Travmanın Paradoksu

5f99e1b9d881a619ebddba0e477cdcc2

Travmanın Paradoksu

Yaklaşık bir yıl kadar da yaşadığım bölgenin büyük bir hastanesinin acil servisinde Travma Bilgili Bakım projesi yürüttüm. Fiziksel büyük yaralanmalardan, kazalara, şiddet, ateşli saldırı, taciz, madde kullanımına kadar, farklı yaşlardaki yüzlerce hasta ve çok çeşitli travma olgusu ile karşılaştım. Travma bilgili hastane olma yolunda çalışırken defalarca duvara çarptık. Çünkü bu aslında yara bakımından farklı bir şey değil. Siz yarayı özenle temizlerken başkası gelip üzerine steril olmayan bir bez koyarsa çabanızın pek bir kıymeti kalmıyor.  Travma bilgili yaklaşımın da tam bu yüzden yayılmacı bir yol izleyerek toplumun her kesimine ulaşmasını çok önemli buluyorum. Elbette bu yaklaşım birincil olarak riskli alanlara öncelik vermeli. Bununla birlikte toplumda bir travma prevalansı oluşturmamız gerekiyor.

Travma, genellikle yokuş yukarı bir mücadeledir. Mesele sadece insanların iyileşmesine yardımcı olacak teknikleri ve müdahaleleri bulmaktan ibaret değildir. Çalışma yapılan alanlar aslında uzun vadede daha büyük sistemlere hizmet eder. Travmanın insanların yaşamları üzerindeki etkisinin anlaşılmasına yardımcı olmak da en önemli girişimdir. 

Travma bilgili bakım olarak adlandırılan yaklaşım, en basit basit anlatımıyla, sorduğumuz temel sorularda bir değişimle açıklanabilir: “Senin derdin ne? / Ne sorunun var?” sorusu “Sana ne oldu ?” ve daha önemlisi “Sana olan şey, hayatında yaşamaya nasıl devam ediyor?”, “Bugün hayattaki fonksiyonunu nasıl etkiliyor?” sorularına dönüştü. Bu açıdan travma konusunda bilinçli yaklaşım daha fazla hassasiyet ve anlayışın derinleşmesine yardımcı oluyor. Ancak bu noktada paradoks devam ediyor, çünkü toplum olarak oldukça açık bir şekilde, travmanın gerçekten ne anlama geldiğini anlamak için hala biraz isteksiz davranıyoruz.

1980 sonrası travma sonrası stres bozukluğu ya da TSSB tanısı tanındı ve bu alanda çalışanlar için gerçekten önemli bir kilometre taşıydı. Ancak TSSB her zaman sınırlı bir tanı olmuştur. Çünkü bu tanı, yetişkinliklerinde travma geçirenlerin “yetişkin” deneyimlerine dayanmaktadır. Travmatik olayın müdahaleci anı ve duyumlarıyla yaşamanın neye benzediğini ve travma ile ilgili herhangi bir uyarandan kaçınmak için, sayıca çok fazla olan baş etme stratejileriyle nasıl yaşadıklarını anlatabilme becerisi ile de sınırlıdır.

Fakat gerçek şu ki, onlarca yıllık araştırmadan sonra bile, çok önemli dramatik öykülere sahip çocukların sadece% 25’inin TSSB kriterlerini karşıladığını görüyoruz. Çünkü çocukluk çağı travması ve kendini gösterme şekli derinden farklıdır; çocuk için çok kritik ilişkiler içinde gerçekleşir ve kişinin gelişimi üzerinde yıkıcı etkisi olabilir.

Adamım Bessel… Bessel van der Kolk’a olan saygımı kelimelerle ifade etmem çok zor ama tam bu noktada, ona ve çalışma arkadaşlarına müthiş bir şükran duyuyorum. Hala resmi olarak tanınmasa da gelişimsel travma bozukluğu adını verdikleri başka bir tanıyı bıkmadan, usanmadan savunuyorlar ve yaptıkları klinik çalışmalar doğrultusunda DSM’ e sokmaya çalışıyorlar. Üstelik bu uğraş yeni de değil neredeyse 30 yıllık araştırmaya dayanıyor.  Öncelik, şu an gelişimsel travma bozukluğu üzerine, ama bunun dışında üzerine çalıştıkları başka travma bozuklukları tanıları da var. 

Gelişimsel Travma Bozukluğu tanısı, erken travmanın etkisinin ne kadar yaygın ve kalıcı olabileceğini anlamak için çok güçlü bir çerçeve sunmaktadır. Üstelik sadece çocuk üzerinde değil, ergen ve sonrasında yetişkinlerde travmatik reaksiyonu başarılı bir şekilde çözemezsek insan gelişiminin sonucunun ne olacağına dair bize büyük bir resim gösterir. 

Insan gelişimini olabildiğince basit anlatacağım. Görmeyi umduğumuz şey, bir insanın dünyayı güvenilir bir şekilde algılayabilmesi, objektif bir şekilde problem çözebilmesi ve geleceği esnek bir şekilde planlayabilmesidir. Bir kişinin duygularını tanımlayabilmesini görmeyi bekleriz. Duygularını ve duyumlarını yeterince uzun süre tolere edebilmesini dolayısıyla, deneyiminin bir öğrenme sürecine dönüşmesini bekleriz. Elbette bu öğrenme ile onları yönetebilmesini bekleriz. Kişinin istikrarlı bir kimlik duygusu geliştirebileceğini ve öz yeterlik için kapasite geliştirebileceğini umarız. Kişinin güvene dayalı ilişkiler kurabileceğini ve ihtiyaç duyulduğunda destek ve yardım için bu ilişkilere güveneceğini umarız.

Artık insan gelişimi alanlarının tümü sağlıklı ve iyi düzenlenmiş bir beyine dayanıyor. Sağlıklı gelişimde, yetişkinlikte gördüğümüz, düşünen beyin ve duygusal beynin birlikte iyi / uyumlu çalışabilmesidir. Böylece stres ya da sıkıntı yaşadığımızda beyin baş edebilme mekanizmalarını kullanır ve bizi stabil bir duruma geri getirebilir. Bu gelişimin temelidir ve bu temel çocukluk çağı travmasında çok derinden etkilenir.

Travma geçirmiş bir beyinde gördüğümüz gerçekten çok kritik üç etki vardır. 

Bunlardan ilki duygusal beynin tam anlamıyla sağ kalım (survival) beyin yapısına dönüşmesidir. Çünkü, travmatik bir deneyimle büyüyen çocuklarda, onları beslemesi, koruması ve onlara rehberlik etmesi beklenen ilişkilere güvensiz hale gelecekleri deneyimler yaygındır. Böylece vücutlarında güvensiz, duyguları ile güvensiz ve sonuçta kaotik ve tehlikeli bir dünyayı anlamaya çalıştıkça düşünceleriyle de güvensizdirler. 

Travmatize olmuş bir kişinin beyninde gördüğümüz şey, beynin bir kısır döngüde sürekli olarak, temel otomatik hayatta kalma tepkilerine ( Savaş /Kaç / Don) dayanmasıdır.

Bu olgular, bir çocuk, bir ergen ya da bir yetişkinde kendini çok farklı şekillerde gösterebilir ama temelde sinir bilimcilerin açıkladığı üzere otomatik yanıtlardır. Hatta sinir bilimciler bunu kelimenin tam anlamıyla düşünen beynin kaçırılması (hijack) ya da zorla alıkonması olarak tarif eder. Yani güçlü olumsuz duygularla, bilinçli ve düşünen beynin düşmanca ele geçirilmesidir.

Şimdi lütfen bu etkinin derinliğini düşünün. Çünkü insanların, iyi kararlar aldığı ya da kötü kararlar aldığına dair temel bir inancımız var. Beyin bilimi ve yapılan çalışmalar gösteriyor ki bu o kadar basit değil… Travmatize beyin, karar verme tarzını oluşturmak için düşünen beynine güvenilir bir şekilde erişemez ve onu kullanamaz.

Kişinin vermesi gereken kararlar ya da yönelimleri düzenleyecek beceriye ulaşımı yoktur. Bu da travmatik beyinde gördüğümüz ikinci büyük etkidir; beyindeki alarm sistemi korkunç şekilde çarpıklaşmıştır.

Hepimizin tehlikeyi kaydetmek ve tehlikeyi işlemek için bir alarm sistemine ihtiyacımız vardır. Ama ya alarm sistemi her yerde tehlike algılayacak kadar çarpıksa; Tehlikeli durumlarda tehlike ve nötr durumlarda tehlike ve daha trajik olanı çoğumuzun iyi ya da olumlu olarak değerlendirdiği durumlarda tehlike algılıyorsa…

Büyümenin nasıl bir şey olduğunu düşünün… Kafanda bir alarm var, Tehdit! Tehlike! Tehdit! Tehlike! diye sürekli yanlış bir uyarı veriyorsa, bu, mevcut olmaya, etrafınızdaki kaynakları ve ilişkileri kullanmanıza derin bir müdahaledir.

Travma deneyimlemiş beyinde gördüğümüz üçüncü derin etki, şimdiki zamanı değerlendirme ve deneyimden öğrenme yeteneğidir. Bu durumu bazıları teflona zımpara etkisi olarak örneklendirir. Bence bu erken deneyimlerin gücünü ve gerçekte beyni nasıl yapılandırdığına dair yerinde bir örnektir. Erken dönemdeki olumsuz deneyim o kadar güçlü ve ağırdır ki, yaşamın daha sonraki dönemlerinde gerçekleşen iyi deneyimleri gölgeler. Önemli ve ihtiyaç duyulan yeni iyi deneyimler, basit bir şekilde erken dönem olumsuz deneyimlerin gücünü devre dışı bırakamaz.

Sonra bu insanların genellikle iyileşemeyeceğini düşünüyoruz? ya da iyileşmeye karşı dirençli olduklarını, ya da sunduğumuz önerilere uygun olmadıklarını… Çünkü davranışsal bir sağlık sistemi var ve daha kısa süreli olan tedaviler savunuluyor. Ancak gelişimsel travma kısa sürede tedavi edilemez, zaman alır. Maalesef, en çok yardıma ihtiyacı olan insanlar iletişim kurması ve ulaşması en zor olanlardır. O zaman akla şöyle bir soru geliyor: Travma deneyimi olan ve beyin işletimi hasarlı onlan insanlara yardım edebilmek için daha iyi durumda olmalarını mi beklemek lazım? Bunu düşünmek rahatsızlık verici ama geleneksel yöntemleri kullanmaya devam etmekte kararlıysak cevap “Evet.” olabilir. Ama aslında  cevap yankılanan bir “Hayır!” olmalı.* 

Travma bağlanması ve beyin bilimlerinde onlarca yıl süren araştırmalardan sonra travmayı nasıl iyileştireceğimiz hakkında artık daha fazla bilgiye sahibiz. Herşeyi bilmiyoruz. Ancak, daha fazla bilgimiz ve daha fazla umudumuz var; beyne ulaşabilir ve onu sakinleştirebiliriz. Süregelen yöntemler dışında, Neurofeedback, bedene yönelik çalışmalar, Duyu Bütünleme, EMDR ve daha fazlasını biliyoruz. Bu yöntemleri de devreye sokarak yardıma ihtiyacı olanlar için, şu anda sahip olduğumuz müdahalelerden daha verimli sonuç alabiliriz. Bazılarının “Vay.. Size iyi şanslar” dediğini biliyorum. Açıkça yapmamız gereken çok iş var ama iletmek istediğim daha büyük bir mesaj çünkü travma hepimizi etkiler. Çocukluk çağı travmasının derin etkisini gösteren olumsuz çocukluk çağı deneyimleri (ACE) çalışması için Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi tarafından yapılan çalışmaya bakmanız bunu anlamak için yeterlidir.*

Anksiyete, depresyon, madde bağımlılığı ve intihar gibi tahmin edebileceğiniz şeylerin dışında, çocukluk çağı travması, kalp hastalıkları, otoimmün hastalıklar gibi bir dizi kronik tıbbi hastalığın en güçlü ve tek belirleyicisidir. Pek çok araştırmacı, çocukluk travmasının dünyanın en büyük halk sağlığı krizi olduğunu söylüyor. Travma alanındaki profesyonellerin elbette devam eden çalışmaları var. Ancak şimdi toplum olarak da çalışmamız gerekiyor. 

Tekrar düşünmenizi rica ediyorum, çocukluk çağı travmasının özü, güçlü ikili ilişkilerde gerçekleşir. Pek çok bilimsel yaklaşım, temel ilişki modelinde yaraların olduğunu ve iyileşmeyi teşvik etmek için yeni ilişkiler kurmak gerektiğini söyler.

Ama, hangi kişinin, ilişki modelini iyileştirme yolunda belirleyici bir katalizör olabileceğini asla tahmin edemeyiz. Bu bir öğretmen, bir antrenör olabileceği gibi, bir işletmeci de olabilir; bir polis, avukat olabileceğini gibi bir komşu ya da sanatçı da olabilir. 

Bu yüzden sizden hepimizin travmadan etkilendiği fikrini almanızı / anlamanızı rica ediyorum. Her birimiz bedeli hem kişisel hem de toplumsal olarak ödüyoruz. Hem kişiden kişiye hem de toplumsal olarak birbirimizle bağ kurduğumuzda insanların iyileşmesine yardımcı olabiliriz. Dolayısıyla travma bilgili olmak hepimizin ilgilenmek zorunda olduğu bir meseledir. Geleceği ancak böyle iyileştirebiliriz. 

Ece Türkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

* Bu yazı Dr. Kelly’nin travma bilgilendirme çalışmalarının önemini anlattığı bir dersten alıntılar içermektedir.

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

 

Reklamlar

Bırakın Çeneniz Konuşsun

e25d635543f0b77ed00ea83d2ef8ae64

Bırakın Çeneniz Konuşsun 

İfade için güvenli alan

Travmatik deneyim ya da olumsuz çocukluk çağı deneyimlerinin vagus sinirinde fonksiyon bozukluklarına yol açtığını biliyoruz. 12 Kranial sinirin en uzunu olan, Vagus sinirinin, ventral vagal kolunun en önemli işlevlerinden biri sosyal temas ve zevk ile ilişkilidir. Doğrudan yüz kaslarını, sesi etkiler ve ifadeyi belirlemeye yardımcı olur ve sosyal iletişimde aktiftir. Göz teması, işitme, yemek yeme, konuşma, şarkı söyleme, şefkat gösterme / bakım, öpüşme, gülümseme ve bazılarının söylemiyle doğrudan kalpten kalbe teması sağladığı söylenir. Kişiler arasında, temasa geçmedeki rolünden ötürü, ventral vagal sistem, aynı zamanda kişinin öz güvenini destekler, ancak bu anlattıklarımın aktif olması için kişinin makul miktarda, gerçekten güvende hissetmesi gerekir.

Uzun süreli baskılanan duygular ve ifadeler, tehlike, travmatik deneyim veya kronik stres de ventral vagal sistemin gelişimini köreltebilir veya sistemi bozabilir. Buna ek olarak, özellikle travmatik deneyimde Broca alanın da fonksiyonu bozulur. Bessel van der Kolk bunu sessiz/sözsüz terör olarak nitelendirir. Yani travmatik deneyimi ifadede, ifadesiz kalma, söz bulamama…

Bu körelme, kendini ifadede sıkışıklık; yani sesin kendi rengini ve potansiyelini bulamaması, çene, boyun ve üst gövdede gerginlik, mikro mimiklerde ya da gözlerde donukluk olarak kendini gösterebilir. Kişi kendi sözlü ve sözsüz ifadelerine tam olarak hakim olamadığı gibi iletişimde bulunduğu kişinin de sözlü ve sözsüz iletişim verilerini doğru yorumlayamaz.

İfade alanı, özgün ses ve sessiz kalarak kendini koruma arasında bir savaş halindedir. Duyulma, anlaşılma ihtiyacımız, onaylanma ve güvenliğe yönelik ihtiyaçlarımızla mücadelele eder. Ama ihtiyaçlarımızı göz önünde tutarak, tarafsızca ve değişime zorlamadan; rahatlamak, hareket ve ifade için zamanla güvenli bir alan yaratabiliriz…

İfadenizi, düşüncelerinizi, duygularınızı iletmek için ses çıkarmaya yardımcı olan ve sizi destekleyen çene; dil, boğaz ve çevresindeki kasları ve kemikleri içerir. İfadenin bulunduğu alandaki fiziksel hareketler sesi oluşturur. Hareketsizlik sessizdir.

Ağız, nefes, beslenme, sözlü anlatım, duyu ve dokuyu algılama, öpüşme ve sözlü dokunuşla başkalarına bağlanmak için temel geçittir. Bebekler ve küçük çocuklar, herşeyi ağzına koyarak, dünyalarını coşkuyla araştırırlar. Duygularını önce ağlayarak, gülerek, anlamsız sesler çıkararak ve sonunda kelimelerle ve şarkılarla özgürce ifade etmeyi öğrenirler.

Çocuklar büyüdükçe, çoğu keşifte ve ifadede sağlıklı sınırlarla karşılaşırlar. Sınırlar hakkında bilgi sahibi olurlar:

Ne zaman “iç sesi” kullanabilirim?

Ne zaman dudaklar ve dil yerine, göz ve parmaklarımla keşfedebilirim?

Gizlilik ve nezaket göstermek için kelimeleri nasıl seçerim ?

Sevgi dolu ve tutkulu bir öpücük vermeden önce karşı tarafın durumunu nasıl değerlendirebilirim ?

Ne zaman ve ne yiyeceğimi, bedenimde nasıl dinlerim?

Duyguları içsel olarak yönetmenin yanı sıra, sesin içine sızmasına nasıl izin veririm? 

Bu sağlıklı sınırlar, ifade yolunu canlı, açık ve ulaşılabilir kılar.

Ancak çok fazla çocuk, seçimler ve ifadeler yüzünden cezayla ve utandırma yoluyla sağlıksızlık sınırlarla karşılaşır. Bu onları susturur. İstismar dahil olmak üzere aile sırları, her ne pahasına olursa olsun içeride tutulur. İstismar, zorla besleme, fiziksel şiddet veya sözlü taciz doğrudan ağzı etkileyebilir. Tüm beden, utanç ve korkudan dışavurum halini kısıtlar. Ailede ya da sosyal çevrede onaylanmak, kabul görmek için “iyi çocuk” rolünü fazla benimseyerek kendini ya da olumsuz duygularını ifade edememe / kısıtlama hali yani bir başka deyişle, duyguları yutma gerçekleşir. Özellikle de öfkeyi ifade etmekteki sosyal baskı ve tutma hali kronikleşir. Uzun zaman tutalan ya da yutulan ifade, bir zırh oluşturmaya başlar. Çene kasları sıkılaşır ve rahatlamaya direnç gösterir.

jaw_musclesYandaki resimde Temporalis ve Masseter kaslarının kafatasındaki yerini görebilirsiniz. Şimdi çenemizde nazik bir keşif yapalım. Üst ve alt dişleriniz şu an birbirine dokunuyor mu? Diş hekimleri, dişlerimizin çiğnemedikleri veya yutma eylemini desteklemedikleri sürece birbirlerine dokunmaları gerekmediğini hatırlatır. Sıkıştırılmış bir çene, dişlerinize zarar vereceği gibi, TME (temporomandibular eklem), boyun ve baş ağrısına neden olabilir. Halbuki bir kas sapı, çeneyi hafif açık bir pozisyonda tutmak için rahatça desteklemektedir. 

İfade için güvenli bir alan oluştururken aynı zamanda kendimiz için ifadeyi kolaylaştıracak bazı stimulasyonlar yaratabiliriz.

Şimdi nazikçe ve yavaşça çenenizi birkaç kez açın ve kapatın. Vücudunuzun geri kalanında ne olduğuna dikkat verin. Kolayca nefes almaya devam ediyor musunuz yoksa nefesinizi tutuyor musunuz? Boynun ve boğazın hareketi rahat mı yoksa sıkışık mı? Omuzlar yerli yerinde duruyor mu yoksa çenenizi hareket ettirmek için yardımcı mı oluyorlar? Herhangi bir yargıda bulunmaya gerek yok sadece bu duyumları fark etmeye çalışabilirsiniz. 

İçeriden hareket:

Çeneniz açık V şeklinde açısıyla her iki uçtan kafatasına bağlanır. Ağzınızın tabanı da dil köküyle doldurulur, kemik değildir. Samimi bir merakla, çenenizi hareket ettirin. Parmaklarınızın kulaklarınızın hemen önündeki TME’de  (çene eklemi) hafifçe hareket etmesine izin verin. Çeneniz bu eklemlerde düşmekte ve kaymaktadır. Üst dişleriniz kafatasının bir parçası olarak sabittir. Çenenizin hareketi sarsıntılı, takılı veya asimetrik ise, daha yavaş veya daha kısa bir mesafe içinde hareket etmeyi deneyin. Üst ve alt dişler arasında boşluk yaratmak için çenenizi biraz aşağıya bırakın. Alt çenenizi çok minicik bir mesafede kulaklardan uzaklaştırın sonra yavaşça kulaklara doğru yaklaştırın. Yine çok kısacık bir mesafede iki yana doğru yavaş ve nazikçe hareket ettirin. Sonra ağzınızı açın, üst ve alt dişleriniz arasındaki  hafif boşluğu koruyarak tekrar kapatın.

Eğer  geceleri dişlerinizi sıkıyor veya gıcırdatıyorsanız, yatmadan önce yukarıdaki gibi birkaç yumuşak hareket, çenenizin daha fazla seçeneğe sahip olduğunu hatırlatabilir.

Kendine masaj:

Temporal ve masseter kaslar (şekle bakın) çeneyi kapalı olarak çeker. Genellikle masajı severler. Çenenizin alt köşelerinden başlayarak, her iki taraftan kulaklarınıza yakın elmacık kemiğine kadar nazikçe masaj yapın. Masseter vücuttaki en güçlü kaslardan biridir ve biraz daha fazla baskı/bası isteyebilir. Bu daha derin basıları deneyimlerken nazikçe dokunmayı unutmayın. 

Temporali rahatlatmak için, parmaklarınızı elmacık kemiklerinden, şakaklara, kulaklarınızın üstünden kulakların arkasına, kafatasına doğru ilerletin. Parmaklarınız farklı yönlerde ve küçük daireler çizerek hareket edebilir. Kaslarınızın size neyin iyi hissettirdiğini söylemesine izin verin. Çenenizde, başınızda veya boynunuzda fark hissediyor musunuz ?

Dışarıdan hareket:

Şimdi çenenin ön tarafına dudağın altına elinizi koyun ve çenenizi çok küçük açılarda yukarı aşağı ve yanlara doğru hafifçe sallayın. Çeneniz harekete izin veriyor mu, yoksa hareket tutuk mu? Çeneniz ve eliniz birlikte hareket ederse ne olur aynı hareketi sallamak yerine daha da yavaş deneyebilirsiniz? İlk başta hareketlerin çok küçük olması önemlidir, çene yapısı güçlü olduğu kadar narindir. Çenenizi kontrol etmeye yardım etmek için başka bazı kasların devreye girdiğini hissediyor musunuz ? Mesela boyun, omuzlar veya karnınızdaki diğer kaslar?

Güç kullanmak yerine kapıyı nazik bir dikkatle açın. Bu egzersizlerde kesinlikle güç kullanmıyoruz, sadece çeneyi gevşetmek için hassas bir alan yaratıyoruz. 

Şimdi parmak uçlarınızla, dudakların hemen altında çenenin hemen önüne minik vuruşlar (tapping) yapın. Sonra parmakları dudağın üstüne çıkarın ve burnunuzun hemen altına minik vuruşlar yapın. Sonra ellerinizi yavaşça çenenin iki yanına, oradan yukarı gözlerin altında elmacık kemiklerine, daha sonra şakaklarınıza ve son olarak alnınıza doğru yönlendirerek bu minik vuruşlara devam edin. 

Çeneniz şimdi nasıl hissediyor? Biraz rahatladıysa, esneme, daha derin solunum ya da karnızda guruldamaya şahit olabilirsiniz. Gerginlik ile ilgili duygu veya düşünceleri de fark edebilirsiniz. Yargılamaya yönelik herhangi bir iç ses yükseliyor olabilir? Bu deneyimle ilgili olumsuz hisler yükseliyorsa, muhtemelen bu duygular çenenizde saklanmıştı. Ellerinizi, bir çocuğun yüzüne dokunur gibi şefkatle kendi yüzünüze yönlendirebilirsiniz. Ya da tapping yani minik vuruşları tekrarlayabilirsiniz. İhtiyaç hissettiğiniz kadar uzun ve sık  bu önerileri uygulayabilirsiniz. 

Ece Türkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Bebek Tantrumları / Öfke Nöbetleri

fc11a288c3fec4eb5897f854087144b7.jpg

Daha önce bahsetmiştim ACE (Adverse Childhood Experiences Studies) çalışması ortaya koyuyor ki, çocukluk travmalarının ya da diğer ismiyle olumsuz çocukluk deneyiminlerinin  %46’sının kaynağının ebeveyn ve çocuk arasındaki iletişim hatalarından kaynaklanıyor. Üstelik bu oran cinsel ya da fiziksel istismardan önce geliyor. Yani çocuğumuzla geliştirdiğimiz bağ ve iletişim biçimimiz çok ama çok önemli.

Ama bazan çocuklar bizi gerçekten çok zorlayabiliyor… Vuruyorlar, Tekmeliyorlar, Tırnaklıyorlar, Isırıyorlar… Peki küçük çocuklar neden agresifleşir? Ortamı sakinleştirmek için  bazı öneriler sıralayacağım…

Küçük çocukların çoğu, zaman zaman agresifleşir. Bu sizin kötü bir ebeveyn olduğunuz anlamına gelmez ancak sizin için harekete geçme çağrısıdır. Evet, bazen minik, tatlı bebeğiniz bir baş belasına dönüşebilir. Ama agresif küçük bir çocuk üç yaşına kadar kötü ya da itaatsiz değildir. Aslında size bir şey anlatmaya çalışıyor ve henüz etkili bir iletişim için, dil becerileri ve duygusal alışkanlıkları gelişmemiştir. Ya da onları dinlediğinizi ve anladığınızı hissetmiyorlar bu yüzden de şiddet dikkatinizi çekmenin en etkili ve tek yolu oluyor. 

Küçük çocuklardaki agresyon genellikle, makul (yemek yeme, dikkat çekmek, sarılmak ) ya da değil (başkasının oyuncağı, tehlikeli bir şey, şeker vb) istediklerini şeyi elde edemediklerinde olur. Bu noktada bağlam önemlidir. Tahmin edileceği gibi, bebekler yorulduğunda, endişeli olduğununda, iyi hissetmediğinde, açken ya da başka bir şekilde stresli kaynağına maruz kaldığında saldırgan olma eğilimindedir. Çocuğun gözünden bakıldığında, bu öfke patlamaları, çocuğun güçsüzlüğü göz önünde tutulursa son derece makul bir tepkidir. Başka ne yapabilirler ki ? 

Peki çocuğunuz kontrolü kaybettiğinde bunu nasıl karşılayacaksınız ? 

Hemen belirteyim cezalandırmak ya da ayıplamak hiçbir işe yaramıyor. Hatta, siz de öfkelendiğinizde ve duruma sabırsızca yaklaştığınızda işler daha da kötüleşiyor. Böyle bir tavır sergilediğinizde, öfkenin ve sabırsızlığın bu biçimde dışa vurumunu pekiştirdiğiniz gibi, çocuğun kötü davranışına yol açan hüsranı arttırmış oluyorsunuz. 

Bir çocuk şiddet eğilimi gösterdiğinde, çocuğun düşündüklerini ve hissettiklerini anlamalarına ve iletişim kurmalarına yardımcı olmak için ve ayrıca ebeveynliğinize ince ayar yapmak için harika bir fırsatınız olur. Çocuğunuzun saldırgan davranışını karşılama biçiminiz iyi bir öğrenme anına dönüşebilir. Böylece yüksek olasılıkla siz de mizah ve bakış açınızı koruyarak, akıllıca ve nazik davranmış olursunuz. Aşağıda size yardımcı olabilecek bazı müdahaleleri sıralayacağım: 

  1. Dikkatinizi çocuğa verin. Çocuğunuzla birlikteyken elektronik cihazlardan mümkün olabildiğince kaçının. Bir şey söyledikleri veya yaptıkları zaman, dikkatli bir şekilde yanıt verin, böylece ilginizi çekmek için iletişimi tantrumlarla ve saldırganlıkla yükseltmek zorunda kalmazlar.
  2. Çocuğunuza sıklıkla temas edin. Gün boyunca sıcak ve yakın kucaklaşma zamanları ve alanları sağlayın. Sevginizi aktif ve sık olarak gösterin.
  3. Oynamak, uyumak ve yemek için görsel bir program hazırlayın. Güvenilir ve uygulanabilir bir program, çocuğun dünyanın güvenli ve öngörülebilir olduğunu hissetmesine yardımcı olur. Aynı zamanda fiziksel ihtiyaçlarının karşılandığı bilincini artırır. Beden ve dürtülerini daha fazla anlamasını sağlamak için proaktif bir adımdır.
  4. Saygı. Çocuğun bu öfke nöbetlerine ve dürtülerine saygı gösterin; saygı çocuğun hislerini paylaşmasını kolaylaştırır. 
  5. Makul küçük seçimler yaratın. Çocuğunuza makul derecede, yapabileceğiniz kadar kontrol ve çok seçenek verin. Örneğin, “Ayakkabılarını giymenin zamanı geldi. Kendin mi yapmak istiyorsun yoksa yardım ister misin? ”, “Köftenin yanına yoğurt mu istersin domates mi?”, “Bir kitap seçebilirsin, ben de sana okurum”.
  6. Farklı uyarım çeşitleri sağlayın. Bazen çocuklardaki saldırganlık can sıkıntısını yansıtır. Çocuğunuzun  farklı türde ve yeterince (müzik, fiziksel, entelektüel, sosyal, görsel vb) uyaran aldığından emin olun.
  7. Aktif oyun için yeterli zaman sağlayın. Oyun ve hareket çocuğun sağlıklı gelişimi için çok önemlidir. Örneğin, iki yaşındaki bir çocuk her gün üç saat aktif fiziksel egzersize ihtiyaç duyar. İdeal olarak, bunun büyük bir kısmının açık havada gerçekleşmesi gerekir. Tantrumlar bazen daha fazla fiziksel aktiviteye duyulan ihtiyacı yansıtır. Temiz havada, bir topu tekmelemek ya da koşmak onu rahatlatabilir. 
  8. Uyumlu bir ortam yaratmaya çalışın. Çocuklar, çevrelerinde neler olup bittiyorsa onu taklit eder. İstedikleri şeyi elde etmek için vuran çocuklarla zaman geçiriyorlar mı? Evde veya anaokulunda yaşayabilecekleri endişeler veya gerginlikler var mı? Evdeki iletişim modeli nasıl? Yüksek sesli tartışmaları kastetmiyorum bile, örneğin “Yemek hazır!” diye bağırarak iletişim kuruyor musunuz? 
  9. Rol oyunu; farklı olasılıklar yaratın. Sakin bir anda ve sevecen bir şekilde, son zamanlarda yaşadığınız şiddet içeren bir olayı yeniden canlandırın. Olayla ilgili şiddet, saldırganlık veya öfke dışındaki olasılıklar ve iletişim örnekleri hakkında onu sizinle birlikte düşünmeye teşvik edin. Bu, hislerle ilgili sözcük bulma ya da bir yastığa vurma olabilir. Ardından rolleri tersine çevirin, böylece agresif çocuğu siz oynuyorsunuz ve çocuğunuz ebeveyn rolünü oynuyor. Çok küçük çocukların bile, yetişkinlerin asla düşünemeyeceği, nefis yaratıcı alternatiflerle karşılaştıklarını görüyoruz. 
  10. Şiddet yerine bazı iyi kısa alternatiflerin görsel bir listesini hazırlayın. Çocuğunuzdan da öneri isteyin. Çocuğunuzun vurmak, tekmelemek vb yerine kelimeleri kullanmayı öğrenmesine yardım edin. Örneğin:
  • Uzaklaş. Çocuğunuza, birinin ona kötü davrandığını hissettiğinde uzaklaşmasını öğretin. “Onları senden uzaklaştırmak istemiyorsun, ama ikiniz de çok öfkelendiyseniz, uzaklaşmak senin ya da onun tırmalanmasından daha iyi bir fikir olabilir.”
  • Ona sessiz bir köşe yaratın. Çocuğunuzun, vurması vb. gerekiyormuş gibi hissettiğinde gitmeyi seçebileceği özel bir köşe yapın. Kitap, oyuncak veya doldurulmuş oyuncak hayvanları orada bulundurabilirler. Özel bir battaniyeye veya başka bir nesneye sahiplerse, onu sessiz köşeye götürmelerine izin verebilirsiniz. Agresif olduklarında sessiz köşeye gitmek isteyip istemediklerini sorabilirsiniz.  Ancak sessiz köşeye gitmeyi kesinlikle bir tür ceza olarak yapmıyoruz. Bu köşe, düşüncelerini toplamak ve duygularını kontrol altına almak için yeni ve huzurlu bir yer olarak deneyimlenmeli.
  • Fiziksel olun. Bazı küçük çocuklar saldırganlıkta fiziksel alternatiflerden yararlanır. Sakin bir anda, çocuğunuzun sevdiği bazı seçenekleri öğrenin. Bu bir vurma yastığı, havaya yumruk sallarken zıplamak, öfkeli bir dans yapmak ya da eğilip ayak parmaklarına dokunmak bile olabilir.
  • Bir ejderha gibi nefes ver. Çocuğun sakince derin bir nefes almasını, bu nefesi biraz tutmasını sonra bu nefesi yavaşça vermesini istiyoruz. Bunu bir oyuna dönüştürebilirsiniz:  “Hadi şimdi bir ejderha gibi nefes alalım. Büyük bir ateş yapacağız, şimdi daha da büyük bir nefes al, nefesi biraz tut, ve şimdi bütün ateşi üfleyelim.” diyebilirsiniz ya da köpüklü balon üfleme oyunu yapabilirsiniz. 
  • Yardım isteyebilirsin. Çocuğunuzun öfke nöbetlerini ya da saldırgan dürtülerini yardım isteğine dönüştürmesini sağlayın. Bir kod geliştirebilirsiniz, böylece şiddete başvurmak yerine bunu önlemek için yardımınızı isteyebilir. Bu, “Sarılmaya ihtiyacım var” ya da “Kızgın ejderhaları yakaladım” olabilir. Kod hayal gücünüze kalmış. Sonra çocuk kodu kullandığında, ona sarılmaya ve neler olup bittiğini dinlemeye hazır olduğunuzdan emin olun.
  1. Kendinize iyi bakın. Çocuğa kendi duygularını ve davranışlarını düzenlemeyi öğretmenin en iyi yolu, kendinizin de iyi bir duygusal öz-düzenleme modeli olmasıdır. Kendi duygularınızı yönetmenin yollarını bulun, böylece sakin, düşünceli ve saygılı bir davranış modeli gösterebilirsiniz. Çocuğunuza bağırmayın. Öfke ve bağırma aynı zamanda, iri bir yetişkinin küçücük bir çocuğa zorbalığıdır, bunun da bir saldırganlık biçimi olduğunu unutmayın. 
  2. Çocuğu ayıplamayın ya da tantrum sırasında başka bir yetişkinin ayıplamasına imkan vermeyin. Unutmayın, daha iyisini öğrenene kadar bu öfke nöbetleri onun iletişim kurma yolu. Kendini, duygu ve düşüncelerini ifade edebilmesini istiyoruz ama ayıplama ona sadece kendini ifade etmenin onaylanmayan bir şey olduğunu öğretir. 
  3. Yardım almak. Eğer küçük çocuğunuzun saldırganlığı ile başa çıkma, onu engelleme ya da şiddete maruz kalma konusunda hala rahatsız ediyorsanız, ya da çocuğunuz üç ya da daha büyük bir yaştaysa ve hala kontrolden çıkmış davranıyorsa bir profesyonele danışmanın zamanıdır. Öfke ve şiddet ile ilgili bazı olgular profesyonel yardım gerektirebilir.

Ece Türkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

*Yazı Psychology Today’ den derlemeler içermektedir.

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

 

Gelişmekte olan yeni bir alan: Bebek Ruh Sağlığı

5ebd137dbc57fe211194573d802c9163.jpg

Gelişmekte olan yeni bir alan: Bebek Ruh Sağlığı 

Yakın zamanlarda bir arkadaşım bana bir elektronik posta gönderdi. Bebeği için uyku eğitimi danışmanlığı almıştı ve fikrimi soruyordu… Mektubu incelediğimde şaşkınlık içinde kaldım. Hemen danışman ile ilgili internet üzerinden bir araştırma yaptım ama konuya yetkinliğini kanıtlayacak bir bilgi bulamadım. 

Bu danışman bebekle ve aileyle tanışmadan internet üzerinden bir reçete düzenlemişti: Şu saatte uyandır, bu saatte yedir, filanca saatte yatır, sonra su saatte uyandır… Yatır, ağlarsa yanına git ama pes etme, bir süre sonra alışacak…! Alışacak ?

İnanmak istemedim… Birilerinin böyle bir reçete verebilecek cesarette olmasına, dahası birilerinin de bu reçeteyi uyguladığı düşüncesi / gerçeği son derece talihsiz… Üstelik reçete karşılığında ciddi de bir ücret talep ediliyordu. 

Bebekler robot değil ki… uyuyan bebeği uyandır, istemeyen bebeği o saatte yemeye zorla… Çocuk elbette belli sınırlar ister ve o sınır içinde rahat hisseder. Ancak “bırak ağlasın, alışır” yaklaşımının ne kadar yanlış olduğu artık tartışma konusu bile değil…

Ama anladığım kadarıyla son zamanlarda bazı aileler uyku eğitimini, tuvalet eğitimi gibi olması gereken bir durum olarak algılıyor. Bebeğin ebeveynden ayrı, bütün gece deliksiz uyması ne ara bu kadar önemli bir mevzu haline geldi bilemiyorum. Çünkü bu ilk emailden sonra üç ayrı arkadaşım aynı konuda fikrimi sordu. Henüz bir çocuğum yok, ancak bu tip soruları genelde gelişimsel ve travma – bağlanma bilgilerim doğrultusunda ve bu alandaki deneyimim ölçüsünde cevaplarım. Bence uyku için eğitim gerekmez, bebek zaten uyur, daha rahat uyuması için uygun şartlar hazırlanır sadece… Anne, baba da buna destek olur. Uyku zaten bebeklerin temel ihtiyacıdır ve gerekli şartlar sunulursa uykuları düzene girer ve bebekler yanlarında biriyle de uyuyarak bu temel ihtiyacını giderir, bu emmek kadar doğaldır. Uyku zaten zamanla düzene girecektir, her bebek için her reçete (her uyku eğitimi yaklaşımı uygun) değildir.

Ayrıca bazı çalışmalar gösteriyor ki bir bebek ne kadar çok kucağa alınır ve dokunulursa o kadar daha az derin uykuya dalar ama fiziksel ve ruhsal gelişimi de bir o kadar sağlıklı olur. Çünkü ilk 15 ay, derin uyku bebek için tehlikelidir; sıklıkla uyanma çocuğu ani bebek ölümlerinden korur. Uyku eğitimi vereceğim diye bebek ve ebeveyn bağını riske atmak, çocuğun hem ruhsal hem fiziksel sağlığına uzun vadede hasar verebilir. Zaten ilk yıllar bağlanma açısından zaten hayati önem taşır… Yani bebeğin ağlayarak tek başına uyumayı öğrenmesi mi daha önemlidir, yoksa anne baba ile geliştireceği bağ mı daha önemlidir sorusunun cevabı son derece basittir. 

Son zamanlarda olumsuz çocukluk çağı deneyimleri (ACE) ve Travma teorileri üzerine çalışmalar ilerledikçe yepyeni araştırma alanları da açıldı; Prenatal yani hamilelik döneminde fetüs, doğum, doğum sonrası ve erken çocukluk dönemine yönelik psikiyatri ve psikoloji çalışmaları başladı. Biliyoruz ki hayatın ilk yıllarında, bir çocuğun beyni saniyede 1 milyondan fazla sinirsel bağlantı üretir. Araştırmacılar da, beyin gelişimimizin bu çok erken yıllarında, yaşadığımız şeylerin bizi nasıl etkilediğini daha iyi anlamaya başladılar. Yaşamımızın ilk yıllarındaki bu deneyimler daha sonraki yıllardaki öğrenme, davranış ve fiziksel iyiliğimizi / sağlığımızı etkiliyor. 

Bebekler ağlayarak da iletişim kurar. Ağlamaya yanıt verilmemesi bebek için stres ve çaresizlik hissi yaratır. Ağlamasına uzun süreli cevap verilmeyen bebeklerde stres hormonu olan kortisolun arttığı ve dolayısıyla da gelişimsel açıdan dezavantajlı olduğu bilinmektedir ve bu yüzden, ebeveynlerin bebeklerinin ağlamasına tutarlı şekilde cevap vermeleri gerekir. 

Bebek ruh sağlığı…

Psikolog ve Avustralya Çocuk Ruh Sağlığı Kurumu’nun başkanı Jenna Thornton’a göre, bu multidisipliner alan (bebek ruh sağlığı), özellikle bağlanma teorileri, sinir bilim, motor gelişim ve travma teorilerinden yola çıkarak 0 ile 3 yaş arasındaki çocukların duygusal ve sosyal gelişimini desteklemeyi amaçlıyor: “Çocukların, hem rahat hem de rahatsız edici bir dizi duyguyu ifade etmesinin yanı sıra, deneyimlemelerine, bu duyguları yönetmelerine ve aynı zamanda çevrelerini keşfetmelerine ve öğrenmelerine yardımcı olmak.” diyor ve ekliyor “Çalışmalar temelde, çocukların bakım verenlerle ve akranlarıyla yakın ve güvenli ilişkiler kurmasını desteklemeyi amaçlar”.

Çok mu genç?

Jenna*, bebeklerin ve küçük çocukların gerçek duygusal ve sosyal ihtiyaçlara sahip olmaları için çok küçük oldukları inancının çok büyük bir yanılgı olduğunu söylüyor. Jenna, “Fiziksel ihtiyaçlarının bakıcıları tarafından karşılanması kesinlikle önemlidir. Ama bağlanma teorisi, gösteriyor ki duygusal gereksinimlerine cevap vermek bebek için hayati derecede önemlidir.” diyor.

Jenna, erken dönemlerde desteklenen iyi bir zihinsel sağlığın, çocuklara duygularını yönetme, güçlü ilişkiler kurma ve başarılı bir öğrenme modeli geliştirme için özgüven kazandırdığını söylüyor.

“Ama bunu yalnız yapamazlar”…

Peki bir çocuğun gözünden bu neye benzer ? Ağlayan bir bebek için onu neyin üzdüğünü anlayamasanız bile bu, ağlamaya cevap vermek, kucaklamak ve yatıştırmak anlamına gelebilir. “Biliyoruz ki, sakin ve şefkatli bir şekilde ağlamaya cevap verdiğimizde ve onların duygularını yönetmelerine yardım ettiğimizde, zaman içinde, büyüdükçe kendileri için bunu nasıl yapabileceklerini öğreniyorlar” diyor.

Yürümeye başlamış çocuk içinse destek, çocuğun bakış açısına açık olmakla başlıyor. Jenna ilişkiler bağlamında şunu da ekliyor: “2 yaşındakilere çok stresli ve üzücü gelen bir şey bir yetişkin ile aynı olmayabilir, çocuğun duygularını isimlendirmeye ve doğrulamaya yardımcı olmak daha dayanıklı, daha nazik, daha güçlü ve daha akıllı bir yetişkinin gelişmesine yardımcı olur. Ayrıca çocuğun duygularını bir olay ile ilişkilendirmek ve duygularını hissettirmek ve kendilerini güvende hissetmeleri için de iyidir.” Bu da basitçe şöyle örneklenebilir: “Kızgın olman çok normal, çünkü Joey oyuncağını aldı. Bu bana olsaydı ben de çok sinirlenirdim. Kızgın olmanda bir sorun yok. Bu büyük bir duygu, ve kendini tekrar iyi hissedene kadar seninle kalacağım.”

Dünyada güvende hissetmek…

Bebekler doğdukları andan itibaren bizimle bağlantı kurmaya hazırlar, ve beyin sıcak, olumlu ve duyarlı ilişkilerle daha iyi büyüyor. “Bakım verenleriyle oluşturdukları bu güvenli ilişkiler, hayatın daha sonraki dönemlerindeki ilişkiler için güçlü bir temel oluşturmasına yardımcı olma açısından gerçekten çok önemli” diyor. Doğdukları andan itibaren bizim bebeklerle ilişkimiz güvenli bağlar geliştirmelerine yardımcı oluyor, böylece bizimle ve dünyada güvende hissediyorlar ve sonuçta kendinden emin ve bağımsız yetişkinler oluyorlar.

Özetle diyeceğim şudur ki uyku eğitimi reçeteleri yerine, önce biraz bağlanma teorileri ve ACE üzerine kafa yormak lazım…

Ece Türkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

*Jenna Thornton röportajının orijinali Avustralya’da yayın yapan Particle’dan alıntılanmıştır.

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

 

Travmatik Stres ve Otoimmün Hastalıklar

d67ce3e183dc0dea1f8067a425178c22

Travmatik Stres ve Otoimmün Hastalıklar 

30 yıllık dev bir çalışma ile stres ve otoimmün hastalık arasındaki bağlantıyı ortaya koyuyor.

30 yıllık veriyi kapsayan ve bir milyondan fazla insandan oluşan bir kohort grubunu (istatistik) inceleyen büyük bir çalışma, TSSB (travma sonrası stres bozukluğu) da dahil olmak üzere, çeşitli stres bozukluklarından muzdarip olan kişilerde, Artrit ve Crohn hastalığı gibi otoimmün hastalıkların gelişmesi riskinin artması arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koyuyor.

Bazı travmatik yaşam stresleri ve otoimmün bozukluklar arasındaki bağlantı bazen biraz daha açıkça görünebilir. Sonuçta, çoğumuz mide ağrısı gibi fiziksel semptomlarla kendini gösteren stres deneyimlemisizdir. Ancak, şaşırtıcı bir şekilde, strese dayalı psikiyatrik durumlar ve bağışıklıkla ilişkili spesifik hastalıklar arasındaki doğrudan bağlantıyla ilgili bilimsel çalışma bugüne kadar sınırlıydı.

Yeni ve olağanüstü büyük ölçekli gözlemsel bir çalışma, İsveç’te 30 yıl boyunca bir milyondan fazla olgu izledi. TSSB’den, akut stres reaksiyonu ve uyum bozukluğuna kadar stresle ilişkili bir bozukluk teşhisi konmuş 100.000 den fazla hastayla çalışıldı. Bu denekler, 30 yıllık süre boyunca herhangi bir stres temelli bozukluk tanısı konmayan bir milyon denek ile eşleştirildi.

Çarpıcı sonuçlar, tanısı konan stres bozukluğundan şikayetçi olanların, ilerleyen zamanlarda 41 farklı otoimmün hastalıktan birinin tanısının konulması olasılığının yüzde 30 ila 40 daha fazla olduğunu ortaya çıkardı. Bu otoimmün hastalıklar arasında Romatoid artrit, Sedef hastalığı, Crohn hastalığı ve çölyak hastalığı gibi hastalıklar var.

Araştırmanın önde gelen bilim insanlarından biri olan Unnur Anna Valdimarsdóttir: “Önceki araştırmalardan, aşırı stresin bağışıklık sistemimizi bozabileceğini biliyorduk, ancak bu araştırma, TSSB ve diğer stres bozuklukları tanısı olan bireylerde, otoimmün hastalıklarının yüksek oranda artan riski arasındaki doğrudan bağlantıyı gösteren ilk çalışmadır.” diyor.

Calışma otoimmün hastalık riskinin, genç yaşta TSSB tanısı alan bireylerde fazla olduğunu gösteriyor.  Ve daha da ilginç olarak, tanıdan kısa bir süre sonra TSSB için tedavi gören hastalar, daha sonraki otoimmün hastalıkları geliştirmede daha düşük oranlar sergilemiş. Bu açıdan bulgular, stres ile otoimmün bir hastalığının başlangıcı arasında nedensel bir bağlantı olduğunu öne süren hipotezi destekliyor. Araştırmacılar aynı zamanda bulgularla ilgili temkinli olduklarını, şimdilik sadece bir korelasyonun çizilebileceğini düşündüklerini söylüyor.

Belki de bu çalışmadan çıkarılacak en ikna edici sonuç psikolojik stres ve fiziksel enflamasyon durumları arasındaki güçlü bağın doğrulanmasıdır. Daha önce bazı araştırmalar çeşitli psikolojik rahatsızlıkların beyindeki enflamasyondan kaynaklanabileceğini düşündüren zorlayıcı bir hipotez vardı. Son zamanlarda yapılan bir çalışma, beyin enflamasyonu ile intihar düşüncelerini açık bir şekilde ilişkilendirecek kadar ileri gitti.

Psikolojik bozukluk ya da enflamasyon durumu bulgularını “hangisi önce başlıyor / tetikliyor” argümanına dönüştürmeye çalışmak cazip gelse de, son calışma bu olgunun çok daha karmaşık ve birbiriyle bağlantılı bir ilişki içinde olduğunu ortaya koyuyor. 

Yani otoimmün hastalıklar ve psikolojik durumlar temelde aynı madalyonun iki yüzü olabilir, ve bu garip bütünsel bağlantıyı ne kadar çok anlayabilirsek, hem zihin hem de beden içinde farklı hastalıkların daha doğru tedavi edebiliriz.

Kaynak: İzlanda Üniversitesi – çalışma JAMA dergisinde yayınlandı.

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

 

Travmayı tanımıyorsanız, travma bilgili bakım (trauma informed care) sunamazsınız…

637af23313054e9ddf0902a2626cfa05

Travmayı tanımıyorsanız, travma bilgili bakım (trauma informed care) sunamazsınız…

Bu yazıyı yakın zamanda  okuduğum bir başka yazı ve kendi deneyimlerimle derleyerek sunmak istedim. Bir süredir yaşadığım bölgenin büyük bir hastanesinin (Mercy) acil servisinde, trauma informed care yani travma bilgili bakım projesi yürütüyorum. Travma Bilgili Bakım (Trauma Informed Care) travma konusunda yaygınlaşan bir yaklaşım modeli. Bunun bir benzeri okullarda uygulanıyor: Travma Bilgili Okul (Trauma Informed School) ya da Travma Bilgili Ebeveynlik (Trauma Informed Parenting) adı altında çeşitli yaklaşımlar görebilirsiniz.

Türkiye’de travma bilgilendirme konusundaki zorluklarla Amerika’daki zorluklar birbirinden çok farklı. Kültürel ve sosyal olarak iki tarafta da hiç akla gelmeyecek dirençlerle karşılaşabiliyorsunuz. İnanın travma konusunda yapılan onca calışma ve öncü oluşuma rağmen toplum sağlığı açısından, burada da yolun epey başındayız… Ancak bizden biraz farklı olarak travma konusundaki eğitimlere daha ılımlılar; Olumsuz çocukluk çağı deneyimleri ve travmanın (özellikle ilerleyen yaşlarda) yaşam boyu sağlık problemleri yarattığını ve bu bağlamda acil servise yapılan ziyaretlerin çok daha fazla olduğunu biliyorlar.

Benim bu projedemde uyguladığım model üç gruba ayrılıyor: Genel olarak acil servis doktorları, hemşireleri, teknisyenleri ve hasta kabul biriminde çalışanlar için Travma Bilgili Bakım. İkinci grup Care for First Responders dediğim ilk müdahale ekibi (ambulans, itfaiye, acil servis profesyonelleri, polisler) için kendine öz bakım. Son grup ise Care for careers dediğim hasta yakınlarına yönelik çalışmalar… Tabi her şey kolayca olmuyor ama çalışmaya devam ediyoruz… 

Eldiven kullanmadan hastanın kan sızıntısını temizlemeyeceğiniz ya da hastanızın kolunu sterilize etmeden damar yolu açmayacağınız gibi, tıpta çok iyi bilinen bazı evrensel kurallar var. Bence travma bilgili bakım da tıpkı bu kurallar gibi evrensel olmalı ve hastanede bir hasta ya da hasta yakını ile karşılaştığımız her durumda, o kişinin travmatize olmuş olabileceğini hesaba katmalıyız.

Elbette bu tek başına yeterli değil . Çünkü biz de insanız yoruluyoruz, öfkeleniyoruz ya da bizim de yaralı yerlerimiz devreye giriyor. Böyle durumlarda objektif kalıp “travma bilgili” lenslerimizi takmak pek kolay olmayabiliyor. Sonuç olarak hastaya, hasta yakınına ve kendimize karşı başarısız oluyoruz. 

Okuduğum yazıda kendi deneyimlerime benzeyen çok sayıda örnek vardı, ben bir tanesini paylaşayım… Hemen her gün yaşadığım basit bir örnek…

Hastaneye genç bir travma vakası geldi, yani hayati durumu tehlikede… Silahla yaralanma. Doktor ve hemşireler hastayı stabilize ettiler. Ameliyata almadan bazı testlerin sonuçlarını ve ameliyathanenin hazırlanmasını bekliyorlar. Yani doktor ve hemşireler için artık hastanın hayati tehlikesi yok. Test sonuçlarına göre ameliyata girilecek. Hastanın yakınları “quiet room” yani sessiz oda dediğimiz izole edilmiş, mahremiyeti olan bir odada bilgilendirildi. Ama doğal olarak duyduklarını anlayabilecek durumda değiller. Anne,  bir an önce ameliyata ve yoğun bakıma alınması gerektiğini düşündüğü için sürekli soru sorup yardım istiyor. Giderek ses yükseliyor, öfkeleniyor ve iş çığırından çıkıyor. Havaya savrulan tehditler ve küfürler başlayınca yasa gereği hemen devreye güvenlik giriyor. Güvenlikten izin isteyerek, (yine de kapı önünde nöbet tutuyorlar) dakikalarca durumun kontrol altında olduğunu açıklıyoruz. Her seferinde sabırla başka yöntem ve örnekler deneyerek anneyi bizi duyabileceği bir noktaya getiriyorum.  Maalesef burada en ufak taşkınlığa müsade yok maalesef diyorum çünkü yasalar gereği  benim “çok normal bir tepki” olarak gördüğüm dışa vurum, burada çok sert müdahalelerle bastırılıyor ve sonuçta travmayı daha da büyütmekten başka bir işe yaramıyor. 

Masama döndüğümde doktorlardan biri soğukkanlılığını yitirmişti – son derece kızgın “Boşuna dil döküyorsun” dedi. “Seninle asla böyle konuşamaz, biz burada yardım etmeye çalışıyoruz! Herkesin asabını bozdu”

“Oğlunu kaybetmekten korkuyor.” dedim. – “Yine de böyle konuşamaz, seninle böyle konuşmasına asla izin vermemeliydin!” ve söylenmeye devam etti… 

Konuşurken görüyorum ki doktorda da bir şeyler çok tetiklenmiş, sinirden eli ayağı titriyor. Hatırlatıyorum, -Travma doktorusun ama travmayı pek iyi tanımıyorsun, o yüzden bunu (trauma informed care) yapıyoruz. Kadının tepkisini kişisel almıyorum. Bu tepki çok normal – istediği şeyi elde etmek için kendini ve sesini böyle yükseltecek; çünkü şiddetli (abusive) bir ailede büyüdüysen onlardan öğrendiğin tek şey budur. Çocukken korkudan ölüp ölüp dirilirsin ama stres altındayken tek bildiğin iletişim paterni olarak bu yüzeye çıkar.”

Bizden farklı olarak doktor bu cümlelerimi ukalalık olarak algılamıyor. Bana cevap yetiştirmeye ya da baskınlık kurmaya da çalışmıyor. Ama söylediğimi şimdi de doktoru duymuyor çünkü bu anne her yönüyle bu adamı tetiklemiş durumda. 

Doktorun hayat hikayesini bilmememe imkan yok – gerek de yok. Belki sabahtan beri kaçıncı insanın yaşamını elinde tuttuğu için yorgun, belki zor durumda olan birine yardım etmeye çalışırken karşılaştığı tepkiyi hazmedemiyor. Annenin ona minnettar olması gerektiğini düşünüyor. Belki böylesine bir öfke patlamasında kadının ağzının payını veremedi diye kızgın. Belki de büyüdüğü ailede öfkelenmeye ya da öfkeyi göstermeye izin yoktu. Dolayısıyla travma üzerine yaptığımız onca eğitim ve çalışma, triune brain, travmayla beynin nasıl değiştiği, olumsuz cocukluk çağı deneyimleri (ACE) gibi bilgiler bir an havaya uçuveriyor…

Travma bilgili bakım uygulayabilmek için travmayı görebilmeniz, tanıyabilmeniz gerek. Bu yüzden projenin yapısını biraz güncelledim ve travmanın kendini nasıl gösterdiği üzerine daha çok duruyoruz. 

Kendi travma geçmişimizden kaynaklanan birçok etiket, önyargı ve tepki var. Diğer insanların davranışlarına takılıp travmayı gözden kaçırıyoruz.

Pasif agresif? Kontrol delisi? Travma.

Hijyen eksikliği? Duygusal manipülasyon? Travma.

Savunmacı? Agresif ? Travma.

Altta yatan travmayı tanıyamıyorsak,  bizim için “doğru” olan şeye karşı çıkan insanları cezalandırma eğilimindeyiz ya da onları damgalayıp, dışlıyoruz.

Anne uzun uğraşlar sonunda daha dengeli bir hale geldi. Ama onu cahil, küfreden, histerik kadın olarak dışlamak ya da yargılamak çok kolay olurdu.

Bu arada her günüm böyle geçse kendimle gurur duyardım, ne kadar şefkatli ve doğru bir tavırda olduğumu, bu işi ne kadar iyi çözdüğümü filan düşünürdüm. Ama bazı günler bazı diyaloglarda ben de karşı tarafa sinirleniyorum, iletişim kurmaktaki beceriksizliğe kızıyorum ya da verdiğim cevapları yeterince iyi bulmayıp kendime yükleniyorum. Her zaman “travma bilgili” lenslerden bakmak, her zaman bu bilgileri ve şefkati korumak kolay değil. 

Böyle durumlar için size bazı sorular önermek istedim: 

  • Yargılama yapmadan, tepkim (fiziksel, duygusal, zihinsel) neydi ve nasıl karşılık verdim?
  • Davranış kişisel değerlerime aykırı mıydı?
  • Öğrendiğim sosyal değerlere karşı saldırı var mıydı?
  • Travmamı tetikliyor muydu?
  • Diğer kişide travma yanıtına tanık oldum mu?
  • Kendim ve diğer kişi için şefkat bulabilir miyim?
  • Cezalandırmak, sarsmak, utandırmak veya haddini bildirmek için karşılık verdim mi?

Bu soruların sadece birinin karşı taraftaki kişi ile ilgili olduğunu farketmişsinizdir. Bir başkasının ihtiyaçlarına cevap verme ya da  travmasıyla bağ kurma yeteneğimiz, kendi duygularımızı ne kadar iyi düzenleyebileceğimize dayanıyor. Bazı günler ben de başarısız oluyorum. Durumu onarmak için girişimde bulunmam (yarı gönüllü ve belki hala öfkeli) iyi sonuç vermeyebiliyor. Ama kendime yüklenmiyorum ve travma bilgili lenslerimi tekrar deniyorum. Siz de deneyin derim…

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Geç Kalmak…

KB9786059746564-1

Geç kalmak…

Hayatım boyunca “geç kalıyorsun” diye eleştirildim. Hep böyleydim galiba, baştan başlamak hep hoşuma gitti… İstediğim bölümü bulana kadar 3 üniversite değiştirdim mesela… Ama öyle kazandım da gitmedim değil… Gittim, okudum “Bu bana uymadı.” dedim, tekrar girdim sınava…“Şimdiye bitirmiştin – Geç kalıyorsun…”

Çok iş yaptım, hiçbiri amatörce değildi… Hepsini tam profesyonellikte öğrendim, uyguladım üstelik aynı zamanda… Yani hep birden çok işim vardı. Hala da öyle… Bir süre sonra başka bir iş daha yapınca ya da yeni bir eğitime daha başlayınca yine “Geç kalıyorsun” -lar başlardı… “Daha ne öğreneceksin…” , “Ne gerek var?” , “Emekliliğe geç kalıyorsun, sigortana geç kalıyorsun”… En cesuru da “Hayata geç kalıyorsun”

Kime göre, neye göre???

Önümde “katılacağım eğitimler listesi” uzayıp giderken, bazılarına öncelik verince, sertifika hak edişlerime geç kalıyorum mesela. Bunu biliyorum, ama mühim değil. Bessel van der Kolk ve Boston Travma Merkezi’nden eğitim almayı tam 8 sene planladım.  Yığınla yazışma, okuma, bütçe vs. derken çok zaman geçti yine…

Hocam Bessel van der Kolk’un kitabı “Beden Kayıt Tutar” Türkçe’ye çevrildi (Nurdan Cihanşümül Maral, Önder Kavakçı, Hayal Demirci) ve bu ay basıldı. Ben çeviriye talip olduğumda – geç kalmıştım – başka biriyle çoktan anlaşmışlardı. Ama sanki kitabı ben yazmışım, kendim çevirmişim gibi sevindim. çünkü bence bu yüzyılın en önemli bilim adamı Bessel ve bu yüzyılın en önemli konusu  malesef travma… “Terapide Travmaya Duyarlı Yoga” kitabını çevirmeye talip olduğumda ise Bessel’in kitabı ile yakın zamana yetişsin istedim – olmadı. Önce yayıncı bulamadım.  Yayıncı bulduğumda da resmi evraklar geç tamamlandı.

Dürüst olayım, son aylarda nihayet içimde derin bir kaygı oluşmaya başladı… Geç mi kalıyorum gerçekten…

Tekrar okula dönmek, doktora yapmak için vaktim var mı?  Çeviriler bekliyor, kitaplar bekliyor, projeler bekliyor, vakit geçiyor… Burada görüşmelerimde sıklıkla karşılaştığım bir soru var: “Fazla niteliklisiniz (over qualified) niye baştan başlıyorsunuz?” diyorlar. Ben de “çünkü bu ülkede başlangıç seviyesindeyim (entry level)” diyorum,  gülüyoruz çok…  Ama bir yandan da içim bir garip oluyor.  Ülke değiştirdim yeni ve yine baştan başlıyorum. Geç mi kalıyorum gerçekten…

Maalesef bu geç kalıyorum kaygısının beni ele geçirmesine hepten izin verdim bu hafta. Büyük bir hastanenin, ilk müdahale biriminde çalışmaya başladım; Hasta kabul ve acil servis müdahale birimi “travma-bilgili” (trauma informed care) olacak. Hastane düzeni ile ilgili eğitim alıyorum, böylece iletişim için doğru yönlendirme yapabileceğim. Ama 4 gündür öyle saçma prosedürler öğreniyorum, o kadar garip şeylere vakit harcıyorum ki kendimi sorguluyorum… “Ne işin var burada ?”, “Şimdiye üç sahne yazmıştın”, “20 sayfa çeviri yapmıştın” vs…

“Niye buradasın?”  diye kendimi yerken, hiç kimsenin içinde bulunmak istemeyeceği ama “Niye buradasın?” a cevap olacak bir gün yaşadım… Hayatta korkunç şeyler oluyor… Önüne geçemiyoruz ama zararı azaltmak için birbirimize ve iş birliğine ihtiyacımız var… Travmayı önleyemiyoruz. Ama ikincil travma ya da travmanın daha da yaralayıcı olmasının sebebi çoğu zaman destek mekanizması; Yani destek için ilk gelen her kimse, aile olabilir, doktor, polis vb… Travma-bilgili yaklaşımlar bu yüzden önemli.

Küçük bir çocuk travma öyküsü ile acile getirildi… Birimdeki her insan için infial uyandırıcı bir olaydı. Bir yandan protokoller işliyor, bir yandan da herkes vekaleten travmatize* durumda… Derin bir nefes aldım; real deal…

Amerika’da böyle durumlar için müdahale son derece profesyonel. Sosyal hizmetler uzmanı, psikolog, pediatri ve polisler gelecek. Herkes birlikte çalışacak. Bu kişiler zaten (çoğu  zaman) bu vb. durumlar icin özel eğitim almış. Peki onlar gelene kadar ne olacak? Çocukla ya da aileyle hiç mi konuşmayacağız… Zaten şokta olan bu insanlara süreçle ilgili nasıl bilgi vereceğiz… Doktorlar, hemşireler insan değil mi ? Ne kadar kontrol etmeye çalışsalar da doğal olarak öfke, üzüntü yüzlere ve tavırlara yansıyor… Travma-bilgili bakım ilk burada devreye giriyor…

Henüz 4. günümde, herkesin bir adım geri çekilip, “Buyrun sıra sizin” dedikleri an, niye buradayım-ın cevabını aldım.  Acil doktoru, “Bugüne kadar böyle yaptık, sen de kimsin?” demedi onun yerine, “Normalde şöyle tetkik yaparım, sonra bunu yaparız, senin önerin nedir?” dedi. Benim önerimi hem hasta, hem ailesi hem de kendisi için almaktan ya da dinlemekten gocunmadı… Aklına yatmayan sordu, cevabımı merakla dinledi… Ufacık değişiklikler yaparak uzman ekipler gelene kadar en zararsız ortamı sağlamaya çalıştık. Yine ufacık müdahalelerle acil müdahale biriminin “vekaleten travmatize” olmasının önüne geçmeyi denedik… Bugün zor bir gündü, duygusal olarak çok yorucuydu ama doktoru, hemşiresi, teknik elemanı, hasta kayıt vs. birlikte elimizden geleni yaptık. Hem mağdur, hem aile, hem kendimiz için… Elbette mağdur çocuk için yol uzun… Keşke öyle yazılıp çizildiği gibi kolay olsa ama kimsenin travmasını çözümlemedik…

Niye burayadayım, niye taşındım sorusuna çok cevabım var ama en önemli sebep insanlardaki bu tavır; bilgiye saygı ve açıklık…  İşte tam böyle bir anda bir şeye “geç kalmış” olmadığımı,  tam zamanında olmam gereken bir yerde olduğumu, öğrendiğim bir bilgiyi paylaşabilmenin, belki bir kişiye, bir nebze yararı dokunabileceğini hissettim.

*Bessel van der Kolk’un kitabını okuyun, okutun; travma-bilgili olmaya adım atmış olursunuz, – geç kalmadan- keşke hiç lazım olmasa ama ilk müdahale önemli.

Ece Turkmut Dere

Vekaleten travmatizayon:  Travmatik bir deneyim yaşamış kişiye destek olurken; kişinin yaşadığı hikayeyi, terörü, öfkeyi ve umutsuzluğu daha düşük seviyede siz de yaşayabilirsiniz. Bu durum “travmatik karşı aktarım” ya da “vekaleten travmatizasyon” olarak bilinir.

 

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

8316965e1e6af02b646f98e110fc68ce

Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

Gandhi herhalde hakkında en çok kitap yazılmış kişilerden biridir. Aktif ama şiddet unsuru içermeyen direniş felsefesi ile Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturdu. Hareket doruk noktasına ulaştığında şiddetli çatışma yüzünden sona ermişti. Şiddet tahmin edilemeyen boyutlara ulaştı. Binlerce eylemci öldü ya da yaralandı, ve yüzbinlerce eylemci tutuklandı. Ama Gandhi’nin Satyagraha felsefesi genel olarak dünya üzerinde insan hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı oldu.  “İş birliği yapmama”,  “sivil itaatsizlik” Hint toplumunun her katmanından çok geniş bir katılım ve örgütlenme sonucunda büyük başarı kazandı. Hatta 2007’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile Gandhi’nin doğum günü olan 2 Ekim gününü “Dünya Şiddete Hayır Günü” olarak ilan etti. Gandhi, felsefesini (çoğu zaman şiddetsizlik/zarar vermeme olarak çevrilen) “Ahimsa” ilkesine dayandırıyordu.

Vatandaşlık hakları, insan haklarının ihlali travmatiktir ve Bessel van der Kolk’ un deyimiyle de; “Travma her zaman politiktir”. Gandhi, ahimsayı politik eyleminde somutlaştırdı. Değişim için eyleme geçti ve kendi ağzından ahimsa anlayışını şöyle tanımladı: “Ahimsa, karşılık vermeden acı çekmek, darbe yiyip vurana vurmamak için güçlü  olmayı gerektiren bir uygulama.” 

Kulağa fazla teslimiyetçi geliyor değil mi? Gandhi, ahimsayı böyle tanımlıyordu ama hiç de teslimiyetçi değildi. Sadece vurgusu şiddetsizlikti. Aksine, sonuna kadar mücadele etti… O dönemde kadınların eylemlere (politik) dahil olabilmesi mümkün değildi.  Kadınlara da söz hakkı doğması, harekete dahil olabilmeleri, disiplinli bir biçimde bu direniş için calışmalarını sağlayacak bir fikir buldu; bağımsızlık hareketini desteklemeleri için yabancı ürünlere boykot başlattı ve her gün khadi kumaşı dokumasını istedi.

Sevgili Zeynep Aksoy eğitiminde, yoga felsefesini anlatırken Godfrey Devereux’un konuşmasını alıntılanmıştı, Godfrey Sanskrit dilini çevirmenin zorluğunun altını çiziyor ve ahimsayı açıklarken şöyle diyordu, “.. İnsanlar bazen Mahatma Gandhi’nin Hindistan’ı özgürleştirdiğini düşünür, evet, ancak yaptığı sadece bundan ibaret değildir. İngiliz İmparatorluğu’nun da çökmesine neden olmuştur…. Ahimsa, yoganın esası ve temelidir…. Şiddet içermeyen eylem, şiddetsizlik, etimolojik olarak zarar vermemek anlamına gelen ‘ahimsa’ kelimesinin tercümelerinden sadece biridir. Ancak ahimsa aynı zamanda şefkat, sevgi, duyarlılık, ilgi göstermek olarak da tercüme edilir. Ahimsa’nın sadece şiddetsizlik anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. Şefkat anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. ..”  Herkesin Godfrey Devereux’ un o konuşmasını dinlemesini dilerim…

“İçimi sevgiyle doldur Tanrım, Kalbim bütün varlıkları kucaklasın” diyerek dua eden Gandhi, kendi ahimsa yorumu ve politik yaklaşımıyla Britanyalı doktorların penisilin tedavisini reddedip eşinin tıbbi yardım almasına karşı çıkmıştı. Hindistan’a hemen bağımsızlık verilmezse savaşa (2. Dünya Savaşında Britanya’ya) destek vermeyeceklerini açıkça belirtmişti. Yani ahimsaya dayandırdığı şiddetsizlik ilkesi ile politik bir mücadele yürütürken, barıştan ve sevgiden konuşurken, savaş üzerinden pazarlık yapabildi…  Gandhi, ikinci dünya savaşı sonrası Yahudilere yönelik öğütlerinde yine kendi ahimsa görüşü bağlamında çok talihsiz, hatta feci yorumlarda bulundu. Hepsini yazamam tabi ama verdiği beyanın, eksik, yüzeysel ve tek taraflı olduğu sadece bir cümlesini okuyarak anlaşılabilir: “Yahudiler kendilerini kasabın bıçağına sunmalıydılar. Kendilerini kayalıklardan denize atmalıydılar.”  Belli ki Yahudilerin uzun direnişinden hiç haberi olmamıştı… Ya da 1934’de Bihar’da meydana gelen ve çok büyük can kaybına sebep olan depremden sonra, Gandi bunun dokunulmazları kendi tapınaklarına kabul etmeyen üst kast Hinduların günahları nedeniyle olduğunu söyledi. Dönemin bir diğer düşünürü Tagore, Gandi’nin bu görüşüne şiddetle karşı çıktı ve uygulamayı  eleştirmekle birlikte, ahlaki değil sadece doğal sebeplerin depreme yol açabileceğini savundu. Tagore ve Gandhi çokça ve uzun uzun tartışırdı. Gandhi, otobiyografisinde, kendini hatalarından ders çıkararak doğruluğu bulmaya adadığından bahseder ve “Satya Tanrıdır” der.

Gandhi öldüğünde yandaşlarına şöyle duyurulmuştu; “Dostlar, yoldaşlar, ışık bizi terk etti ve her yerde yalnızca karanlık var, ve size ne söyleyeceğimi ya da nasıl söyleyeceğimi hala bilmiyorum. Sevgili liderimiz, Bapu, ülkenin babası artık yok….”

Gandhi’ nin de arkadaşı olan Indra Devi’den bahsedeceğim biraz… Indra Devi yani Eugenie Peterson, Rus asıllı bir tiyatro sanatçısı. Tiyatro sanatçıları eğitimlerinin ve işlerinin doğası gereği muhalif olurlar. Indra Devi de ne kocasının itirazını dinledi, ne geleneği, ne de hocaları… Israrı sonucunda Krishnamacharya ona eğitim vermeyi kabul etti; Zorlu bir eğitimden geçti. Erkek egemen yoga dünyasında, idealleri olan ısrarcı bir kadın, zinciri kırıp tarihin ilk kadın yoga öğretmeni oldu. Sonrasında “feminist” olarak anıldı. (Ben bu söyleme katılmıyorum.) Hindistan’da Yoga çalışmaları ve Vedik metinlerin kadınlara yasaklı olması başka bir mesele ama oraya girmeyeceğim… Indra, kadim yoganın Batı dünyasıyla tanışması açısından çok önemli bir insan. Bugün yoga bu kadar yaygınsa Jois, Iyengar, Desikachar ve Devi sayesinde… Özellikle de Indra Devi sayesinde çünkü çok dil biliyordu, çok seyahat ediyordu, her yerde gönüllü dersler veriyordu. Indra Devi yaşadığı olumsuzluklar, reddedilişler, ağır diyetler, ağır fiziksel çalışmalardan bahsetmedi pek, onun yerine şöyle dedi mesela:

“Gökyüzüne, yıldızlara bakıp, en beğendiğin yıldızı seç. Öyle güzel ki, baktıkça onu daha çok istersin. Simdi yıldızın aşağı indiğini hayal et, gittikçe aşağı, göğsünüzde hissedinceye kadar, kalbinin içinde kayboluncaya kadar, bütün varlığın sevinçle doluncaya kadar. Simdi yıldız kalbine girdi ve orada kalacak. Ama simdi hayatında bir sürü şeyi değiştirmek zorundasın, aksi halde yavaş yavaş kaybolur ve yerini dev bir boşluk alır… Artık bir daha asla yalnız olmayacağımızın farkındayız. Kötü düşünceleri ortadan kaldırmak için kendi ışığımız var ve o ışıkla konuşuyoruz – kalbimizdeki yıldızımızla. Birdenbire öyle mutlu hissedersin ki, kalbinde büyüyen ve daha büyük olabilen, gözlerimiz, işlerimiz, sözlerimiz ve düşüncelerimiz aracılığıyla parlayan bir ışık var. Artık önemsiz şeylere yer yok. Kalpteki ışık bizi tutsun.“  

Artık önemsiz şeylere yer yok, kalbimizdeki ışık bizi tutsun… Onemsiz tanımı Indra Devi için neydi acaba?

Bugünlerde dünyada büyük bir sivil hareket var “Me Too” / “Ben de”. Geçmişte, güç sahibi ve hatta dokunulamaz görülen birçok erkek, kendileri hakkındaki taciz iddiaları kabul etmek, özür dilemek ve hatta ellerindeki görevleri bırakmak zorunda kaldı. Bu kişiler arasında oyuncular, siyasetçiler, gazeteciler ve hükümet üyeleri var. Daha öncekilerden farklı bir direniş; Bu dalgayı kadınlar başlattı ve çok sayıda erkek katıldı. Dünyaca ünlü çok sayıda Hollywood oyuncusunun bir araya gelerek “Me Too” kampanyasının devamı niteliğinde bir daha hiç kimsenin “Ben de! dememesi için” ve yeni travmalar önlemek için “Time’s Up” / “Zaman Doldu” hareketini eyleme geçirdi. Çığ gibi büyüyen bu dalga önce politikacıları ifşa etti,  sonra oyuncular konuşmaya başladı, olimpik sporcular ve son olarak yoga camiasının gündemine oturdu.  Mysore’da Patthabi Jois’ un istismarına uğradığını beyan eden çok sayıda tanınmış yoga hocası var. Duyan oldu mu?  Yoga Alliance ve benzeri çok sayıda uluslarası kurum ve yoga eğitmenleri “#ahimsanow” hareketi başlattı. Bildiriler yayınlandı… Herkes tek tek ayağa kalkıyor ve sorunları işaret ediyor artık…

Niye yazdım bunları?  çünkü Gandhi ya da Indra Devi aslında kendileriyle çelişmek konusunda muazzam örnekler…  Her insan gibi… hem yücelikleri, hem karanlıkları var… Ama bence en önemlisi her ikisinin de anarşist olması; Musa da öyleydi, Isa da… Buda da, Osho da… Tiyatronun da tavrı budur. “Bir adım önden giden, meşaleyi taşıyanlar” mottosuyla yetişir tiyatro sanatçısı.

“Time’s Up” hareketine, Türkiye’deki tiyatro sanatçılardan ses çıkmamasına çok şaşırdım… Ya da bugün Türkiye’de bir tiyatro oyunu yasaklanmışken bütün sahne sanatçılarının birlik olup ses çıkarmamasına şaşırıyorum. Yoga camiasının bu ve benzeri konulardaki suskunluğuna şaşıyorum… Çünkü bu hareket sadece #metoo ile ilgili değil; Büyük ölçekte dünya üzerinde bugün her türlü şiddete karşı bir hareket. Indra Devi ve Gandhi bugün yaşasaydı olanlar karşısında ne derdi çok merak ediyorum…

Neden bu iki gruba şaşırıyorum…  çünkü sadece bu iki grubun “aydınlat/nma” ve “farkındalık” üzerine aleni bir iddiası var. Indra’nın betimlediği, kendi içimizdeki ışığı korumaya çalışırken neleri yok sayıyoruz acaba? Meşaleyi taşırken gözümüz nerede?

Herşeye “ok olmak”, “kalbini açmak” “yargılamamak”, “bununla biraz kalmak” ya da “sadece işine/kendine bakmak” bu devirde, bu boyutta bir teslimiyet… Böylesi bir sessizlik… Karma ya da Aile Dizimi açısından bile, sadece bu kadar bireysel takılarak yani Türkçesiyle etliye sütlüye karışmadan kolektife ne yapıyoruz acaba? Iş birliği değil mi bu?

Bireysel çalışmalardan, çemberlerden, meditasyondan, sınıftaki satsangdan bahsetmiyorum… Tiyatrocu için oyun çıkarmaktan da bahsetmiyorum. Birbirimizin işlerini desteklemek ve açıkça birbirimizi eleştirmekten bahsediyorum; yapıcı eleştiriden… Ancak bu tartışmalar ve fikir ayrılıkları üzerine içten paylaşımlar bizi daha ileriye ve üretmeye itekleyebilir.

Birleşmek gereken zamanlar bunlar.  Daha somut daha yayılmacı davranmak gereken zamanlar…  Dünya, ülke bu kadar kararmışken bir aydınlıktır, ışıktır gidiyor ama birbirimize ilişmeden, çelişkilerimize  bakmadan ve bir sürü bilgi/terim kirliliğiyle…

Bunu söylerken kendime de sözüm var elbet: mesela şimdilerde travma  konusunda Türkiye’de Somatik Deneyimleme, Organic Intelligence ve Travmaya Duyarlı Yoga var. Bu üç yaklaşım da beden üzerinden ve bilimsel çalışmalara dayanarak travma olgusunu çalışıyor. Birbirimizi biliyoruz – tanıyoruz.  Yöntemler farklı olsa da, uygulama ve fikir ayrılıkları olsa da bir araya gelelim, bir ortak akıl üzerinden şunu yapalım demedik hiç…

Instagramda poz paylaşmaktan öteye geçse yogaya  ve meditasyona teşviğimiz. Facebook’ta yazdıklarımız daha “Türkçe” olsa… Belki benzer hislerde olanlar vardır; biri  çıkıp “içimizdeki ışık”, “kalbimizdeki bilmem ne” demeye başladı mı ben artık yerdeki taşları saymaya başlıyorum. Başka ne yapılabilir bilemiyorum? Konuşalım, tartışalım istiyorum…Birbirimizden haberimiz olsun.

Mesela Zeynep Aksoy harika bir şey yapıyor; canlı yayında mindfulness öğretiyor. Biz de stüdyodan, sahneden dışarı çıkalım… Okullarda, hastanelerde, hapishanelerde, mülteci kamplarında, sığınma evlerinde, kolluk kuvvetlerinde daha çok yoga ve meditasyon olsun, daha çok tiyatro olsun diye uğraşalım, proje üretelim.  Bu kadar “aydınlık” kadın ve erkek daha ısrarcı ve birlik olalım mesela…

Tiyatrocular daha çok yoga yapsın, Yogacılar daha çok tiyatroya gitsin örneğin… Kesiştikleri noktalara şaşarsınız… Madem aydınlat/nma peşindeyiz birbirimizi besleyecek, birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var. Işık taşıyanın anarşist olmak, eleştirel olmak, savaşçı olmak dışında bir yolu yok gibi geliyor bana… Sevgili okuyucu, son olarak teknik bir bilgi paylaşayım: Sahnede ışık öyle parlaktır ki seyirciyi zar zor seçersin. Daha taze öğrenciyken tembihlerler Dikkat et! Işığa fazla bakan körleşir.

#timesup #zamandoldu #ahimsanow #ahimsasimdi 

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Travmadan Kurtulmak mı? Sağ çıkmak mı?

ba860ab8907d10c598b348a72e455840

Travmadan Kurtulmak mı? Sağ çıkmak mı? Survivor meselesi…

Çeviri yapanlar bilir aynı dil ailesinden olmayan iki dili aslında tam olarak çeviremezsiniz. Çünkü dil yaşayan bir olgudur ve her kelime kendi anlamı dışında çok sayıda sosyal ve kültürel çağrışım yaratır. Bütün bunlar, o kelimeye anlam bütünlüğü verir. Meslek hastalığı diyelim bir yazar olarak kelimelere ve etimolojik olarak içerdikleri anlamlara, çağrışımlara çok dikkat ederim.

İngilizcede özellikle de travma konusunda çalışırken en sık karşılaştığım kelimelerden biri survivor, diğeri de victim… Victim için daha yakın bir karşılığımız var: “kurban, mağdur olan kimse”. Kurban kelimesinin kullanımı başlı başına bir yazı konusu ama simdi mevzu survivor… Travma çalışmaları üzerine çeviri yaparken en çok zorlandığım kelime “Survivor”. PTSD survivor, Sexual Abuse Survivor, Torture Survivor, Accident survivor, Trauma survivor… liste uzar gider. Çeviri yaparken,  çağrışımını tam yapacak, hissini verecek söz bulamıyorum. Sözlüğü açıp bakarsanız survivor için “hayatta kalan”, kurtulan, sağ kalan, kazazede gibi anlam karşılıkları görebilirsiniz. Birlikte inceleyelim, söylem ve anlam bütünlüğü olarak en iyi hangisi karşılar;

Hayatta kalan

Hayat– sağ olma durumu. Aslında Arapça bir kelimedir. Yaşam anlamının yanı sıra duvarla çevrili avlu, bahçe anlamına gelir. Peki neden yaşam ile eşdeğer gibi kullanıyoruz. Çünkü yine kültürle ilgili bir olgu, o bahçede avluda insan vardır, aile vardır yaşam vardır, dışardan görünmez sınırlar bellidir ve mahremdir.

Kalan – kalmak yani olduğu yeri ve durumu korumak, sürdürmek…

Hayatta yalan yani yaşamayı sürdüren…

Sağ kalan – ömrünü devam ettirmek, yaşamayı sürdürmek

Sağ kelimesi iyi, sağlık, esenlik anlamları içerir. Kalana az önce bakmıştık olduğu durumu korumak…

Kurtulan – Tehlikeli veya kötü bir durumu atlatmak, istenmeyen, sıkıntı veren, hoşlanılmayan bir kimseden, bir yerden, bir durumdan uzaklaşmak.

Atlatmak, zaten bu hiç olmadı, Atlama işini yaptırmak ya da kötü bir durumu geçiştirmek, savmak…

Kazazede zaten hiç uymuyor, Kazaya uğramış, kaza geçirmiş olan kimse…

Yukarıdaki tanımlar fazla edilgen… Hiçbiri “survivor” karşılığını vermiyor. Çünkü survivor sadece hayatta kalmak  ya da yukarıda yazdığım diğer tanımlar gibi bir çağrışım yapmaz. Güçlü bir kelimedir, aktif bir kelimedir, bir çabayı da tanımlar; neredeyse “kahraman” gibi bir anlam uyandırır.

Hayatta kalan, sağ kalan aslında son derece pasif bir anlam çağrışımı yapar. Bir şekilde yaşamayı sürdürüyor… Kurtulan, atlatan ise neredeyse sıvışmak gibi; bir yüzleşme karşılaşma yok… Kazazede ise zaten başına gelenle kalmış daha ötesi yok.

Daha ilginç olan, aslında dilimizde böyle bir söylem de yok. Yani hiç gazetede televizyonda “Cinsel saldırıdan sağ kalan/ kurtulan I.K. mahkemeye suç duyurusunda bulundu.” gibi bir haber duydunuz mu? En fazla “kurban” dır o… Tecavüz kurbanı, Patlama kurbanı… daha yaşarken öldürdük  zaten… Bu söylem kişinin bütün etkinliğini elinden alan birşey. Travmada da en kritik olgu kontrol yitimi değil mi? Yani travma konuşurken bile topluca kontrol yitimini olgusunu pekiştiriyoruz.

Halbuki bu victim yani kurban/mağdur olan kişinin bir noktadan sonra “survivor” olarak tanımlanması gerekiyor. Hem toplumsal hem de bireysel olarak bu tanımaya ihtiyaç var.  Çünkü survivor olmanın da bir sonu var. Travmatik deneyime uzak mesafe kazanıldığı zaman, kişi kendini ne kurban, ne de survivor olarak nitelemez. Tam bir iyileşme de ancak o noktada derinleşiyor  zaten… Anlayacağınız konu sadece bir kelime değil, sosyal ve kültürel hatta politik bir algı sorunudur.

Ben başka bir şey önermeye karar verdim: Sağ çıkan! Ne dersiniz ? Bu mevzu üzerine yorumlarınızı merakla bekliyorum. Lütfen yazın.

Amerika Ulusal Suç Mağduru Kanunu Enstitüsü’nün “survivor” yani “sağ çıkan” tanımı söyle: Zorluklara başkaldıran, azimle içinden geçen kişi ya da yenilmezliğini sürdürmek için direnç gösteren kişi. Bu tanımı çok seviyorum çünkü kişinin deneyimini ve mücadelesini başka bir yere taşıyor.  Neden “survivor” meselesine bu kadar takıldığımı anlamışsınızdır… O halde travmadan sağ çıkan kişilerin iyileşme sürecinde yaşadıkları aşamalardan kabaca bahsedeceğim.

  1. Aşama – Sessizlik 

Travmatik bir deneyim yaşayan kişi inanılmaz güçlüklerle karşılaşır. Travmatik bir olaydan sonraki ilk aşama genellikle kurban için bir sessizlik dönemidir . Bu durum, tecrit, utanç, suçluluk, karışıklık veya olayla ilgili inkar da dahil olmak üzere birçok şeyden kaynaklanıyor olabilir. Ancak en büyük sebep beynin frontal lobunda gerceklesen değişikliktir . Bu değişiklik çok sayıda başka fizyolojik değişikliği de beraberinde getirir.

  1. Aşama – Kurban 

Bir noktada devam eden acı günlük yaşam görevlerini yerine getirmeyi iyice zorlaştırdığında, kişi iyileşmek için bir müdahaleye ihtiyaç duyabilir. Bu ihtiyaç büyüdükçe, kişinin travmanın içinden geçme yollarını araştırmaya başlamasına izin verir. Ama uzunca bir süre etrafında dolaşacaktır, çünkü bu aşama kendi içinde çelişen bir savaş halidir; Bireyin güvende olma ihtiyacı ile olduğu hali koruma ihtiyacı, iyileşme ihtiyacı ve travmatik anıyla yüzleşme sürekli çatışan bir durum yaratır.  Travma beynimizin ödül ceza merkezinde de bazı degisimler yaratır, o yüzden bu catismalar zorlayıcıdır.  Bu aşamada kişiye uygun tedavi ve destek sunabilmek çok önemlidir. (EMDR, Interoceptive hareket terapileri, Neurofeedback, Somatik yaklaşımlar vb) Çünkü çoğu zaman tek yaklaşım işe yaramaz. Ayrıca bu aşamada kişi, olanlarla ve yaşadığı acıyla ilgili olarak herkesle açıkça konuşmaya mecbur hissedebilir.

Tam da bu noktada yanlış anlaşılabilen bir konuya da açıklık getirmek istiyorum. “Travma hakkında konuşmak kişiyi tekrar travmatize eder.” denir ve bu çok doğrudur. Özellikle ilk evrede ve doğru destek sağlanmamışsa, travmatik deneyimle ilgili kişiyi konuşturmaya çalışmak, konuşma terapileri vb zarar vericidir. Travmatik bir olay sonrası aile gibi ya da kolluk kuvvetleri, doktorlar  gibi  acil müdahale yapan ekiplerin tam da bu yüzden travma konusunda bilgili olması (trauma informed) kişinin iyileşme şansı için büyük fark yaratır.

Ancak ikinci aşamanın belli noktalarında, kişi konuşmaya başladığında tetiklenmeleri karşılayacak profesyonel destekler sunarak ifadeye olanak tanınmalıdır. Hatta bazen kişi alternatif bir gerçeklik bile yaratabilir. (Beni uzaylılar kaçırdı vb.) Hikayeyi, deyim yerindeyse kusmasına izin vermeden (yani kişisel sınırları koruyarak) ama yavaş yavaş ve destekleyerek paylaşmasına imkan verilmelidir. Böylece yas devresine geçebilir. Travma konusunda bilgili olmak tam da bu ilk iki aşama için kritik fark yaratır. Hocam Bessel van der Kolk “Travma hasar yaratır ama kalıcı hasar bırakan destek mekanizmasıdır” der.

  1. Sağ Çıkan

Bir kişi travmatik olaydan sonra mağdur/kurban deneyiminden uzaklaşmaya devam ederken, çoğunlukla kendini Sağ Çıkan / Survivor olarak tanımlanmaya başlar. (Başlamalıdır.) Bu aşamada, kişi kendi deneyiminden bahsetme fırsatı bulmuştur ve olayla ilgili daha fazla netlik hissi kazanmıştır. İlerlemesini mümkün kılan,  sebat ettiği yolu ve bu yolun ayni zamanda kendinin güçlü yönlerini tanımlayabilmeye başlar. Kişi, olayı unutmaz ancak deneyiminin ne anlama geldiğini ve bu deneyimin yaşamı üzerindeki etkisi hakkında daha büyük bir anlayış kazanır. Sağ Çıkan aşamasına ulaşmak bir gecede gerçekleşmez. Kurban aşamasında çabalamak aylar hatta yıllar alabilir. Yaraların iyileştiğini hissettiğinde, rahatlama hissi mümkündür.

Aynı zamanda iyileşme süreci doğrusal değildir. Sağ Çıkanlar bazen bir adım ilerler bazen üç adım geriler. Bu sürecin içinden geçerken umut dolu ve azimli olduğu bir gün/an, hasarlı ya da yaralı hissettiği bir halle çakışabilir. Sağ Çıkan aşamasındaki insanlar, yeni araçlar öğrenmeye ve kendilerini sağıltma yöntemlerini bulmaya devam ettikçe, kendilerini daha az yaralı hissederler.

  1. Büyüme / Gelişme ve Aşkınlık 

Sağ Çıkanlar , zorlukları daha iyi yönetir,  kendileri ve deneyimleri hakkında daha fazla farkındalığa sahip  hissederler. Olayı unutmazlar, ancak deneyiminin ne anlama geldiğini ve yaşamları üzerindeki etkisi hakkında daha fazla bilgiye ve anlayışa sahiplerdir… Bununla birlikte, bu aşamadaki bazı kişiler artık Sağ Çıkan olarak anılmak istemediklerini ifade ederler. Bu insanlar gelişen, aşkınlaşanlar haline gelir; deneyimlerini anlamlı bir kişisel anlatıma dönüştüren ve kendilerini deneyimlerinin olumsuzluklarıyla tanımlamayan insanlardır. Kendilerini iyileştirmiş ve güvende hissederler. Başkalarıyla sağlıklı bağlar kurmak için uygun riskler alırlar. Bir başkasına faydası olmadıkça hikayelerini anlatma ihtiyacı hissetmezler. Aşkınlar, topluluğa katılmaya motive olmuş hisseder ve başkalarına yardım etmek için gönüllü fırsatlar ve başka yollar arayabilirler. Bu gelişme elbette benim burada yazdığım gibi ya da reçete gibi tek bir iyileşme modeli olduğu anlamına gelmez Sağ çıkan olmanın başka bir tanımı gibi görünebilir. “Travmadan sağ çıkmak” olgusunun anlamı nedir? diye sorulduğunda travmadan sağ çıkan her bireyin kendine göre cevabı olacaktır.

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

“Travma Bedende Yaşar” ne demek ? 1. Bölüm

serveimage

“ Travma Bedende Yaşar” Ne demek?

1. Bölüm – Kimyasallar

Travmatik deneyimden sonra beden kayıt tutar, bunu biliyoruz… Ama bu ne tam olarak ne anlama geliyor?
Sinir sisteminin düzenli akışında çalışmaması ve bunun bedeni etkilenmesi tam olarak ne demektir? Nasıl etkileri olur? İnsana ne yapar? Travma neden karmaşıktır?

Hocam Bessel van der Kolk “Travma psikolojik değil fizyolojiktir. Travma sadece psikolojik olarak değil, fizyolojik olarak da hasar bırakır; özellikle de beyinde. Travma tedavilerinin başarısızlığının nedeni bu durumu ve büyük resmi göz ardı etmeleridir” der.

Bedenimizdeki kimyasallar, DNA gibi düzenleyici moleküller sayesinde düzgün çalışır ve hangi işi yapacakları konusunda zaman içinde evrimleşmiştirler. Beynimizdeki ödül ve ceza mekanizmasını doğal olarak etkileyen bu kimyasallar ilkel atalarımızın hayatta kalma şansını arttırmıştır. Kimyasallar, nöronlar ve dolayısıyla beyin, hem toplumsal iletişim, hem de bireylerin genel sağlığı için onemli. Ancak zaman zaman hata yapabilirler bu hatalar ölümcül değildir ama düzelmez ve birikirse tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Şimdi bu bilgiyi bir kenara koyalım.

Ödül /ceza mekanizması büyük oranda beynimizin hipotalamus bölgesi tarafından kontrol edilir. Sinirlerimizde ve hormonlarımızda sorun oluşursa psikolojik dengemiz bozulur. Beyin, bunu kontrol etmek/dengelemek için çeşitli hormonlar salgılar; ama içerideki sorun çözülemiyorsa beynimiz de aşırı çalışarak bu sorunun önüne geçmeye çalışır.

Böylece sürekli birbirini tetikleyen kısır bir döngü oluşur. Travma sonrası stres bozuklukları da beyindeki sinir bağlantılarının veya hormonal aktivitenin sürekli tetiklenerek, uyaranların varlığı altında bozulmasıyla oluşan bir olgudur.

Hemen hatırlatayım her travmatik deneyim travmatik bozukluğa yol açmaz. Travmatik deneyim travmatik stres bozukluğuna yol açtığında bedende neler değişir kabaca bakalım. Kabaca diyorum çünkü özellikle aşağıda yazacağım kimyasallar  mevzusu başlı başına bir uzmanlık konusudur, tam olarak bütün değişimleri ve etkileri anlamak icin cilt cilt okumak lazım…
Travma çoğu zaman insanın fiziksel ve ruhsal sağlığını etkiler ama her zaman aşağıda yazdıklarımın hepsi görülecek anlamına gelmez. Bunların görülmemesi, travmadan etkilenmediğiniz anlamına da gelmez. Travmatik bir deneyimden sonra, olayı nasıl karşıladığınıza ve farklı etkilere bağlı olarak (destek mekanizması, genetik, sosyolojik etkiler vb) travma beden sistemine etki eder.

Travma sonrası bozukluklarda,
Nörolojik olarak,
– Beynin frontal lobunda fonksiyon bozuklukları
– Hipokampus hacminde azalma
– Amigdala ve amigdalayla bağlantılı yapılarda artmış aktivasyon
– Broca alanında fonksiyon kaybı
– Beynin sağ tarafında yanallaşma
Psikofizyolojik olarak aşırı otonomik yanıtlar ve bir sürü kimyasal değişim olur.

Aşağıda okuyacağınız yazı travma sonrası hormonal değişiklikler üzerine, teknik kelimeler kafa karıştırabilir ama hangi hormon ne iş yapıyor ve zincirleme olarak birbirini nasıl etkiliyor sırayla yazdım. Dönüp bu neydi diye bakabilirsiniz.  O zaman başlayalım….

Travma sonrası Kimyasal (Hormonal) Değişimler:

Travmatik deneyimi olan kişilerde  (TSSB tanısı olmasa bile) kontrolsuz sağaltımlar ve tetiklenmeler aşağıda göreceğiniz üzere zaten son derece ayarsız olan kimyasal dengeyi iyice bozabilir.

1. Noradrenalin
Bu arkadaş strese tepki olarak salgılanan bir nörotransmiter. Sinir sisteminde ‘Kaç ya da savaş’ cevabından sorumlu. Tehlike anında kaçmak ya da savaşmak için hızlı kararlar verebilmemizi sağlar. Beyine giden oksijen miktarını arttırır. Kalpten kan pompalanmasını düzenler. Kaslarımıza glikoz ve lipitleri daha verimli ve hızlı şekilde verir. Konsantrasyon ve dikkat süremizi uzatır vb. Stres karşısında noradrenalin ve adrenalin salınımındaki artış, bir savunma tepkisidir, bedeni tehlikeye karşı uyarmaya yarar.
Ama travma sonrası stres bozuklukları gibi uzamış stres durumunda noradrenalin ve adrenalin tüketimine bağlı olarak bazal seviyeler düşer. Bu da Noradrenalin ve adrenalin reseptörlerinin duyarlılığını arttırır. Sonuç olarak sistem düşük dozdaki adrenalin ve noradrenaline de aşırı tepki vermeye başlar.

2.  ACTH
Stres karşısında bedenin ilk yanıtı, hipotalamustan gelen uyarılarla (CRH) hipofiz ön lobundan adrenokortikotropik hormon (ACTH) salınımını arttırmak. ACHT nin en önemli görevi adrenal bezin cortex kısmından glukokortikodlerin salgılanmasını idare etmek. Ayrıca glukokortikoidler yanında adrenal meduladan adrenalin salgılanmasını teşvik ediyor. ACTH salınımı artınca kortizol ve adrenalin ile noradrenalin salgılanmasında artışa neden olur. Bu hormonların artışı ve otonom sinir sisteminin aşırı etkinliği, alarm reaksiyonu denilen sürecin başlamasına neden oluyor.
Travma ya da kronik bir biçimde strese maruz kalma durumunda normal işleyiş bozuluyor. Sistem kendini dengelemek icin kısır döngüye giriyor dolayısıyla hem akut hem de kronik olarak uyumsuzluk yaratıyor.

3. Kortizol
Kortizol, böbrek üstü bezinin kabuk bölgesinde üretilen, vücudun strese gösterdiği tepkiyle ilişkili bir hormon. Kortizol hormonu vücuda gelen herhangi bir zararlı etken karşısında (sahip olduğu çok yönlü etkilerle) vücudun kendi kendini savunma mekanizmalarını harekete geçirir.  İnsan sağlığı için en önemli glikokortikoid kortizol. Kardiovasküler, metobolik, immünolojik ve homeostatik görevleri var. Yani vücudun doğal olarak salgıladığı bir steroid. Başlıca üç işi var:
–  kandaki şeker miktarının kontrolüne yardımcı olmak
–  vücudun stresle başa çıkabilmesine yardımcı olmak
–  kan basıncı ve kan dolaşımını kontrol etmeye yardımcı olmak
Örneğin ameliyat, yaralanma, su kaybı gibi durumlarda üretime geçiyor, enerji üretiminin devamlılığı, kan şekeri seviyesi, gerekli kalp ve ciğer fonksiyonlarının korunması açısından hayati önem taşıyor.
Ancak travma sonrası bozukluklarda normalde beklenenin aksine stres tepkisini gösteremez adeta donar. Hatta Travma sonrası stres bozukluğu hastalarında uzun süre normal değerlerin altında seyredebilir. Kortizolün normalin altında olmasının tehlikesi büyük. Ancak daha riskli ve aynı zamanda ilginç olan travma sonrası bozukluklarda kortizolün davranışı. Beklenmeyen zamanlarda tetiklenmelere bağlı olarak aniden aşırı yükselip, yüksek değerlerde seyredebilir. Diğer hormonlar düzene girmiş gibi görünürken kortizol hala kafasına göre takılabilir.
Vücutta yüksek miktarda kortizol bulunduğunda, kortizolün ana görevi olan organizmayı savunma etkisi tamamen tersine döner. Organizma deyim yerindeyse kendiyle savaşır. Yüksek kortizol bağışıklık sistemini baskılar, çok çeşitli enflamasyon ve immün sistemi hastalığına sebep olabilir. Kortizol salgılanmasının arttığı bazı durumlarda, insulin hormonunun aşırı salgılanması yüzünden yağlanma (kilo alma) olur. Prolaktin yükselebilir. Antikor üretimi ve lenfoid dokularda hücre yapımı durma noktasına gelir, kemiklerde protein yıkımına ve buradaki kalsiyumun da kana verilmesine yol açar. Diğer yandan “Noradrenalin” hormonun damarları büzücü etkisi, kortizol tarafından güçlendirilir. Yani travma bozukluklarında kortizolün ne yapacağı belli olmaz… ( Kortizol üzerine ayrı bir yazı dizisi çevireceğim.)

4. CRH
CRH, beyinde öğrenme mekanizması üzerinde etkili. Hipotalamusun salgıladığı bu hormon, amigdala ve hipokampus gibi öğrenme ile ilgili beyin bölgelerini uyarır. ACHT sekresyonu ve genel stres yanıtlarını yönetir. Dolayısıyla etkisini ACHT üzerinden gösterir. (ACHT 2. maddeydi) Normal miktarda CHR hormonu zihni açar, dikkati arttırır, öğrenmeyi hızlandırır. Aşırı salgılanması bedeni gerçekle ilgili olmayan aşırı tepkili ve alarm durumuna iter. Travma sonrası stres bozukluğunda CRH yüksektir ve hipervijilans halinin sebeplerinden biridir.

5. Serotonin
Serotonin merkezi sinir sistemi, kan pıhıtısı ve bağırsaklarda bulunuyor. Vücuttaki serotoninin % 80-90 gibi bir çoğunluğu, sindirim sistemi içerisinde. Psikolojik dengemiz için vazgeçilmez… Hocam Bessel van dar Kolk travma bozuklukları ya da diğer psikolojik rahatsızlıkların tedavilerinde beslenme planının tedaviye dahil edilmesini aksi takdirde tedavinin işe yaramayacağını savunuyor. Gut yani bağırsak iyileşmezse psikoloji de iyileşmez. Serotonin, psikoloji ve sosyal davranışı, iştah ve sindirimi, uyku, hafıza ve cinsel istek ve fonksiyonları etkiler.
Travma bozukluklarında kronik ve başa çıkılamayan stres serotonin miktarının azaltır. Çeşitli araştırmalar, beyin serotonin düzeyindeki düşmelerin agresyona, uyku düzeninin bozulmasına, beslenme alışkanlıklarının ve ağrıya duyarlılığın değişmesine sebep oluyor.

6. Dopamin
Dopamin, beynin ödül ve zevk merkezinde rol alan yardımcı bir nörotransmitter. Ödül mekanizmamızı tetikleyerek bize gereken enerjiyi sağlıyor. Psikolojik bozukluklarda da serotonin gibi büyük rolü var. Travma bozukluklarında dopamin dengesi de bozulur. Özellikle medial prefrontal kortekste dopamin neoseptorleri artıyor. Bu da psikozlara zemin hazırlar. Bu arada Dopaminin yüksek aktivitesi şizofreni gibi hastalıklarla da ilişkilendirilir.

7. Asetilkolin
Asetilkolin, merkezi sinir sisteminde iletim sisteminin bir parçası olarak görev yapar. Bireyin dikkati ve uyarılmasında önemli bir rol oynar. Çevresel sinir sisteminde ise bu nörotransmiter otonom sinir sisteminin önemli bir parçası ve istemsiz kasları etkinleştirmek için çalışıyorlar. Ayrıca motor hareket ve bellekten de sorumlu…
Travma sonrası bozukluklarda asetilkolin yapımı ve yıkımı artıyor. Asetilkolin uyku, hafıza, ezberleme, rüya görmek ve de öğrenmek için çok gerekli bir kimyasal. Ancak insan vücudunun bu kimyasalı çok salgılaması durumlarda şiddetli titremeler, kabuslar görme ya da daha kötüsü Parkinson hastalığı gibi bazı hastalıklara neden olma ihtimali var. Asetilkolin’in artması ACTH salınımı ve sempatik uyarıya neden oluyor. Döndünüz mü başa ACTH neydi diye… Ayrıca travma sonrası stres bozukluğunda görülen yetenek/ beceri kaybı denilen fenomende malesef rolü var.

8. GABA
GABA, beyinde doğal olarak üretilebilen en önemli kimyasallardan biri. Bir anti-epileptik ve aynı zamanda gevşemeye yardımcı olan bir kimyasal. Travma bozukluklarında özelikle serebral kortekste olmak üzere beynin çeşitli bölgelerinde GABA reseptörlerine bağlı Cl-iyon transportunun azaldığı biliniyor. CI-iyonu nedir dersen yazmadım artık o kadar detayını…
Bilmek gereken GABA eksikliğinde anksiyete, epilepsi, uykusuzluk gibi hastalıklar görülebiliyor. Daha fenası GABA eksikliği beyinde sinir iletisini yavaşlatıyor.

9. Opiatlar
İnsan organizmasının kendi ürettiği morfine (endorfin) kısaca opiatlar deniliyor. Bu arkadaşlar, insan vücudunda ağrıyan dokularda ağrının azalması için beyin dokuları tarafından üretilen hormonlar. Bu hormonun işi, ağrının şiddetini azaltmak ve vücuda daha az rahatsızlık vermesini sağlamak için sinirleri uyuşturmak.
Travma sonrası stres bozukluğunda ağrı eşiği yükseliyor. Bu da analjeziye sebep olur. Analjesi, bilinç kaybı olmaksızın ağrı duyumsamasının olmaması durumu, yani ağrı yitimidir. Örneğin yapılan bir çalışmada savaş filmi izletilen gaziler arasında TSSB’si olanlarda koşullanmış stres analjezisi görülürken, olmayanlarda analjezi görülmemiş.
Travma sonrası bozukluklarda gördüğümüz duyu kaybı olgularının tamamı opiatlarla mı ilgili tam bilmiyorum açıkçası  ama travma sonrası bağımlılık sorunu ile de ilişkili olduğunu biliyoruz.

10. Oksitosin ve vazopresin
Oksitosini üreme, orgazm, doğum ve doğum sonrası etkisi sebebiyle “aşk hormonu” diye biliriz. Ama sosyal tanıma, eşler arasındaki bağ, anksiyete gibi davranışlardan da sorumlu.
Oksitosin salgılanmasındaki yetersizlik sosyopati, psikopati, narsisizm ve genel manipülasyon eğilimi doğuruyor.
Vazopresin ise aslında öncelikli olarak bedendeki suyun tutulmasından sorumlu bir hormon. Böbrekler ve kalp damar sağlığı için kritik bir hormon. Ama aynı zamanda hafıza ve saldırganlık üzerinde de etkisi var.
Travma bozukluklarında noradrenalin ve vazopresin salınımı travmatik anıların bellekte aşırı bir biçiminde sabitlenmesine neden oluyor. Opiotler ve oksitosin de belleğin kayıt yapmasını bozuyor. Travma sonrası görülen amnezi (hafıza kaybı) ve dissasiotif amneziler (parçalı hafıza kaybı) bu yüzden. Olayın flashback’ler veya kabuslar yoluyla tekrarlanması ya da amneziye rağmen tetiklenmeler stres hormonlarının yeniden salgılanmasına ve bu da anı izini beyinde daha fazla güçlendirmeye sebep olur. Ayrıca yeni bilgiyi işleme becerisinde zorlanmanın sebeplerinden biri bu etki…

İşte böyle… umarım konuya meraklı herkes travmada kimyasallar mevzusunu anladı…  Bu zincirleme kimyasal kısır döngünün sonuçları bir sonraki yazıda… Şimdilik şöyle bir ip ucu vereyim… Benlik olarak hissettiğiniz şey beynin kendisinin iç süreçlerinin bir ürünü. Yani benlik hissinin tamamen sinirsel bir olgu olduğunu kesin olarak biliyoruz.

Derleyen: Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2017