hepimize hatırlatma olsun diye… Çünkü bir şey zaten iyi yazılmışsa yapılabilecek en iyi şey onu alıntılamak:

Doğulu Ma’arif demiş bugün eğitim dediğimiz ‘şey’e.
Ma’arif’in Türkçe karşılığı: Bilgi, kültür, beceri, öğretim-eğitim sistemi….
Ma’arif, Arapça “arafe” fiilinden türemiş bir kelime. İsim olarak, “bilgi” anlamına geliyor. Arif, tarif, marifet, maruf, irfan kelimeleri de aynı kökten türemişler.
Hepsi birbiriyle akraba. Ya örf nerede? Adap-erkan, pratik bilgi, misal ve tecrübe ile öğrenilen şeyler demek örf de.
İrfan: Bilme, öğrenme, pratik bilgi, usul ve örf bilgisi, aynı zamanda tanımak, bilmek anlamında kullanılıyor.
Türkçeye “eğitim” diye çevirmişiz.
Ma’arif’in karşılığını bulurken çok uğraşmışlar muhtemelen.
Andreas Tietze ve Nişanyan, etimoloji sözlüklerinde “eğitim” sözünün Divan-ı Lügat-ı Türk’den alındığı ve karşılığının iğitmek/iğdiş etmek olduğunu söylerler.
Eyüboğlu, “eğmek, bükmek…” der.
Merak ettim, sanskrit karşılığını aradım eğitimin. ‘Vidya’ diyorlar. Tespit etmek-bulmak; elde etmek; kazanmak anlamlarına geliyor.
Eğitimi alana, öğrenen karşılığı, “öğrenci” demeyi uygun bulmuşuz. Öğrenen kişi biraz edilgen durumda kalıyor tabii.
Eskiden talebe denirmiş. Arapça talaba’dan geliyor. Talip olan, talep eden anlamında. Öğrenene göre talep eden, bilgiyi gönüllü olarak istiyor.
Ma’arifet ve irfan için talep eden kişi…

Hoca, eğitmen, öğretmen,uzman…Talebe, öğrenci, çırak olmanın anlamını bir kez daha düşünelim istedim.

Ece Türkmut Dere

Om ile uyuyan bebek!?

 

Niyetimiz iyi bile olsa hata yapabiliyoruz ve eylemimizin sonucunu yanlış yorumlayabiliyoruz. Bebeklerin zihni ve ihtiyaçları yetişkinlerden çok farklı. Bu yüzden -işe yarıyor gibi gözükse de- standart reçeteler uygulayamayız. Bebekle duygusal olarak senkronize olmalıyız, böylece sezgisel olarak ne hissettiğini, neye ihtiyaç duyduğunu sözsüz iletişimle anlayabiliriz.

Travmaya Duyarlı Yoga eğitiminden beri söylediğim bir şey var; Herkes travmayla çalışmak ya da interoceptive yoga eğitmeni olmak zorunda degil ama travma konusunda bilgili (trauma informed) olmalıyız. Tam da o videoyu vb. doğru yorumlamak icin..

Bebeklerin yüksek sese hassasiyeti vardır. Yüksek ses içgüdüsel bir uyarı vererek amigdalayi aktive eder.

Figure-2-Reaction-times-mean-SEM-to-auditory-black-circles-and-visual-targets.png

Sosyal medyada bu videoyu ilk izlediğimde çok rahatsız oldum. Video çok yayıldı, özellikle yoga ile ilgilenenler ve yoga eğitmenleri tarafından çok paylaşıldı. Baba ağlayan bebeğine Om diyor ve bebek uyuyor. Çoğu yorumda da şuna benzer şeyler  yazıyor: “Yoga her durumda işe yarar”…

Hayır efendim öyle olmuyor malesef… Videoyu izlerken çok rahatsız oldum çünkü bebek aşırı stres içindeydi ve babanın yaptığı aslında bebeği daha da strese sokuyordu. Sonunda çocuk  disasiasyona girdi yani bebek uyumadı ayrışmaya girdi. Travma konusunda bilgili iseniz -uzman olmaya gerek yok- bunu görmemek mümkün değil.

Perinatal sinirbilim konusunda uzman Dr. Nils Bergman (kendisi aynı zamanda “ten tene temas” konusunda yaptığı  çalışmayla bütün  dünyada tanınıyor) videoyu yorumlayan bir röportaj verdi.

Dr. Nils Bergman’ in Analizi:

  • Baba yüksek sesle monoton bir ton yapmaya başlıyor.
  • Yüksek sese anında tepki veriyor: irkilme, korku
  • 4 saniye sonra: kol ekstansiyonda, parmaklar yayılmış; teyakkuzda ve arayışta.
  • 5 saniye sonra: elini yumma, kavrama, göz kontağı yok, gözler kapanıyor; Korku evresi (durumu)
  • 2 saniye sonra: Takipne (aşırı hızlı solunum): sürekli devam eden tehditi teyit etme ve değerlendirme
  • 9 saniye sonra: hızlı solunuma devam ediyor ama artık donma durumuna geçti.
  • 7 saniye sonra: Hala solunumunda zorlanma var. Hala gergin, el hala büzülmüş, gözleri kapalı; Donma durumunu koruyor.
  • 3 saniye sonra: Esneme işareti aslında bu yavaş bir nefes alış, bebek uykulu değil; tehlike sinyali (otonomik bir oto dengeleme diyebiliriz) uyarı sinyali durdu; artık donma durumunda değil.
  • Sonunda: Göz teması arıyor, hala uyarılmış durumda, hala korku içinde .

Baba bebeğe bakmıyor, göz teması kurmuyor, bebeğin yüzündeki ifadeyi görmüyor, sessizce konuşmuyor, uzanan kollarını kavramıyor. Onun yerine bebeği aşırı yüksek bir sese boğuyor. Bebeğin kolları ekstansiyonda kaldı. Çünkü elleriyle temas kurup rahatlama sağlayabileceği birini bulmaya çalışıyor. Korkudan ya da kaçamadığı yüksek gürültüden ayrışmak icin ya da kendini “saklamak” icin sımsıkı  gözlerini kapatıyor. Çok hızlı nefes alıyor. Bebek panik modunda. Evet belki susmaya koşullandırılmıştır ya da bu çok yüksek titreşime alışmıştır. Böylece sessizleşiyor mu? Hayır panik içinde ve  kaçamıyor. Bunu “elektrik süpürgesi” sesinde de görüyoruz; bebekler aynı çaresizlikle yüksek sesi protesto ediyor ama bir süre sonra çaresizce ayrışma ve donma tepkisine giriyor.

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017