Mavi Soluk Nokta / Blue Pale Dot

580146_10151714919475908_42163271_n

Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her “yüce önder”, her aziz ve günahkâr onun üzerinde – bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.

Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.
Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.
Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.
Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza. 
 
Consider again that dot. That’s here. That’s home. That’s us. On it everyone you love, everyone you know, everyone you ever heard of, every human being who ever was, lived out their lives. The aggregate of our joy and suffering, thousands of confident religions, ideologies, and economic doctrines, every hunter and forager, every hero and coward, every creator and destroyer of civilization, every king and peasant, every young couple in love, every mother and father, hopeful child, inventor and explorer, every teacher of morals, every corrupt politician, every “superstar,” every “supreme leader,” every saint and sinner in the history of our species lived there – on a mote of dust suspended in a sunbeam.
The Earth is a very small stage in a vast cosmic arena. Think of the rivers of blood spilled by all those generals and emperors so that in glory and triumph they could become the momentary masters of a fraction of a dot. Think of the endless cruelties visited by the inhabitants of one corner of this pixel on the scarcely distinguishable inhabitants of some other corner. How frequent their misunderstandings, how eager they are to kill one another, how fervent their hatreds. Our posturings, our imagined self-importance, the delusion that we have some privileged position in the universe, are challenged by this point of pale light. Our planet is a lonely speck in the great enveloping cosmic dark. In our obscurity – in all this vastness – there is no hint that help will come from elsewhere to save us from ourselves.
The Earth is the only world known, so far, to harbor life. There is nowhere else, at least in the near future, to which our species could migrate. Visit, yes. Settle, not yet. Like it or not, for the moment, the Earth is where we make our stand. It has been said that astronomy is a humbling and character-building experience. There is perhaps no better demonstration of the folly of human conceits than this distant image of our tiny world. To me, it underscores our responsibility to deal more kindly with one another and to preserve and cherish the pale blue dot, the only home we’ve ever known. 
 
Carl Sagan
Reklamlar

Oyun, Ritüel ve Dans

dans

İnsanoğlu zaman içinde çeşitli biçimlerde tanımlanmaya çalışılmış, bu tanımlamalar sayesinde toplumsal yaşam, davranış psikolojisi ve becerilerin gelişimi üzerine bilgi sahibi olunmaya çalışılmıştır. Darwin, insanı ve hayvanı birbirinden ayırarak bir başlangıç yapar. Freud, akıl ve bilinçdışı ilişkisi üzerine başka bir tanımlama yapar. İkinci Dünya Savaşı sonrası tarihçi Huizinga, başka bir bakış açısı getirir. Böylece bizi, yapan insandan (homo faber), düşünen insana (homo sapiens), oradan oynayan insana (homo ludens) taşır. Çağımızın önemli antropologlarından Ellen Dissanayake Homo Aestheticus adlı eserinde tüm bu gelişimi bütünleştirmiş ve insanın neden sanat yaptığı sorusu üzerinde durarak başka bir bakış açısı getirmiştir.

 
Huizinga, oyun kavramından yola çıkarak, oyunun ya da başka deyişe kurgunun toplumsal yaşamın bir sonucu değil, toplumsal yaşamın ya da kendi başına yaşamın nedeni olduğunu savunmuştur. Ona göre oyun, kültürden öncedir, çeşitli kültürlerden çıkma değil tersine çeşitli kültür biçimlerinin doğuşuna başlıca etkendir. Psikoloji ve fizyoloji, oyunu hayvanlarda, çocuklarda ve yetişkin insanlarda tanımlamaya çalışır; kimi bilim adamları bu dürtü ya da eylemi yaşam enerjisinin fazlalığından kurtulma biçimi olarak görür. Bir başka teori, canlı varlığın doğuştan gelen bir kurgu yeteneğinin hükmü altındadır ve bu sebeple gevşeme ihtiyacını tatmin etmektedir. Bazı teoriler ise hayata geçirilmesi imkansız arzuların kurmaca aracılığıyla giderildiğini düşünerek bunun kişisel benlik duygusunu koruduğunu söyler. Ancak oyun bu olgulardan öte hayvan için de, insan için de psişik tepkiden fazla bir şeydir. Hayvanlar oyun oynarlar, öyleyse sadece mekanik varlıklar olmanın ötesindeler, insanlar da oyun oynar üstelik oyun oynadığının farkında olarak yapar, demek ki biz de sadece akıllı varlıklar olmanın ötesinde irrasyonel bir tutum içerisindeyiz.
 
Ancak insanın ilk toplumsal becerilerinden biri olan iletişimi düşünürsek bu da başlı başına bir oyundur. Tanımlamak, ayırmak, adlandırmak ve dilin yaratıcısı olan zihin oyun oynayarak, madde ya da durumla düşünülen şey arasında gidip gelir. Hayal gücü devrededir ve yoğun olarak çalışır. Oyunun niteliklerini düşünürsek bu kurguyu daha iyi anlayabiliriz. Oyun öncelikle gönüllü bir eylemdir. Zorlama olarak yapılamaz sadece bir ritüel ya da tören olduğu zaman ödev kavramıyla birleşir. Her oyun bir kurala bağlıdır, bu kurallar kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık ve bağlayıcıdır. Bununla birlikte gerçek yaşamdan bilinçli olarak çıkarak kendi kurgu dünyası içinde var olur. Bilinçli olarak günlük yaşamın dışındadır ve insanlar hiçbir çıkar beklemeksizin buna katılır. 
 
Huizinga kültürün oyun içinde doğduğunu ve hala oynanan bir şey olduğunu savunmaktadır. Avlanmak gibi doğrudan hayati ihtiyaçların giderilmesini hedefleyen bir eylem bile arkaik insanlar için oyun biçimine bürünür. Günümüzde sıkıcı bir toplantıda bulunduğumuzu düşünelim; elimizdeki kalemle önümüzdeki kağıda gayriihtiyari çizgiler çizer, karalamalar yaparız. Hayvan figürleri, insan figürleri ya da fantastik süslemeler ortaya çıkar. İçgüdüsel olarak ortaya çıkan ve insanın doğuştan gelen oyun ya da kurgu eğilimini çok net görebiliriz. Bu psişik işlevin sanattaki ya da plastik sanatlarda süsleme biçimlerini ortaya çıkardığını söylemek fazla doğrudan bir yaklaşım olur. Ancak yaratı ihtiyacı bir şeyin süslenmesinden fazla bir şeydir, taklidi, kurguyu, estetiği ve inşayı içerir. Yaşam oyunlar tarafından temsil edilen ve yüksek saygınlık veren biyoloji üstü biçimler halinde açığa çıkar. Yaşamsal her deneyim bir oyunla ya da kurguyla ifade edilir.  Böylece sanatsal yaratı hemen her zaman kutsalın bir parçası haline de gelir; Büyülü bir coşku, güç ve simgesel değerler yansıtır. İnsanoğlu doğanın ve yaşamın sınırlarını ve bu sırların yarattığı acizliği ve akıl karışıklığını da gidermek için yine oyuna ve kurguya başvurur. Anlamlandırma, alegori, metafor ve hatta kişileştirme bu kutsal kavramlara biçim vermek için bilinçli olarak kullanılır. Zihni baskı altına alan ya da onu rahatlatan durumlar için uygulanan bu kurgusal yaklaşım zamanla –ki kökenleri hatırlamayacak kadar eskiye ait- işlevsel bir hale gelmiştir. Oyun kendi yapısından da kaynaklanan biçimiyle iyiden iyiye törensel bir havaya bürünmüştür. İlkel zamanlarda hatta günümüzde de karşılaştığımız pek çok dini ve din dışı ritüel bu gelenekten gelmektedir. 
 
Bütün sanatsal biçimler içinde dans, oyunsal işleve ve bunun uzantısı olan ritüele en yakın olan kurgudur. Dans hem müzikal hem de plastiktir. Primitif olarak ritmik bir oyunun içinde yer alır ama aynı zamanda malzemesine bağımlıdır. Ritüel ve dans ilişkisine biraz daha detaylı bakabilmek için Şamanlık ve dans ilişkisine bakabiliriz.
 
Şamanlık çok geniş bir coğrafyada etkili olmuş, diğer inanç sistemlerini ve kültürleri etkilemiş, çeşitli yönleriyle yaşama nüfuz etmiş ve günümüzde de varlığını sürdüren bir inanç sistemidir. Sibirya, Orta Asya, Kuzey ve Güney Amerika, Okyanusya, Yakın Doğu ve Avrupa üzerinde geniş bir alanda izlenen Şamanlık, avcı-göçebe toplumların karakteristik özelliği olarak tanımlanabilir.
 
Tarım toplumu ile avcı-göçebe halklar arasındaki farklılıklar, yaşam biçiminden, üretim biçimine, birbirleri ile olan ilişkilerine kadar toplumsal yapılanmada da farklılık gösterir. Bu ve benzeri farklılıklar yaşam anlayışlarında ortaya çıktığı gibi, toplum için, ölüm anlayışlarında da var olur. Örneğin avcı-göçebe toplulukta ölü çadırdan çadırın kapısından değil, ayrı bir delik açılarak çıkarılır. Böylece ölünün yaşadığı yere dönüş yolunu bulamayacağı düşünülür. Oysa tarım toplumlarında halklar ölümü yaşamın doğal bir parçası olarak görürler ve yeniden doğmak üzere tohumun toprağa dönüştüğü anla benzeştirirler. Tarım toplumları ve avcı göçebe toplumlar arasındaki başka bir temel farklılık da kozmogonilerinde yatar. Tarımla uğraşanlar dünyayı her yıl yeniden yaratırken, avcı-göçebe toplumların dünyanın yaratılışı üzerine olan düşünceleri bir kereye özgüdür ve köken mitolojileriyle ilişkilendirilir. Bu anlamda Kuzey Amerika Kızılderililerinin yaratılış ve köken mitolojileriyle, Sibirya, Orta Asya halklarının ve Türk Boylarının yaratılış mitolojileri birbirine benzer.
 
Şamanlar dinsel hayatın ayrılmaz bir parçası değildir. Şaman olmadan da bazı törenler yapılabilir. Şamanın asal görevi kötü ruhlara ve kötü tanrılara ayin yapmak, toplumu olası kötülüklerden korumaktır. Çünkü inanca göre hastalık ya da ölüm bireyi değil toplumu da etkileyebilir. Örneğin hastalığa kötü bir ruh ya da Tanrı sebep olmuştur ya da hastanın ruhu çalınmıştır. Tedavi için bozulan düzen düzeltilmelidir. 
 
Dünyanın merkezi, merkez ekseni simgeleyen Axis Mundi tüm inançlarda ortak noktalardan biridir. Yer merkez olmak üzere gökyüzü (tanrılar dünyası) ve yeraltı (ölüler dünyası) arasında bir bağlantı kuran bir ağaç tasviridir. Şaman Türklerde orman ve Ağaç kültü de yine bu animistik tasarımdan kaynaklanır. Ağaç kutsal sayılır ve yaşam ağacının sembolüdür, bunun yanı sıra bizzat tapılan bir varlıktır. Bu kutsal ağaç tüm ritüellerde karşımıza çıktığı gibi, Türklerde de kayın ağacı olarak tasvir edilir. Orta direk olgusu yörük çadırlarında hala karşımıza çıkar. Ruhlara ulaşmak için çıkılan göksel yolculukta yine kutsal kabul edilen bir hayvan olarak doldurulmuş bir Kaz’ a biner. (Otantik Türkmen kostümünde hala elbise yakasına ya da omuza işlenen çember ya da üçgen içine çapraz kaz ayağı işlenir.)Ya da ağaçtan yapılan davul tokmağına binerek bu yolculuğa çıkar. Axis Mundi üzerindeki gezintisinde kötü ruhları kovmak için davulunu, tokmağını, üzerine taktığı ses çıkaran zilleri kullanır. 
 
Şamanik inancın ve ritüellerinin bugüne olan etkileri o kadar ayrıntılı ve farklı boyuttadır ki tek tek anlatmakla bitecek gibi değildir. Lohusa bir kadını korumak için yastığın altına demir ya da bıçak konulması, demirin ruhları korkutacağı inancından gelir. Demire şekil veren demirci ilkel zamanlarda sihirsel bir güce sahip olarak kabul edilir ve şaman gibi ateşin efendisi olarak düşünülmüştür. Bu sebeple kurşun dökme, şekline bakıp kehanette bulunma eski Şaman inancının kalıntısıdır.  Ölen kişi için “dünya değiştirdi / göçtü” anlayışı, ölenin ardından atalar kültünün mezar taşına kazınması (ölen kişinin atalarla karşılaşıp yeniden doğacağı; Arap İslam anlayışında mezar taşı geleneği yoktur.) Eşiğin kutsallığı, kapıdan girerken eşiğe basılmaması, nazar inancında tahtaya vurma adetleri hep şamani kurguların izleridir. Bunlar artık kutsallığının nedeni bilinmeden yapılan eylemler olmakla beraber, halkın eski inancından bilinçsizce de olsa etkilenişi tarif eder. 
 
Şaman sözcüğüne genel olarak baktığımızda pek çok ayrı tanımı olduğu gibi kelime kökeni üzerine olan görüşlerin çoğuŞamanın oynamakla, sıçramakla, coşmakla, dans etmekle ilintili olduğudur. Şaman bu özelliklerinden dolayı diğer sihirbaz, büyücü-hekimlere benzemez. Şaman ruhlarla olan ilişkilerini tekniğini oluşturduğu bir vecd (ekstaz) hali içinde kuran ve bunu izleyenlere aktaran kişidir. Şaman içinde bulunduğu dinsel töreni yöneten bir rahip ya da ruhlar tarafından ele geçirilmiş bir büyücü değildir. Şaman ruhlarla ilişkiye geçen, şifa veren, ateşe hakim olabilen, ruhlarla ilişkiye girebilmek için yeraltına inen ve yer üstüne çıkan ve tüm bunları sahip olduğu vecd hali ile yapan kişidir. 
 
Bu inancın yaşadığı coğrafyalardaki dansa ve gösterim sanatlarına ilişkin pek çok öğe ve etkileşim de karşımıza çıkar. Çeşitli nedenlerle yapılan ayinler, tedavi seansında yapılan eylemler, genel olarak bu ritüeldeki özellikleri sıralarsak bu eylemlerin ne kadar çok gösterim sanatlarıyla ilintili bağlantı taşıdığını görebiliriz; Şaman ritüelinde Şaman ve izleyicileri (katılımcılar) içinde bulundukları gündelik yaşamdan çıkarak farklı, kurmaca bir zaman yaratırlar. Giydiği giysiler, yaptığı makyaj ve kullandığı aksesuarlar ile özel bir durum, bir mekan yaratır. Yaptığı eylemlerin içindeki ses benzetmeciliği, şarkılar, müzik, sihirbazlık, vantrologluk ve danslar ile bir sahne sanatçısı gibidir. Şamanların bu niteliklerinin, yani ilk şair, ilk sihirbaz, ilk dansörler olma niteliklerinin yansımalarını, inançlarda, ritüellerde, günümüzün kültürüne oyununa ve dansına olan etkileri çok büyüktür.
 
Asya gösterim sanatları ve dansları Batı’nın aksine kökenleri ve kutsallıkla olan ilişkisini kaybetmiş değildir. Antik Yunan tiyatrosunun kökeni olan Dionysos Ritüelleri ve uzantıları, Hindistan’ da Kuttiyatam Dans Dramı dansçılarının hala tapınak dansçıları olarak hizmet etmesi. Katlaki dans dramını öğrenmek için çocukların küçük yaşta eğitime ve inisiasyona alınması bu eylemlerin hala kutsal sayıldığını göstermektedir.
 
Özellikle Asya gösterim sanatlarının en önemli öğesi olan dans Şamanın da en önemli öğesidir. Şamanın vecd halindeki dansına benzer bir dans biçimi görülmektedir. Dans coşkuyu arttırdığı gibi anlatımcı bir özelliğe de sahiptir. Korku, heyecan, acı, sevinç gibi öğeler dansla anlatılır. Dans ve dramların konuları da, içinde şamani uygulamalar ve mitlerin bulunduğu kaynaklardan beslenir. Hindistan’da Tantirizm‘de kodlanmış beden dili kullanılır. Dansta hareket ve tavırlar iç duyguya ve bedenin bölümlerine uygun olarak sınıflandırılmıştır. Tavırlar başın on üç hareketi, gözün otuz altı hareketi, yanağın altı hareketi, kaşların yedi hareketi, ayakların otuz iki hareketi ve tek tek ellerin yirmi dörder hareketi olarak sınıflandırılmış ve kodlanmıştır. Bedenin gündelik tekniklerinin amacı iletişimdir. Bunun aksine burada gündelik dışı teknikler enformasyon amacındadır. Gövde literal olarak biçimlendirilir.
Çin gösterim sanatları da sözden daha çok beden diline ve danstaki kodlamalara yer verir. Pekin Operası bile bu temele dayanır.  Burada özellikle kostümlerde ve aksesuarlarda Şaman etkisi görülmektedir.
Japonya’daki sahne sanatlarının ve dansın atası ilkel Kagura dansıdır. Yine Japonyada Bugagu adı verilen dans ise bugün bile Şinto tapınağında sergilenen bir danstır. Tamamıyla Japon karaktere sahip olsa da Asya kökenli olduğu, özellikle Kore, Çin ve Hindistan’dan kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu dans iki grupta toplanır, Yaşam-ölüm, ak- kara gibi tipik karşıtlıklarda olduğu gibidir. Birinci gruba samai ikinci gruba umai denilir. Sağdaki dansçılar yeşil, soldakiler kırmızı giyinir ve perküsyon eşliğinde dans ederler. Yine burada da karşımıza çıkan, ruhları ve tanrıyı memnun etmeye yönelik erotik danslar vardır. No Tiyatrosunun kökenine ilişkin bulgular, tanrısal müziğin ve dansın Şamani kurguların çok etkin olduğunu gösterir.
 
Kendi topraklarımızda da, dansları ve geleneksel gösterim sanatlarımızı etkileyen önemli bir unsur Şaman ritüelleridir. Ancak sonraları gelen halklar ve inançlarla kaynaşım içine girmiştir. Dini amaçlar dışında yapılan halk danslarında, şamanik kalıntılar, animizmden gelen hayvan benzetmeceleri, şamanın dansına benzeyen motifler ya da dansların kökeninde bulunan şamani unsurlar vardır. 
Anadolu halk dansları pek çok temadan etkilenir. Bunların bir kısmı adlarını oynandıkları yöreden alır, bir kısmi Şamanlıkta olduğu gibi doğa olaylarına dayanır. Bir kısmı tamamen hayvan adlarını almıştır. Hayvan adlarını alan danslarda çoğunlukla bu hayvanların, hareketleri, yürüyüşü, özellikleri taklit edilir. Bunların kökeninin Şaman ritüellerine dayandığı kuvvetli bir görüştür. Ancak zaman içinde danslar değişime uğramış adı ile arasında ilinti kurmak bazıları için zor olmuştur. Şurası kesindir ki oyunların müzikleri ve adımlama biçimlerinde görülen özellikler o bölgenin doğası ve yaşam koşulları ile bire bir ilintilidir. Kostümlerde kullanılan renkler, püsküller, demirler, kürk ve ayna parçacıkları gibi pek çok ayrıntı Şamanizm etkisine dayanır. Davulun kültürümüzde bu denli yer tutmasının da ilkel inanışımızla ciddi bir bağlantısı vardır. Daha önce de belirttiğim gibi zamanla bu kutsallıktan çıksa da, kötü ruhları korkutma, davulun içine hapsetme, davul tokmağını kullanma kökeni Şamanlığa dayanır. Halk oyunlarımız ve göstergeleri ile ilgili çözümlemeleri bu yazıya sığdırmak mümkün değil ama fikir vermesi ve halk oyunlarının kökenindeki Şamanistik bağlantılar için sanıyorum bu yeterli olacaktır.
 
İslami inancın kendi biçimini kattığı dinsel danslarda da şaman uygulamaları görünmektedir. Semalar ve samahlarda Şamani dans arasında paralellikler mevcuttur. Bu dansların islam inancı gelmeden ortaya çıkmış danslar olmadığı, tarikat uygulamalarına şamanlıktan geldiği yapılan incelemelerle ortaya koyulmuştur. Bu dansların başlangıçta şimdiki anlamıyla dinsel olmadığının bir başka göstergesi Osmanlı şenliklerini betimleyen minyatürlerdir. Bu minyatürlerde dervişler ve köçekler birlikte dans etmektedirler. Bugün dinsel karakter gösterseler de bir gösteri gibi sunulmuşlardır.
 
Semalarda bulunan dans içindeki vecd hali ve davulun kullanımı bunların Şaman uygulamalarına benzerliğini ortaya koymaktadır. Dansların ağır başlaması, gittikçe hızlanan ritmi, belirli bir kendinden geçme ve vecd halini oluşturur.  Bu danslar bir estetik barındırmalarına rağmen bir koreografileri yoktur. Dünyanın ve gezegenin dönüşü gibi bir dönüş içinde ve gittikçe hızlanan ve vecd haline kapılarak yapılan danslardır bunlar. Şamanın dansındaki vecdin amacı, ruhlarla temasa geçmek için kendi sınırlarının dışına çıkmaktır, sonunda onların seslerini içinde duymaya ve onları yansılamaya yarar sağlayan bir basamak olarak kullanılır. Şamanizmin dönüştüğü ve melez bir karakter göstermeye başladığı yerlerde ise bu vecd hali tanrılara ulaşmak için kullanılır. Tek tanrılı dinlerde ise bu vecd hali ele geçirmeye değil, tanrı ile mistik bir beraberlik oluşturmaya yöneliktir. Ne kadar değişim gösterse de yine kullanılan göstergelerde (Ak post Kara post vb.) Şaman etkisi hala yaşamaktadır.
 
Şaman dansının güneş yörüngesini taklit ettiği öne sürülmektedir. Bu dönüşler şaman inancında kutsal sayılan 3,7,9 sayıları ile ilişkilidir. Bunlar gökyüzünün 3,7,9 katlarına bağlanır. Şamanlarda ruhlarla ve tanrılarla konuşmak ve insanlarla tanrılar arasında aracılık yapmak için göğün katlarında oturan tanrılara tırmanırlar. 9. kat semavi tanrıların bulunduğu kattır ve ancak çok güçlü şamanlar bu kata ulaşabilirler.  Şaman dansı bu kutsal sayılarla ilişki kurarak evrenle bütünleşme gayreti içine girerler. Semalardaki uygulamalar evrenle, tanrıyla bir olmaya yönelik olması, bu dansların İslam öncesi kutsal danslarla ilişkisini ve dansların dinsel olarak farklılaşmasına rağmen, dinsel fikirler ve bunların ifadesi olarak aynı yapıyı ve düşünce tarzını korumaktadır.
 
Samahlar ise, semalar gibi önce ağırdan başlayıp gittikçe hızlanan ve vecd haline yakın bir duygu içinde icra edilen danslar olduğundan semaya benzemekle birlikte, Anadolu köylüsünün dini olmayan danslarına da benzer. Dergah ve Tekke kapalılığı olmasa da Alevilik uygulamalarında danslar bir tören titizliğinde icra edilir. Samahların erginleme ritüelleriyle olan ilişkisi bunun şaman kökenleriyle ilişkisi olduğunu kuvvetle düşündürür.  Özellikle bazı Alevi Samahlarının gençlere özgü olması, bazılarına sadece gençlerin ya da bekarların alınması bunun erginlenme ritüelleriyle ilişkisini güçlendirmektedir. (Örn. Dem Geldi Samahı)
Samahlar ve halaylar arasında pek cok benzerlik vardır. Halaylar da samahlar gibi önce yavaş başlar giderek artan coşkulu bir bölümle devam eder. Turna ya da Kartal Samahı olduğu gibi aynı adı taşıyan halk oyunları bu benzerliğin bir göstergesidir. Ayrıca bu dansların hayvanlarla olan ilişkisi şamani inançların bir uzantısıdır. Samah törenlerinde içki içilmesi ve içkinin ismi yerine “dolu” olarak isimlendirilmesi ve “dolu”nun “tolu” olarak Şaman inancında kurbanı simgelemesi yine bir Şamani uzantının yansımasıdır.
 
Şamani ritüel etkisi Anadolu din dışı danslarında da görülür. Hayvanlarla ilgili dansların avcılık ritüelinin bir devamı olduğu düşünülebilir. Kastamonu’da dansçının davulla dans etmesi ya da Bolu yöresindeki iki davullu dansçı geleneği şamanlıkla ilintilidir. Bazı danslarda bu daha da belirginleşir. Mesela Çoruh’un Deli Horon ya da Şeytan oyunu şaman inançlarını çok net yansıtmaktadır. Hastanın içine giren kötü ruhun dışarı çıkarılması hikayesi anlatılır. Bununla birlikte Anadolu Halk Danslarınınşamanlıkla ilişkisini gösteren bir başka öğe, Asya’da Şaman inancını benimsemiş toplumların halk danslarının birbirine olan benzerliğidir. Dansların ritmi, adımlama düzenleri ve dans sırasındaki nidalar (dört notalı bir şarkı eşliğinde, her nota dört adımı karşılar, söylenen sözler) Anadolu halk danslarına benzer.
 
Şamanın eyleminin doğasını oyun, müzik ve dans belirler. Bu ilkel eylem temelde estetik bir kaygı taşımasa da zamanla kültürü, inanışı, sanatı etkilemiş ve sahne sanatlarında, tiyatroda ve dansta estetik bir biçime ulaşmaya Şaman inancının sanata etkileri ne kadar güçlü olsa da değişen ve gelişen yaşam içinde tek etkileyen faktör olarak görmek doğru değildir. Yine de köklere inip bu ilişkiye bakmak son derece ilginç saptamaları da ortaya çıkarmıştır.
 
İzmir / 2009
 
 
Kaynaklar :
AND Metin, Oyun ve Bügü, Türkiye İş Bankası Yayınları.
HUIZINGA Johan, Homo Ludens, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1995
DISSANAYAKE  Ellen, Homo Aestheticus, University of Washington Press, USA 1995
PERRIN Michael, Şamanizm, çev. Bülent Arıbaş, İletişim yayınları, İstanbul 2003
ÖZBUDUN Sibel, Ayinden Törene, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul 1997
RADLOFF Wilhelm, Türklük ve Şamanlık, çev. A.Temir-T. Andaç-N. Uğurlu, Örgün Yayınevi, İstanbul 2009
BAYAT Fuzuli, Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2009
TUNA Erhan, Şamanlık ve Oyunculuk, Okyanus Yayıncılık, İstanbul 2000

Axis Mundi

tree

Nedir bu Axis Mundi?
Axis Mundi ile ilgili ilk okumamı yapalı çok yıl oldu. İçinde barındırdığı anlamlar açısından bu kavramdan çok etkilenmiştim. Axis Mundi tüm kadim inançlarda / öğretilerde ortak noktalardan biridir.

Axis Mundi sembolize ettiği değerler açısından bana çok dokunuyordu. İkili birliği simgelemesi gibi ya da herşeyin bağlantılı oluşu.. Kendime isim olarak o yüzden bunu şeçtim. Axis Mundi’nin anlamlarını biraz daha detaylı anlatacağım.

Altay Şamanlığı’nda Axis Mundi dünyanın merkezini, merkez ekseni simgeler. Yer merkez olmak üzere gökyüzü (tanrılar dünyası) ve yeraltı (ölüler dünyası) arasında bir bağlantı kuran bir ağaç olarak tasvir edilir.
Dünya, Göğün göbeği ile bu ağaç sayesinde irtibat halinde olup, bu ağaç ile beslenir. Anne rahmindeki bir bebek için göbek kordonu nasıl yaşamsal bir öneme sahipse yeryüzü için de bu irtibat kanalı aynı derecede öneme sahiptir. Muhtemelen bu bağlamdan kaynaklı olarak Axis Mundi genellikle dişil betimlenir.
Şaman Türklerde orman ve Ağaç kültü de yine bu animistik tasarımdan kaynaklanır. Ağaç kutsal sayılır ve yaşam ağacının sembolüdür, bunun yanı sıra bizzat tapılan bir varlıktır. Türklerde kayın ağacı olarak tasvir edilen bu kutsal ağaç tüm ritüellerde karşımıza çıkar.

Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerine göre, insanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü yeraltı (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Kutsal Gök’ten (Semavi Alem) oluşan üç alem vardır. Bu üç ortamın/alemin merkezlerinden geçerek onları birbirlerine bağlayan ve direk ya da kazık adıyla belirtilen bir eksendir Axis Mundi.
Bu eksenin iki ucu Yer’in göbeği ile Göğün göbeği olarak adlandırılır.
Yer’in ekseni yani Axis Mundi sembolizmi, bazı bakımlardan Uzakdoğu tradisyonlarında kullanılan çarkın ekseni sembolizmini andırır: Çarktaki kimse yükselebilmek için önce çarkın merkezini bulmalıdır ki, eksende yükselebilsin.

Uygur, Yakut ve Altay Türkleri’nin tradisyonlarında Göğün göbeği, Yer’in göbeği ve bunlar arasında yer alan Yer’in ekseni yani Axis Mundi hakkında söylenilenler şöyle özetlenebilir:

  • Dünya Göğe bu eksenle bağlıdır.
  • Kimse Yeraltına (öte-âlem) inmeden Göke çıkamaz.
  • Bu eksenin geçtiği, üç alemin ortasındaki delikler, açıklıklar bir tür geçittir.
  • Ölen kimseler de bu geçitten (Yer’in göbeği) geçerek öte – âleme göçerler.
  • Şamanlar, uçuş (trans deneyimi) sırasında bir alemden diğerine geçerken bu açıklıktan yani irtibat geçidinden (Yer’in ekseni) yararlanırlar.
  • Yer’in göbeği aynı zamanda yerin kapısıdır. Öte – âleme giden şamanlar, Yer’in deliğinden /ekseninden yani Axis Mundi’den geçerek oraya giderler, tekrar bu delikten dönerler (Altay Türkleri).
  • Göğün göbeği bir yıldız olarak betimlenir. (Yakutlar’da Demir-Kazık yıldızı, Uygurlar’da Altın-Kazık yıldızı)
  • Göğe Dünya bu yıldızla bağlıdır. Bu yıldız, Gök-Tanrı’nın ışıklı ülkeleri olan Yüksek Gök ile Yer’i birleştiren bir kapıdır.
  • Gök ile Yer’i, ruhsal âlem ile maddi âlemi ve Gök-Tanrı ile insanı ayıran bir sınır olan bu yıldız, bütün gezegenlerin bağlı olduğu, göğün direği ve Göğün kapısıdır. Çünkü GökTanrı bu kapıdan insanlara şefaat eder, ayrıca şamanlar bu delikten Semavi Alem ile irtibat kurabilir.
  • Göğün göbeği, fani insanlar alemi ile Semavi Âlem’in bir sınırıdır (Uygur tradisyonu).
  • Şamanın gölgeler diyarına ve Göğe uçuşu, Dünya Dağı’na çıkışla başlar ( Altay Türkleri).
  • Gök ile Yer arasındaki irtibatı sağlayan direk bir ağaçtır (yaşam ağacı, Yakut Türkleri).
  • Dünya Demir-kazık yıldızına bir ağaçla bağlıdır; yıldız, ağacın tepesindedir. Bu ağacın zirvesi Gök-Tanrı’ya varır (Yakut Türkleri).
  • Gök-Tanrı ile irtibat kurabilen şamanlar bu yıldıza kadar gidebilir, öteye geçemezler. Bu yıldız kapısına uçup gelen nadir şamanlara Gök-Tanrı, ruhlarından birini elçi olarak gönderir, bu şekilde görüşülür, ilişki kurulur; o ruhlar da bu kapıdan aşağı inmezler.

Çeşitli tradisyonlarda Yer’in göbeği, Yer’in kalbi, “dünyanın merkezi”, omfalos (omphalos, eski Yunanca’da “göbek” anlamına gelir) gibi terimlerle ifade edilir.
Betil taşlarıyla simgelenen yeryüzünün merkeziden geçtiği varsayılan bu eksen (axis mundi) Asya’da Şamanlığının bulunduğu kimi bölgelerde şamanın transa geçtiği çadırının direğiyle, kimi bölgelerde ise köyün meydanına dikilen direkle temsil edilir ki, bu gelenek Orta Asya’daki birçok köyde halen sürmektedir.
Bu Şamanist gelenek Kuzey Amerika Kızılderililerinde (totem direği), kimi Macar köylerinde de görülür. Her üç kültürde de direğin tepesine genellikle kartal ya da bir hayvan kondurulur (Kartal, Asya’da kimi zaman çift başlı tasvir edilir, Yakut şaman mezarlarında direğe tünemiş kuş motifi görülmekle birlikte, Altay köy direklerinde bazen at gibi başka hayvanlar da görülür.) Ancak Türk Şamanlığında direkle ilgili bir tapınmaya rastlanmaz ve direk, Yer ile Semavi Alem arasındaki irtibatın temsil edilmesinden başka bir amaca hizmet etmez. Orta-Asya ve Sibirya Şamanizm’inde, kayın ağacından yapılan bu direğin yerini kimi zaman kayın ağacının kendisi alır.
Göçebe topluluklardaki bu direğin yerini, yerleşik toplum düzeninde, aynı anlamı ifade etmek üzere sütun almıştır. Orta direk olgusu yörük çadırlarında hala karşımıza çıkar.

Bu direk imgesinin aynı zamanda şamanın bedeninde omurga olarak da betimlenir. Yer’in göbeği Şamanın bedeninde adı gibi göbek bölgesindedir. Karın boşluğunda güneş kursu olarak bilinen bölge vardır. Güneş kursu yani Solar Plexus, midenin arkasında bulunan birinci bel omuru seviyesindedir. Kendinden çıkan sinir
dalları, güneşi çağrıştırdığından güneş anlamına gelen “solar” adını almıştır. Solar plexus, karın boşluğunda bulunan sempatik sinir ağla­rının en büyüğüdür.
Şaman göksel yolculuğa çıktığında yine kutsal sayılan Kaz’a biner. Ya da temsili olarak ağaçtan yapılan davul tokmağına binerek bu yolculuğa çıkar. (Türk halısında ya da otantik Türk kostümünde hala elbise yakasına ya da omuza işlenen çember/çark ya da üçgen içine çapraz kaz ayağı işlenir.)

Şaman, yolculuğu (trans deneyimi) sırasında Yerin göbeği ve göğün göbeği arasında Yerin ekseni yani axis mundi üzerinden yolculuk yapar. Bu yolculukta spiral daireler çizerek göğün katlarını çıkıp iner. Göğün katları 7 tanedir. Bazı şaman geleneklerinde yerin katları da vardır ve onlar da 7 tanedir.

Buraya kadar yazdığım bilgiler Şamanlık ve özellikle Altay Şamalığı üzerine okuma yapmış kişilere çok tanıdık gelebilir. Yeni okuyanlar için biraz karışık gelebilir, bunun için göçebe toplumun kozmogonilerine biraz daha detaylı bakmak gerekebilir.

Bu yazıyı ilk olarak 2009 tarihinde yazmıştım. Sonra üzerinde bazı değişiklikler yaptım. Bugün bu yazıyı tekrar okuduğumda yoga pratiği olan arkadaşlarım için bambaşka anlamlar da taşıyabileceğini farkettim. Bu elbette bir sav değil, sadece bir benzetme diyebiliriz…
Tarif edilen axis mundinin, bedendeki temsili açısından bakıldığında Bandha’lara çok benzediğini düşünüyorum.
Göğün göbeği yani eksenin alt ucu sanki Mula bandha, Eksenin geçtiği merkez Uddiyana bandha, eksenin üst ucu yani göğün göbeği ise Jalandrabandha.
Bu üçünün ortasındaki delikten yani eksenden şaman yolculuk yapıyor yani omurga boyunca oluşan açıklıktan…
Üstelik bu yolculuk sırasında spiraller çizerek göğün 7 katına çıkıyor ya da iniyor, sanki bu yolculuk çakraları ya da kundalini enerjisinin yükselmesini ve inişini tarif ediyor… Bir de Hint mitolojisinde Ruhu simgeleyen kaz Altay şamanlığında Gök Tanrı ya da Semavi aleme gitmek için kullanılan kutsal hayvan… Ne ilginç değil mi?
Bu yakıştırma kimilerine zorlama gelebilir. Sonuçta bilimsel bir dayanak yok. Ama bu sadece Axis Mundi üzerinden verdiğim bir örnek…
Düşündüğümde daha böyle çok örnek aklıma geliyor. Çünkü şamanın uygulamalarında extaz hali ya da trans hali için harekete dayalı ve nefese dayalı çok uygulama olduğunu biliyoruz…
Onlar da başka yazıya…

Not: Sonra hiç fikri olmayan yoga dışındaki okuyucular için “bandha nedir” kısacık ekleyeceğim.

TRIAD

Triad

3 ilginç bir sayı… Pek çok okumada karşıma çıkmıştır. Ancak en son yoga felsefesi çalışırken 3 sayısıyla sık sık yüz yüze gelince bir derleme yapmak istedim. 
Yogada;

3 hal vardır; Satvik  (Saf Temiz) , Rajasik (Uyarıcı), Tamasik (depresif)
3 zihin bileşeni vardır; manas, buddhi, ahamkar
3 tip asana vardır; kültürel, rahatlatıcı, meditatif
3 Nadi vardır; Sushumna Nadi, Pingala Nadi, İda Nadi
3 guna vardır
3 tip karma vardır; Sanchita Karma, Prarabdha Karma, Agami karma
3 beden vardır; Sthula Sharina, Sukshma Sharina, Karana Sharina
3 beden kafesi vardır; Pelvis, Göğüs, Kafatası

Geometrik açıdan bakacak olursak Monad tek, Duad çift ve Triad üç noktadan meydana geldiğine göre, Triad’daki üç noktayı birleştirdimizde bir üçgen ortaya çıkar. 

Kadimlere göre üç sayısı ya da üçgen bütün geometrik şekilleri doğurmuştur. 
Bütün şeylerin başlangıcı Birliktir. Birden bütün şeyler sayıya göre ortaya çıkar. Birlik bütün çokluğu içerir. Birlik olmadan İkilik olamaz. Oysa İkilik Birlik ve onun aynılığının inkarı ile doğar. Ancak ortaya çıkan gerilim süremez ve üçlük ortaya çıkar. Bu da daireyi tamamlar, zıtlıklar barışır ve birlik veya bütünlük yeniden tesis edilir.  Çünkü üçlükle çizgi üçgene dönüşür, çizgi üzerinde üçüncü nokta tekrar birinci noktaya bir çizgi gererek Bir’e dönüşü sağlar.     
 
Biri pozitif ve diğeri negatif iki zıt güç bir araya geldiğinde, üçüncü, birleşik nötr bir güç oluşur. Bu güç, kadimlere göre dişi ve erkek güçlerin doğurduğu bir çocuktur. İki gücün özelliklerine sahip olduğu için hem dişi, hem de erkek özelliklere sahip bir androjen olarak da simgelenir. Mitolojide, Hermes ve Afrodit’in aşklarından doğan çocuk çift cinsiyetli Hermafrodit idi. Bu da, mecazi olarak bir yasayı betimler. Onu aseksüel, dengeleyici bir unsur olarak değerlendirmek gerekir.
 
Çağdaş bilim ve felsefede üçlü ilkeyi, tez, antitez ve sentez olarak görürüz. Herhangi bir varsayımı kanıtlamadan önce onun aksini kanıtlayacak verileri de dikkatte almak gerekir, yoksa aldığımız netice tek yanlı olur. Sonuçta meydana gelen sentez her zaman tek yanlı bir tez veya antitezden üstündür.
Phythagoras teoremine göre, bir dik üçgenin dik kenar uzunluklarının kareleri toplandığında, hipotenüsün uzunluğunun karesi ortaya çıkar. (PHYTHAGORAS TEOREMİ : a² + b² = c²) 
 
Sembolik olarak bu teorem iki zıt unsurunun karşılıklı iletişimlerinin oluşturduğu üçüncü unsuru açıklar. Örneğin, kıyas yolu ile a’yı bir ana, ve b’yi bir baba olarak kabul edersek, c onların çocuğudur (harfleri ne kadar da uyuştu). Biyolojik açıdan çocuk hem annenin hem babanın genetik yapılarının bir sentezidir. Manevi açıdan ise, ikisinin etkisi ile şahsiyetini oluşturur.
 
Hint felsefesinde, Trimurti üç yüzlü Tanrı anlamına gelir. Bunlar yaratıcı Brahma, koruyucu Vişnu ve yok edici Şiva’dır. Hepsi aslında tek bir tanrının, Nirguna Brahma veya Parabrahma’nın tezahüratlarıdır. Brahma olarak evreni ve insanı yaratır, Vişnu olarak hükmeder ve zamanı gelince Şiva olarak evreni yok eder. Hindu’ların “Aum” mantrasında “A” Brahma’yı, “U” Vişnu’yu ve “M” Şiva’yı simgeler. Bu mantranın bütün seslerin anası olduğu, evrenin ondan tecelli ettiği inanılır. Eski Mısırlılar’ın “Amon”, İbraniler’in “Amen”, Müslümanlar’ın “Amin” sözcükleri Aum mantrasının karşılıkları olduğu inanılır.
Geçmiş, gelecek ve şimdideki zaman bir üçlü oluşturur. Bunlar nesnel alemde tamamen ayrıdır, ama birbirine iç içe bağlıdırlar. Şimdiki zaman, geçmişin bir neticesidir, gelecek bu anın fiilleri ile şekillenecektir. Bu üç zaman birimi ancak ilahi bir planda birleşirler. Orada zaman ve mekanın bir olduğu bir sonsuzluk boyutu olduğundan, zaman yoktur da denilebilir.
 
Nichomachus’a göre Triad Satürn’ün sembolüdür. Çünkü Satürn Grekçe’de “Kronos” dur ve zamanı simgeler yani kronometre’nin köküdür. Zamanın üçlü mahiyetini de yukarda anlatmıştık. Kabalalistik Hayat Ağacının üçüncü Sefira’sının (Binah) gezegeni Şabatay’dır, o da Satürn anlamına gelir. Antik kozmolojinin 9 gezenli göğü yukarıdan aşağı sayıldığında üçüncü gezegen Satürn hükmeder.
Hint felsefesinde ayrıca tabiat güçleri, başka bir deyişle Prakiti’nin unsurları üç tanedir ve bunlar bütün nesnel olaylarda görülmektedir. Triguna olarak adlandırılan bu güçlerin birincisi Tejas Gunadır. Tejas Guna hareketli ve aktiftir, ateş prensibini içerir. Tamas Guna ise statik, hareketsiz ve pasiftir. Üçüncü prensip ise aydınlık ve dengeyi simgeleyen Satva Guna’dır.
    
Aristoteles’e göre üç ya da Triad bütünü temsil eder, çünkü bir başı ortası ve bir de sonu vardır. Taoizm’in kurucusu Lao-Tzu’ya göre, “Bir ikiyi meydana getirir, iki üçü meydana getirir ve üç bütün şeyleri meydana getirir.” demiştir.
Mistisizmde ilahi üçlü ilahi aşk, ilahi kudret ve ilahi hikmettir. İlahi aşk pasif unsurdur, karşılık beklemeden Tanrı’ya, insana ve doğaya karşı duyulan kayıtsız şartsız sevgidir. İlahi kudret aktif unsurdur ve şuurun değişiklik yaratma gücüne maji dayanır. İlahi Hikmet dengeleyici nötre unsurdur ve gücün sevgiyle kullanılmasına dayanır.  Sevgisiz güç gaddarlığa yol açar. Güçsüz sevgi ise zaafa.    

Boğayı Öküzleştirme Çabası

db27377a24dd410e43bbb0a8d4bfd2bd

Boğayı öküzleştirme çabası bizi nerelere getirir?

Ma’arif’le başlayalım.

Doğulu Ma’arif demiş bugün eğitim dediğimiz ‘şey’e.

Ma’arif’in Türkçe karşılığı: Bilgi, kültür, beceri, öğretim-eğitim sistemi…

Biraz toprağı eşeleyince durum karmaşıklaşıyor ama.

Ma’arif, Arapça “arafe” fiilinden türemiş bir kelime.

Mastar olarak, tanımak, bilmek, ikrar etmek (onaylamak-kabul etmek) anlamında bir söz arafe.

İsim olarak, “bilgi” anlamına geliyor.

Arif, tarif, marifet, maruf, irfan kelimeleri de aynı kökten türemişler.

Hepsi birbiriyle akraba.

Ya örf nerede?

Adap-erkan, pratik bilgi, misal ve tecrübe ile öğrenilen şeyler demek örf de.

Ya irfan?

İrfan: Bilme, öğrenme, pratik bilgi, usul ve örf bilgisi, aynı zamanda tanımak, bilmek anlamında kullanılıyor.

Arapça, Farsça ve Urduca’da (irfan, irfaan, erfan) aynı anlamda kullanılmış. Sözlük anlamıyla (bilme, tanıma) son derece açık olan irfan; ezoterik anlamda gnosis’in karşılığı bilmeyi önümüze getirir.

Bilme ama, nasıl bilme?

Ezoterik (batıni) gelenek içinde irfan, zaten insanın içinde (kalbinde; geninde; ortak aklında;…) var olan ama unutulmuş bilgiye sahip olmayı; o bilgiye ulaşmayı anlatır. “Mükemmelliğe doğru giden insanın kendisi ve Allah ile birleşmesi sürecindeki bilgidir irfan” derler.

Türkçeye “eğitim” diye çevirmişiz.

Ma’arif’in karşılığını bulurken çok uğraşmışlar muhtemelen.

Andreas Tietze ve Nişanyan, etimoloji sözlüklerinde “eğitim” sözünün Divan-ı Lügat-ı Türk’den alındığı ve karşılığının iğitmek/iğdiş etmek olduğunu söylerler.

Eyüboğlu, “eğmek, bükmek…” der.

Kastrasyon suretiyle boyun eğdirme hadisesi tam olarak.

Boğayı öküzleştirme durumu yani.

Yönetilebilir, kullanılabilir hale getirme.

Merak ettim, sanskrit karşılığını aradım eğitimin.

‘Vidya’ diyorlar. Tespit etmek-bulmak; elde etmek; kazanmak anlamlarına geliyor.

Aynı zamanda, doğru veya yanlış, bilgi; bilim, öğrenme, felsefe ve irfan.

Eğitimi alana, öğrenen karşılığı, “öğrenci” demeyi uygun bulmuşuz.

Öğrenen kişi biraz edilgen durumda kalıyor tabii.

Eskiden talebe denirmiş.

Arapça talaba’dan geliyor.

Talip olan, talep eden anlamında.

Öğrenene göre talep eden biraz daha bilgiyi gönüllü olarak istiyor.

Ma’arifet ve irfan için talep eden kişi.

Öğretmen – hoca durumu var bir de. Hoca Farsça’dan gelme.

Efendi, ulu, saygıdeğer kişi anlamlara geliyor.

Evin büyüğüne de hoca deniyor. Yani, koca/hoca durumu var.

Ama, hacı ile hoca artasında ilişki yok, hacci Arapça hacca giden, malum.

Diyeceksinizki, “ama o talebe de ne kadar talep ederse etsin, önüne konan bilgi dini bilgi; o özgür bilgiye ulaşamıyor ki!”

Bu başka bir konu elbet. Varsayıyoruz ki, doğu dili, doğu kültürünün bir aracı olarak (inancı içermekle birlikte, seküler) eğitim sisteminde öğrenciyi bir formata sokma gibi bir kaygı gütmüyor; tam tersi, kişinin genç yaşta kendini bulması için ona araçlar ve olanaklar sunuyor(du). Şimdiki durumu anlatmıyorum kuşkusuz.

Batı’da da durum farklı değildi aslında.

Onlarda bireyi kendi bireysel gelişim sürecinde hür kılmayı hep önemsemiş ve buna olanak tanımışlar. (dolayısıyla bu yazı bir Doğu – Batı eleştirisi değil)

Problem, bizim öğreten-öğrenmesi gereken ikilisini ‘yaratmış’ olma durumumuzda.

İlk latin alfabesiyle çıkan derginin (Türk Dil – Tarih Kurumu yayını) adı, Belleten.

Şimdi bundan kurtulamıyoruz.

Ailede, devlette, partide, okulda, camide…

Sürekli zihnimiz belleniyor.

Her yerde bir bilen var ve karşılarında da onun bildiğini bilmesi gerekenler.

Bu kocaman bir zavalılık halidir.

Sunay Demircan

İşler Güçler 2 : Dramaturgi

a2d72501c98bef3e4302a1cdd6508686

Bazen “mesleğin ne” sorusunu cevaplamak istemiyorum. Bazen özellikle kaçındığım durumlar oluyor, çünkü aşağıda okuyacağınız diyalog, bu özellikle kaçındığım durumlarda sekmeden gerçekleşiyor.

Çünkü bazen anlatmak gerçekten zor oluyor 😀

 

X: Sen hangi alanda çalışıyordun?

E: Sahne Sanatları

X: Tiyatro gibi mi?

E: Tiyatro, Opera..

X: Hııı Devlet Tiyatrosu’nda mı?

E: Yok. Özel bir kurumda..

X: Haa amatör yani..

E: Hayır amatör değil ben uzmanım.

X: Hııı.. (anlamadı) Oyuncusun yani?

E: Oyuncu değilim. 

X: Hıı dekorcu? 

E: Hayır tasarımcı da değilim.. ben Dramaturgum.

X: Drama ne?

E: Dramaturg. (Sıkıldı. Hatta boşverdi..) Dramatik yazar yani. (arkasından ne geleceğini çok iyi biliyor)

X: Hııı.. Acıklı şeyler mi yazıyorsun.. hahaha 😀

E: Hayır drama acıklı demek değil. (gülümsemeye çalıştı) Drama etimolojik olarak eylem anlamına gelir. Neyse.. Yani senaryo yazarı gibi düşünebilirsin…

X: Hani diziler filan..

E: Ehh onun gibi.. Dizi, film, tiyatro, opera..

X: Hııı… Eh olsun. (beğenmedi.. hatta bana üzüldü) Zaten ben tiyatroya, operaya filan gitmem. (Gururlu?)

E: Hıı.. (bu sefer ben beğenmedim, hatta ona üzüldüm)

 

Dramaturji uzmanı kişilere Dramaturg denir.
Oyun yazma ve yönetme kurallarını bilen, bir oyun yazılır veya sahnelenirken bu bilgisinden yararlanılan kimse, oyun yazarı, tiyatro yazarı şeklinde açıklanmaktadır.
Dramaturg’un görevi, oyunlaştırılmış olsun ya da olmasın, eserleri belirli ölçeklerdeki kalıplara sokarak bir tasarım yapmak, ışıktan sese, dekordan her hangi bir tirada kadar oyun içinde bütünlüğü sağlamaktır. Dramaturg, bunları yaparken yaratıcılığını kullanır. Dramaturji; rejiye, ve dramaturg’luk da yönetmenliğe benzese de farklı şeylerdir. 🙂

İşler Güçler 1: DANS

979f10beb07c897c671ba8059c258cef

X: Sen ne iş yapıyordun?
E: Dansçıyım. Eğitmenlik de yapıyorum.
X: Bale mi?
E: Yok. Sosyal danslar..
X: Hmmm Salsa filan yani. (beğenmedi)
E: Evet, salsa da var. Latin dansları, Salon dansları, Arjantin Tango..
X: Uuu!!! Tango çok seksi..
E: Vallahi.. pek değil aslında ama neyse..
X: İyiymiş ya!!! E bir gün oynarsın bize görürüz ha?
E: Yok artık! (içimden dedim kimse duymadı, bir nefes al ve yeni cümleye başla) Şimdi öncelikle ben oynamıyorum, dans ediyorum. İkincisi bir gün derse gelirsiniz orada görürsünüz daha uygun olur.
X: Aman iyi canım.. (bozuldu) Geldiğimizde artık bir iki adım öğretiverirsin 🙂
Ya da
X: Aman iyi canım.. (bozuldu) Bir iki adım gösteriver şimdi ne olacak ?
E: … (Hiç beğenmedi ama gülümsüyor)

Bu gösteriverirsin / öğretiverirsin lafı beni bitirirdi..
– Öğretir misin?
– Gösterir misin? değil
“Öğretiverirsin ” ya da “gösteriversene” sonuna da eklenir “Ne olacak”

Aslında bilinmez ki, o bir iki adımı öğrenmek ve öğretebilmek için ne emekler verilmiş…
nasırlar acırmış… ayaklar su toplamış…
ağlayana kadar, tırnakların kanayana kadar ne çok çalışılmış…
tarak kemiklerinde stress kırıkları oluşmuş…
eğitimler için ne ter dökülmüş, ne çok para harcanmış…
“Bir iki adım gösteriversene / öğretiversene, aman ne olacak” lafı çok dokunurdu..

Gerçekten çok dokunurdu…

2e37a9e568af2775866cd53e4264cefc