Gülümse :)

1c5d535d26ca9a396b6cb08dff647afe

“Hissetmek, tek şifa! Hissedilen ne olursa olsun.”
Minnesotalı biyokimyacı Dr. W. Frey üzüntü gözyaşları ile mutluluk gözyaşları birbirleriyle ilişkilerini ayırt etmeye yönelik bilimsel bir çalışma yapmış. “Crying: The Mystery of Tears” (Ağlamak: Gözyaşlarının Sırrı) adlı kitabında ilginç örnekler veriyor. Mesela  bu çalışma soğan soyarken oluşan gözyaşı ile duygusal gözyaşlarının protein yapılarının farklı olduğunu kanıtlamış. Duygusal gözyaşları yüksek protein içeriyor stres sonucu oluşan zararlı maddeler gözyaşı ile dışarı atılıyor. Gözyaşları bastırıldığında ya da ağlamaya karşı bir direnç varsa insan ciddi sorunlar yaşayabiliyor. Böyle kişilerde mide, bağırsak hastalıları daha yüksek oranda bulunduğu tespit edilmiş.
İnsanların bazıları stresli sorunlarla başa çıkmak ve kaygıyı azaltmak için kendi kendine konuşmaya çok başvururlar. Şahsen ben çok yaparım 🙂 İç diyalog yürütme yeteneğimiz çocuklukta başlıyor. Çocuklar oyunlarda kelime ve kafiyeleri tekrarlar, odada birisi var gibi konuşurlar, işaretler yaparak durumlarını anlatırlar. Çocuklar düşünürken sesaltı dil hareketlerini sıklıkla yaparlar. Kendi kendine konuşma çocuklukta yeni davranışları öğrenmenin bir yoludur. Fakat büyüklerde sesli düşünme kaygıyı azaltma yoludur.
 
Hayatın ve olayların zorluğuna karşı insan, kendi kendine konuşarak beyin fizyolojilerini düzeltebilir. Çünkü tekrarlanan düşünceler beynin Korteksinde etkinlik başlatır. Beyin bu merkezleri olumlu mesajlar aldığında duygusal beyin bölgeleri olan limbik sistem abartılı kimyasal salgılar ve hormonlar daha az salgılar ve otonom sinir sisteminin çalışma ahengi normalleşir. Kendi kendine konuşmak stres azaltıcı bir teknik olarak işe yarar. Dahası eğer karşılaştığımız sorunlarla dalga geçebiliyor ve onlara gülebiliyorsak, sorunun daha kolay üstesinden geliyoruz. 
Gülmenin iyileştirici etkisi hep konuşulur. Dr. James Walsh, Kahkaha ve Sağlık (Laughter and Health) isimli kitabında gülmenin ve kahkahanın yaşam salgılarını canlandırdığı ve hastalıklara karşı vücut direncini artırdığını yazar. Gülmek sadece insana özgü bir eylem değil. Yavru şempanzeler veya goriller gıdıklandıklarında küçük çocuklar gibi gülebiliyorlar. Araştırmacılar, gülmenin, insan ve insana çok benzeyen maymunun son ortak atasına kadar, yani 10-16 milyon yıl öncesine kadar takip edilebildiğini söylüyor.
Aslında, insanların mutlu olduğu için güldüğünü düşünebilirsiniz, fakat bilimsel araştırmalar bunun tam tersini, yani güldükleri için mutlu olduklarını öne sürüyor. Gülme eylemini gerçekleştiren kasların sürekli kullanımının kişiyi daha mutlu bir duygu durumuna sokuyor.  Çünkü beynin duygu durumu algılamasında bu kasların kullanımının rol aldığı söyleniyor. Örneğin birkaç farklı araştırma, yüz felci geçiren ve gülme yetisini kaybetmiş kişilerin depresyona girme ihtimalinin daha yüksek olduğunu kanıtmamış.
Daha çok gülmek ve kahkaha atmak için buyrun size bolca neden: 
 
 
  • Kahkaha kan damarlarını genişletir ve kan dolaşımını hızlandırır.
  • Bağışıklık sistemini güçlendir ve buna bağlı olarak soğuk algınlığından yüksek tansiyona, depresyondan alerjiye birtakım hastalıkları önlemeye yardımcı olur.
  • Güldüğümüz zaman tümör ve virüslerle savaşan hücrelerimizin sayısı artar.
  • Vücuttaki kasları gevşettir, kan basıncını düzenler, hafıza ve yaratıcılık gibi zihinsel fonksiyonları iyileştirir.
  • Gülerken diyafram kasımız aktiftir. Derin nefes alınıp, az nefes verilir. Bu da akciğerlerin temizlenmesine yardımcı olur.
  • Gülünce, bol miktarda serotonin salgılanır.
  • Kahkaha, kan dolaşımı artarak yüz kaslarını güçlendirir.
  • Gülünce, 13 adet yüz kasımız çalışır.
  • Gülünce, endorfin hormonunu artar böylece hayata neşe ve haz katar.
  • Güldüğü zaman kişi kendini kısıtlama veya engelleme eğiliminden vazgeçer, gerçek duygularını daha rahat ifade edebilir.
  •  Gülünce, kortizol seviyesi düşer böylece kaygıyı ve korku azalır.
  • Atılan 5 dakikalık kahkahanın insan vücuduna verdiği rahatlık, günde 30-40 dakika dinlenmek için harcanılan zamanla eşdeğerdir.
  • Gülmek, kişiyi savunmalarından (peşin hükümler, yargılar, şüpheler) uzaklaştırırken, kişinin daha doğal ve içten gelen bir şekilde hareket etmesini sağlar.
  • On dakikalık içten bir gülüşün ağrı kesici etkisi yaptığı, iki saat ağrısız ve acısız uyku sağladığı ileri sürülmektedir.
  •  Yanımızda biri olduğunda yapılan espri ya da komik bir olaya, yalnız olduğumuzdan 10 kat daha fazla güleriz.
  • Kadınlar erkeklerden %126 oranında daha fazla güler. Erkekler daha kısa süreli gülerken, kadınlar daha uzun kahkaha atar.
Çocukları gözlemleyin. Çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var. Nefes almak mesela… Anda kalmak… Şimdiyi yaşamak… Merak etmek… Herşeye şaşırmak… Ağlamak… Gülmek…
Çocuklar günde yaklaşık 300 kez gülerken, Biz yetişkinler günde ortalama 17 kez gülüyoruz. 
Çocuklara bakalım. Sonra düşünelim… Hayatı neden bu kadar zorlaştırıyoruz? Kendimizi neden bu kadar ciddiye alıyoruz, saati kurmazsak yarın sabah güneşin doğmayacağından mı endişeliyiz?
 
Sevgilerimle 
Ece Türkmut
Ocak 2014
 
*Çeşitli kaynaklardan derlenmiştir. 


Paradigma

9f7922c383eaacfcd0f43fa96683fa74-1

“Konuşmadan önce düşün.. Gereği var mı? Gerçek mi? Şefkat barındırıyor mu? Birini incitebilir mi? Sessizliği bozacak kadar değerli mi? 

Before you speak, think..
Is it necessary? 
Is it true? 
Is it kind? 
Will it hurt anyone? 
Will it improve on the silence?”
 
Sri Sathya Sai Baba
 
Yaşamımız boyunca ne çok konuşuyoruz, ne çok yorum yapıyoruz.. Konularla ilgili, olaylarla ilgili, kişilerle ilgili… Ve aslında ne boş konuşuyoruz hiç düşündünüz mü? Herşeyle ilgili bir fikrimiz var. Sanki sorulmuş gibi fikrimizi söylemezsek bir şeyler eksik kalacak.  Şahsen Sai Baba’nın yukarıdaki sözünü ilk duyduğumda suratıma yumruk yemiş gibi hissetmiştim. O günden sonra bu dörtlük benim mottom oldu 🙂 
Bu düstur ile alakalı olduğunu düşündüğüm bir yazı okudum ve paylaşmak istedim. Stephan R. Covey’nin Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı adlı kitabından bir alıntı. Covey birini ya da bir olayı değerlendirebilmek için paradigmamızı değiştirmemiz gerektiğini söylüyor. Paradigmayı kabaca algı olarak tanımlayabiliriz; yani önceden gelen birikim, deneyim, şartlanmalar ile bir durumu görme biçimi. Paradigmalarımız bakış açımızı ve davranışlarımızı yönetiyor. Bu bağlamda Covey’in verdiği örnekler umarım hepimiz için bir değişim yaratır. 
 
Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa, paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için, siz yanılıyorsunuzdur.
Örneğin, trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç “Susun!” demeden yolculuğa devam ettiğinde; siz ona “Ne gamsız adam!” diyebilirsiniz. Ama sorsanız, belki de onlar hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.
 
Prof. Covey’in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve “oğlumu küçümsüyorlar” diye düşünerek çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna, “Şunların kafasına çantamı indiresim geliyor” demiş. Covey “Anne o adam Finlandiyalı, burada simultane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk” cevabını vermiş.
 
Bir başka örnek şöyle: Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının iki saat gecikmeli olduğunu öğrenince, birkaç dergi ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya dergilerini ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğu oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı? Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadın bir tane… Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemlerini yapmak için bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, ne görsün; kendi kurabiye paketi, hiç açılmamış olarak çantasında durmuyor mu? Meğer, bunca zamandır adamın kurabiyesini yiyormuş. Tabii çok utanmış ama, artık iş işten çoktan geçmiş.
 
Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.
 
Covey bu örnekleri “Aynı enformasyona farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler” diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (algı/ zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor ve Einstein’in bir sözünü anımsatıyor:
 
“Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz.”
 
Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, “sorunların içinde kaybolmak” yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu aşma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir?
 
Çözümsüz gibi gördüğünüz sorunlar konusunda paradigma değiştirmenin önemi çok büyük. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen ve karşılaştığmız her şeyde, onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır…

 Ece Türkmut

Dunning-Kruger Sendromu

7899122e504ae335d9023560907f5315

Psikolojide Nobel ödülü alan çalışma..

Psikologlar Justin Kruger ve David Dunning’in tarihe geçmelerine vesile olan teorileri özetle, “cehalet; gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır” der.
 
Metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:
 
-Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
 
-Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
 
-Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
 
-Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar..
 
Değerlendirme zaafı:
İki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da buldular. Cornell Üniversitesi’nden 45 öğrenciye bir test yaptılar, çeşitli sorular sordular. Ardından öğrencilerden “testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini” istediler.
 
En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60’ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70’e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıktı.
En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler olduğu (soruların yüzde 70’ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görüldü. (Not: Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında Nobel de kazandılar.)
 
Çalışmayan, kendi kapasitesini değerlendirmekten ve eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu “yetersizlik + haddini bilmeme” kokteylinin, meslekî açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması. Kariyer açısından bir eksiyken, artıya dönüşmesi.
İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan “yetersiz”, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayacaktır. Aksine bunu bir “hak” olarak görecektir.
 
Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında “fazla alçakgönüllü” davranarak kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler (ve bilinmeyince için için kırılacaklar ve kendilerini daha da geriye çekecekler) ve muhtemelen üstleri tarafından “ihtiras eksikliği” ile suçlanacaklardır.
 
Sonuçta, “kifayetsiz muhterisler” her zaman ve her yerde daha hızlı yükselecekler ve daha yukarılara çıkacaklardır.
 
Etrafınıza bir bakın …
 
Selamlar

Oyun, Ritüel ve Dans

dans

İnsanoğlu zaman içinde çeşitli biçimlerde tanımlanmaya çalışılmış, bu tanımlamalar sayesinde toplumsal yaşam, davranış psikolojisi ve becerilerin gelişimi üzerine bilgi sahibi olunmaya çalışılmıştır. Darwin, insanı ve hayvanı birbirinden ayırarak bir başlangıç yapar. Freud, akıl ve bilinçdışı ilişkisi üzerine başka bir tanımlama yapar. İkinci Dünya Savaşı sonrası tarihçi Huizinga, başka bir bakış açısı getirir. Böylece bizi, yapan insandan (homo faber), düşünen insana (homo sapiens), oradan oynayan insana (homo ludens) taşır. Çağımızın önemli antropologlarından Ellen Dissanayake Homo Aestheticus adlı eserinde tüm bu gelişimi bütünleştirmiş ve insanın neden sanat yaptığı sorusu üzerinde durarak başka bir bakış açısı getirmiştir.

 
Huizinga, oyun kavramından yola çıkarak, oyunun ya da başka deyişe kurgunun toplumsal yaşamın bir sonucu değil, toplumsal yaşamın ya da kendi başına yaşamın nedeni olduğunu savunmuştur. Ona göre oyun, kültürden öncedir, çeşitli kültürlerden çıkma değil tersine çeşitli kültür biçimlerinin doğuşuna başlıca etkendir. Psikoloji ve fizyoloji, oyunu hayvanlarda, çocuklarda ve yetişkin insanlarda tanımlamaya çalışır; kimi bilim adamları bu dürtü ya da eylemi yaşam enerjisinin fazlalığından kurtulma biçimi olarak görür. Bir başka teori, canlı varlığın doğuştan gelen bir kurgu yeteneğinin hükmü altındadır ve bu sebeple gevşeme ihtiyacını tatmin etmektedir. Bazı teoriler ise hayata geçirilmesi imkansız arzuların kurmaca aracılığıyla giderildiğini düşünerek bunun kişisel benlik duygusunu koruduğunu söyler. Ancak oyun bu olgulardan öte hayvan için de, insan için de psişik tepkiden fazla bir şeydir. Hayvanlar oyun oynarlar, öyleyse sadece mekanik varlıklar olmanın ötesindeler, insanlar da oyun oynar üstelik oyun oynadığının farkında olarak yapar, demek ki biz de sadece akıllı varlıklar olmanın ötesinde irrasyonel bir tutum içerisindeyiz.
 
Ancak insanın ilk toplumsal becerilerinden biri olan iletişimi düşünürsek bu da başlı başına bir oyundur. Tanımlamak, ayırmak, adlandırmak ve dilin yaratıcısı olan zihin oyun oynayarak, madde ya da durumla düşünülen şey arasında gidip gelir. Hayal gücü devrededir ve yoğun olarak çalışır. Oyunun niteliklerini düşünürsek bu kurguyu daha iyi anlayabiliriz. Oyun öncelikle gönüllü bir eylemdir. Zorlama olarak yapılamaz sadece bir ritüel ya da tören olduğu zaman ödev kavramıyla birleşir. Her oyun bir kurala bağlıdır, bu kurallar kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık ve bağlayıcıdır. Bununla birlikte gerçek yaşamdan bilinçli olarak çıkarak kendi kurgu dünyası içinde var olur. Bilinçli olarak günlük yaşamın dışındadır ve insanlar hiçbir çıkar beklemeksizin buna katılır. 
 
Huizinga kültürün oyun içinde doğduğunu ve hala oynanan bir şey olduğunu savunmaktadır. Avlanmak gibi doğrudan hayati ihtiyaçların giderilmesini hedefleyen bir eylem bile arkaik insanlar için oyun biçimine bürünür. Günümüzde sıkıcı bir toplantıda bulunduğumuzu düşünelim; elimizdeki kalemle önümüzdeki kağıda gayriihtiyari çizgiler çizer, karalamalar yaparız. Hayvan figürleri, insan figürleri ya da fantastik süslemeler ortaya çıkar. İçgüdüsel olarak ortaya çıkan ve insanın doğuştan gelen oyun ya da kurgu eğilimini çok net görebiliriz. Bu psişik işlevin sanattaki ya da plastik sanatlarda süsleme biçimlerini ortaya çıkardığını söylemek fazla doğrudan bir yaklaşım olur. Ancak yaratı ihtiyacı bir şeyin süslenmesinden fazla bir şeydir, taklidi, kurguyu, estetiği ve inşayı içerir. Yaşam oyunlar tarafından temsil edilen ve yüksek saygınlık veren biyoloji üstü biçimler halinde açığa çıkar. Yaşamsal her deneyim bir oyunla ya da kurguyla ifade edilir.  Böylece sanatsal yaratı hemen her zaman kutsalın bir parçası haline de gelir; Büyülü bir coşku, güç ve simgesel değerler yansıtır. İnsanoğlu doğanın ve yaşamın sınırlarını ve bu sırların yarattığı acizliği ve akıl karışıklığını da gidermek için yine oyuna ve kurguya başvurur. Anlamlandırma, alegori, metafor ve hatta kişileştirme bu kutsal kavramlara biçim vermek için bilinçli olarak kullanılır. Zihni baskı altına alan ya da onu rahatlatan durumlar için uygulanan bu kurgusal yaklaşım zamanla –ki kökenleri hatırlamayacak kadar eskiye ait- işlevsel bir hale gelmiştir. Oyun kendi yapısından da kaynaklanan biçimiyle iyiden iyiye törensel bir havaya bürünmüştür. İlkel zamanlarda hatta günümüzde de karşılaştığımız pek çok dini ve din dışı ritüel bu gelenekten gelmektedir. 
 
Bütün sanatsal biçimler içinde dans, oyunsal işleve ve bunun uzantısı olan ritüele en yakın olan kurgudur. Dans hem müzikal hem de plastiktir. Primitif olarak ritmik bir oyunun içinde yer alır ama aynı zamanda malzemesine bağımlıdır. Ritüel ve dans ilişkisine biraz daha detaylı bakabilmek için Şamanlık ve dans ilişkisine bakabiliriz.
 
Şamanlık çok geniş bir coğrafyada etkili olmuş, diğer inanç sistemlerini ve kültürleri etkilemiş, çeşitli yönleriyle yaşama nüfuz etmiş ve günümüzde de varlığını sürdüren bir inanç sistemidir. Sibirya, Orta Asya, Kuzey ve Güney Amerika, Okyanusya, Yakın Doğu ve Avrupa üzerinde geniş bir alanda izlenen Şamanlık, avcı-göçebe toplumların karakteristik özelliği olarak tanımlanabilir.
 
Tarım toplumu ile avcı-göçebe halklar arasındaki farklılıklar, yaşam biçiminden, üretim biçimine, birbirleri ile olan ilişkilerine kadar toplumsal yapılanmada da farklılık gösterir. Bu ve benzeri farklılıklar yaşam anlayışlarında ortaya çıktığı gibi, toplum için, ölüm anlayışlarında da var olur. Örneğin avcı-göçebe toplulukta ölü çadırdan çadırın kapısından değil, ayrı bir delik açılarak çıkarılır. Böylece ölünün yaşadığı yere dönüş yolunu bulamayacağı düşünülür. Oysa tarım toplumlarında halklar ölümü yaşamın doğal bir parçası olarak görürler ve yeniden doğmak üzere tohumun toprağa dönüştüğü anla benzeştirirler. Tarım toplumları ve avcı göçebe toplumlar arasındaki başka bir temel farklılık da kozmogonilerinde yatar. Tarımla uğraşanlar dünyayı her yıl yeniden yaratırken, avcı-göçebe toplumların dünyanın yaratılışı üzerine olan düşünceleri bir kereye özgüdür ve köken mitolojileriyle ilişkilendirilir. Bu anlamda Kuzey Amerika Kızılderililerinin yaratılış ve köken mitolojileriyle, Sibirya, Orta Asya halklarının ve Türk Boylarının yaratılış mitolojileri birbirine benzer.
 
Şamanlar dinsel hayatın ayrılmaz bir parçası değildir. Şaman olmadan da bazı törenler yapılabilir. Şamanın asal görevi kötü ruhlara ve kötü tanrılara ayin yapmak, toplumu olası kötülüklerden korumaktır. Çünkü inanca göre hastalık ya da ölüm bireyi değil toplumu da etkileyebilir. Örneğin hastalığa kötü bir ruh ya da Tanrı sebep olmuştur ya da hastanın ruhu çalınmıştır. Tedavi için bozulan düzen düzeltilmelidir. 
 
Dünyanın merkezi, merkez ekseni simgeleyen Axis Mundi tüm inançlarda ortak noktalardan biridir. Yer merkez olmak üzere gökyüzü (tanrılar dünyası) ve yeraltı (ölüler dünyası) arasında bir bağlantı kuran bir ağaç tasviridir. Şaman Türklerde orman ve Ağaç kültü de yine bu animistik tasarımdan kaynaklanır. Ağaç kutsal sayılır ve yaşam ağacının sembolüdür, bunun yanı sıra bizzat tapılan bir varlıktır. Bu kutsal ağaç tüm ritüellerde karşımıza çıktığı gibi, Türklerde de kayın ağacı olarak tasvir edilir. Orta direk olgusu yörük çadırlarında hala karşımıza çıkar. Ruhlara ulaşmak için çıkılan göksel yolculukta yine kutsal kabul edilen bir hayvan olarak doldurulmuş bir Kaz’ a biner. (Otantik Türkmen kostümünde hala elbise yakasına ya da omuza işlenen çember ya da üçgen içine çapraz kaz ayağı işlenir.)Ya da ağaçtan yapılan davul tokmağına binerek bu yolculuğa çıkar. Axis Mundi üzerindeki gezintisinde kötü ruhları kovmak için davulunu, tokmağını, üzerine taktığı ses çıkaran zilleri kullanır. 
 
Şamanik inancın ve ritüellerinin bugüne olan etkileri o kadar ayrıntılı ve farklı boyuttadır ki tek tek anlatmakla bitecek gibi değildir. Lohusa bir kadını korumak için yastığın altına demir ya da bıçak konulması, demirin ruhları korkutacağı inancından gelir. Demire şekil veren demirci ilkel zamanlarda sihirsel bir güce sahip olarak kabul edilir ve şaman gibi ateşin efendisi olarak düşünülmüştür. Bu sebeple kurşun dökme, şekline bakıp kehanette bulunma eski Şaman inancının kalıntısıdır.  Ölen kişi için “dünya değiştirdi / göçtü” anlayışı, ölenin ardından atalar kültünün mezar taşına kazınması (ölen kişinin atalarla karşılaşıp yeniden doğacağı; Arap İslam anlayışında mezar taşı geleneği yoktur.) Eşiğin kutsallığı, kapıdan girerken eşiğe basılmaması, nazar inancında tahtaya vurma adetleri hep şamani kurguların izleridir. Bunlar artık kutsallığının nedeni bilinmeden yapılan eylemler olmakla beraber, halkın eski inancından bilinçsizce de olsa etkilenişi tarif eder. 
 
Şaman sözcüğüne genel olarak baktığımızda pek çok ayrı tanımı olduğu gibi kelime kökeni üzerine olan görüşlerin çoğuŞamanın oynamakla, sıçramakla, coşmakla, dans etmekle ilintili olduğudur. Şaman bu özelliklerinden dolayı diğer sihirbaz, büyücü-hekimlere benzemez. Şaman ruhlarla olan ilişkilerini tekniğini oluşturduğu bir vecd (ekstaz) hali içinde kuran ve bunu izleyenlere aktaran kişidir. Şaman içinde bulunduğu dinsel töreni yöneten bir rahip ya da ruhlar tarafından ele geçirilmiş bir büyücü değildir. Şaman ruhlarla ilişkiye geçen, şifa veren, ateşe hakim olabilen, ruhlarla ilişkiye girebilmek için yeraltına inen ve yer üstüne çıkan ve tüm bunları sahip olduğu vecd hali ile yapan kişidir. 
 
Bu inancın yaşadığı coğrafyalardaki dansa ve gösterim sanatlarına ilişkin pek çok öğe ve etkileşim de karşımıza çıkar. Çeşitli nedenlerle yapılan ayinler, tedavi seansında yapılan eylemler, genel olarak bu ritüeldeki özellikleri sıralarsak bu eylemlerin ne kadar çok gösterim sanatlarıyla ilintili bağlantı taşıdığını görebiliriz; Şaman ritüelinde Şaman ve izleyicileri (katılımcılar) içinde bulundukları gündelik yaşamdan çıkarak farklı, kurmaca bir zaman yaratırlar. Giydiği giysiler, yaptığı makyaj ve kullandığı aksesuarlar ile özel bir durum, bir mekan yaratır. Yaptığı eylemlerin içindeki ses benzetmeciliği, şarkılar, müzik, sihirbazlık, vantrologluk ve danslar ile bir sahne sanatçısı gibidir. Şamanların bu niteliklerinin, yani ilk şair, ilk sihirbaz, ilk dansörler olma niteliklerinin yansımalarını, inançlarda, ritüellerde, günümüzün kültürüne oyununa ve dansına olan etkileri çok büyüktür.
 
Asya gösterim sanatları ve dansları Batı’nın aksine kökenleri ve kutsallıkla olan ilişkisini kaybetmiş değildir. Antik Yunan tiyatrosunun kökeni olan Dionysos Ritüelleri ve uzantıları, Hindistan’ da Kuttiyatam Dans Dramı dansçılarının hala tapınak dansçıları olarak hizmet etmesi. Katlaki dans dramını öğrenmek için çocukların küçük yaşta eğitime ve inisiasyona alınması bu eylemlerin hala kutsal sayıldığını göstermektedir.
 
Özellikle Asya gösterim sanatlarının en önemli öğesi olan dans Şamanın da en önemli öğesidir. Şamanın vecd halindeki dansına benzer bir dans biçimi görülmektedir. Dans coşkuyu arttırdığı gibi anlatımcı bir özelliğe de sahiptir. Korku, heyecan, acı, sevinç gibi öğeler dansla anlatılır. Dans ve dramların konuları da, içinde şamani uygulamalar ve mitlerin bulunduğu kaynaklardan beslenir. Hindistan’da Tantirizm‘de kodlanmış beden dili kullanılır. Dansta hareket ve tavırlar iç duyguya ve bedenin bölümlerine uygun olarak sınıflandırılmıştır. Tavırlar başın on üç hareketi, gözün otuz altı hareketi, yanağın altı hareketi, kaşların yedi hareketi, ayakların otuz iki hareketi ve tek tek ellerin yirmi dörder hareketi olarak sınıflandırılmış ve kodlanmıştır. Bedenin gündelik tekniklerinin amacı iletişimdir. Bunun aksine burada gündelik dışı teknikler enformasyon amacındadır. Gövde literal olarak biçimlendirilir.
Çin gösterim sanatları da sözden daha çok beden diline ve danstaki kodlamalara yer verir. Pekin Operası bile bu temele dayanır.  Burada özellikle kostümlerde ve aksesuarlarda Şaman etkisi görülmektedir.
Japonya’daki sahne sanatlarının ve dansın atası ilkel Kagura dansıdır. Yine Japonyada Bugagu adı verilen dans ise bugün bile Şinto tapınağında sergilenen bir danstır. Tamamıyla Japon karaktere sahip olsa da Asya kökenli olduğu, özellikle Kore, Çin ve Hindistan’dan kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu dans iki grupta toplanır, Yaşam-ölüm, ak- kara gibi tipik karşıtlıklarda olduğu gibidir. Birinci gruba samai ikinci gruba umai denilir. Sağdaki dansçılar yeşil, soldakiler kırmızı giyinir ve perküsyon eşliğinde dans ederler. Yine burada da karşımıza çıkan, ruhları ve tanrıyı memnun etmeye yönelik erotik danslar vardır. No Tiyatrosunun kökenine ilişkin bulgular, tanrısal müziğin ve dansın Şamani kurguların çok etkin olduğunu gösterir.
 
Kendi topraklarımızda da, dansları ve geleneksel gösterim sanatlarımızı etkileyen önemli bir unsur Şaman ritüelleridir. Ancak sonraları gelen halklar ve inançlarla kaynaşım içine girmiştir. Dini amaçlar dışında yapılan halk danslarında, şamanik kalıntılar, animizmden gelen hayvan benzetmeceleri, şamanın dansına benzeyen motifler ya da dansların kökeninde bulunan şamani unsurlar vardır. 
Anadolu halk dansları pek çok temadan etkilenir. Bunların bir kısmı adlarını oynandıkları yöreden alır, bir kısmi Şamanlıkta olduğu gibi doğa olaylarına dayanır. Bir kısmı tamamen hayvan adlarını almıştır. Hayvan adlarını alan danslarda çoğunlukla bu hayvanların, hareketleri, yürüyüşü, özellikleri taklit edilir. Bunların kökeninin Şaman ritüellerine dayandığı kuvvetli bir görüştür. Ancak zaman içinde danslar değişime uğramış adı ile arasında ilinti kurmak bazıları için zor olmuştur. Şurası kesindir ki oyunların müzikleri ve adımlama biçimlerinde görülen özellikler o bölgenin doğası ve yaşam koşulları ile bire bir ilintilidir. Kostümlerde kullanılan renkler, püsküller, demirler, kürk ve ayna parçacıkları gibi pek çok ayrıntı Şamanizm etkisine dayanır. Davulun kültürümüzde bu denli yer tutmasının da ilkel inanışımızla ciddi bir bağlantısı vardır. Daha önce de belirttiğim gibi zamanla bu kutsallıktan çıksa da, kötü ruhları korkutma, davulun içine hapsetme, davul tokmağını kullanma kökeni Şamanlığa dayanır. Halk oyunlarımız ve göstergeleri ile ilgili çözümlemeleri bu yazıya sığdırmak mümkün değil ama fikir vermesi ve halk oyunlarının kökenindeki Şamanistik bağlantılar için sanıyorum bu yeterli olacaktır.
 
İslami inancın kendi biçimini kattığı dinsel danslarda da şaman uygulamaları görünmektedir. Semalar ve samahlarda Şamani dans arasında paralellikler mevcuttur. Bu dansların islam inancı gelmeden ortaya çıkmış danslar olmadığı, tarikat uygulamalarına şamanlıktan geldiği yapılan incelemelerle ortaya koyulmuştur. Bu dansların başlangıçta şimdiki anlamıyla dinsel olmadığının bir başka göstergesi Osmanlı şenliklerini betimleyen minyatürlerdir. Bu minyatürlerde dervişler ve köçekler birlikte dans etmektedirler. Bugün dinsel karakter gösterseler de bir gösteri gibi sunulmuşlardır.
 
Semalarda bulunan dans içindeki vecd hali ve davulun kullanımı bunların Şaman uygulamalarına benzerliğini ortaya koymaktadır. Dansların ağır başlaması, gittikçe hızlanan ritmi, belirli bir kendinden geçme ve vecd halini oluşturur.  Bu danslar bir estetik barındırmalarına rağmen bir koreografileri yoktur. Dünyanın ve gezegenin dönüşü gibi bir dönüş içinde ve gittikçe hızlanan ve vecd haline kapılarak yapılan danslardır bunlar. Şamanın dansındaki vecdin amacı, ruhlarla temasa geçmek için kendi sınırlarının dışına çıkmaktır, sonunda onların seslerini içinde duymaya ve onları yansılamaya yarar sağlayan bir basamak olarak kullanılır. Şamanizmin dönüştüğü ve melez bir karakter göstermeye başladığı yerlerde ise bu vecd hali tanrılara ulaşmak için kullanılır. Tek tanrılı dinlerde ise bu vecd hali ele geçirmeye değil, tanrı ile mistik bir beraberlik oluşturmaya yöneliktir. Ne kadar değişim gösterse de yine kullanılan göstergelerde (Ak post Kara post vb.) Şaman etkisi hala yaşamaktadır.
 
Şaman dansının güneş yörüngesini taklit ettiği öne sürülmektedir. Bu dönüşler şaman inancında kutsal sayılan 3,7,9 sayıları ile ilişkilidir. Bunlar gökyüzünün 3,7,9 katlarına bağlanır. Şamanlarda ruhlarla ve tanrılarla konuşmak ve insanlarla tanrılar arasında aracılık yapmak için göğün katlarında oturan tanrılara tırmanırlar. 9. kat semavi tanrıların bulunduğu kattır ve ancak çok güçlü şamanlar bu kata ulaşabilirler.  Şaman dansı bu kutsal sayılarla ilişki kurarak evrenle bütünleşme gayreti içine girerler. Semalardaki uygulamalar evrenle, tanrıyla bir olmaya yönelik olması, bu dansların İslam öncesi kutsal danslarla ilişkisini ve dansların dinsel olarak farklılaşmasına rağmen, dinsel fikirler ve bunların ifadesi olarak aynı yapıyı ve düşünce tarzını korumaktadır.
 
Samahlar ise, semalar gibi önce ağırdan başlayıp gittikçe hızlanan ve vecd haline yakın bir duygu içinde icra edilen danslar olduğundan semaya benzemekle birlikte, Anadolu köylüsünün dini olmayan danslarına da benzer. Dergah ve Tekke kapalılığı olmasa da Alevilik uygulamalarında danslar bir tören titizliğinde icra edilir. Samahların erginleme ritüelleriyle olan ilişkisi bunun şaman kökenleriyle ilişkisi olduğunu kuvvetle düşündürür.  Özellikle bazı Alevi Samahlarının gençlere özgü olması, bazılarına sadece gençlerin ya da bekarların alınması bunun erginlenme ritüelleriyle ilişkisini güçlendirmektedir. (Örn. Dem Geldi Samahı)
Samahlar ve halaylar arasında pek cok benzerlik vardır. Halaylar da samahlar gibi önce yavaş başlar giderek artan coşkulu bir bölümle devam eder. Turna ya da Kartal Samahı olduğu gibi aynı adı taşıyan halk oyunları bu benzerliğin bir göstergesidir. Ayrıca bu dansların hayvanlarla olan ilişkisi şamani inançların bir uzantısıdır. Samah törenlerinde içki içilmesi ve içkinin ismi yerine “dolu” olarak isimlendirilmesi ve “dolu”nun “tolu” olarak Şaman inancında kurbanı simgelemesi yine bir Şamani uzantının yansımasıdır.
 
Şamani ritüel etkisi Anadolu din dışı danslarında da görülür. Hayvanlarla ilgili dansların avcılık ritüelinin bir devamı olduğu düşünülebilir. Kastamonu’da dansçının davulla dans etmesi ya da Bolu yöresindeki iki davullu dansçı geleneği şamanlıkla ilintilidir. Bazı danslarda bu daha da belirginleşir. Mesela Çoruh’un Deli Horon ya da Şeytan oyunu şaman inançlarını çok net yansıtmaktadır. Hastanın içine giren kötü ruhun dışarı çıkarılması hikayesi anlatılır. Bununla birlikte Anadolu Halk Danslarınınşamanlıkla ilişkisini gösteren bir başka öğe, Asya’da Şaman inancını benimsemiş toplumların halk danslarının birbirine olan benzerliğidir. Dansların ritmi, adımlama düzenleri ve dans sırasındaki nidalar (dört notalı bir şarkı eşliğinde, her nota dört adımı karşılar, söylenen sözler) Anadolu halk danslarına benzer.
 
Şamanın eyleminin doğasını oyun, müzik ve dans belirler. Bu ilkel eylem temelde estetik bir kaygı taşımasa da zamanla kültürü, inanışı, sanatı etkilemiş ve sahne sanatlarında, tiyatroda ve dansta estetik bir biçime ulaşmaya Şaman inancının sanata etkileri ne kadar güçlü olsa da değişen ve gelişen yaşam içinde tek etkileyen faktör olarak görmek doğru değildir. Yine de köklere inip bu ilişkiye bakmak son derece ilginç saptamaları da ortaya çıkarmıştır.
 
İzmir / 2009
 
 
Kaynaklar :
AND Metin, Oyun ve Bügü, Türkiye İş Bankası Yayınları.
HUIZINGA Johan, Homo Ludens, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1995
DISSANAYAKE  Ellen, Homo Aestheticus, University of Washington Press, USA 1995
PERRIN Michael, Şamanizm, çev. Bülent Arıbaş, İletişim yayınları, İstanbul 2003
ÖZBUDUN Sibel, Ayinden Törene, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul 1997
RADLOFF Wilhelm, Türklük ve Şamanlık, çev. A.Temir-T. Andaç-N. Uğurlu, Örgün Yayınevi, İstanbul 2009
BAYAT Fuzuli, Ana Hatlarıyla Türk Şamanlığı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2009
TUNA Erhan, Şamanlık ve Oyunculuk, Okyanus Yayıncılık, İstanbul 2000

Axis Mundi

tree

Nedir bu Axis Mundi?
Axis Mundi ile ilgili ilk okumamı yapalı çok yıl oldu. İçinde barındırdığı anlamlar açısından bu kavramdan çok etkilenmiştim. Axis Mundi tüm kadim inançlarda / öğretilerde ortak noktalardan biridir.

Axis Mundi sembolize ettiği değerler açısından bana çok dokunuyordu. İkili birliği simgelemesi gibi ya da herşeyin bağlantılı oluşu.. Kendime isim olarak o yüzden bunu şeçtim. Axis Mundi’nin anlamlarını biraz daha detaylı anlatacağım.

Altay Şamanlığı’nda Axis Mundi dünyanın merkezini, merkez ekseni simgeler. Yer merkez olmak üzere gökyüzü (tanrılar dünyası) ve yeraltı (ölüler dünyası) arasında bir bağlantı kuran bir ağaç olarak tasvir edilir.
Dünya, Göğün göbeği ile bu ağaç sayesinde irtibat halinde olup, bu ağaç ile beslenir. Anne rahmindeki bir bebek için göbek kordonu nasıl yaşamsal bir öneme sahipse yeryüzü için de bu irtibat kanalı aynı derecede öneme sahiptir. Muhtemelen bu bağlamdan kaynaklı olarak Axis Mundi genellikle dişil betimlenir.
Şaman Türklerde orman ve Ağaç kültü de yine bu animistik tasarımdan kaynaklanır. Ağaç kutsal sayılır ve yaşam ağacının sembolüdür, bunun yanı sıra bizzat tapılan bir varlıktır. Türklerde kayın ağacı olarak tasvir edilen bu kutsal ağaç tüm ritüellerde karşımıza çıkar.

Altay, Yakut ve Uygur Türkleri’nin geleneklerine göre, insanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü yeraltı (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Kutsal Gök’ten (Semavi Alem) oluşan üç alem vardır. Bu üç ortamın/alemin merkezlerinden geçerek onları birbirlerine bağlayan ve direk ya da kazık adıyla belirtilen bir eksendir Axis Mundi.
Bu eksenin iki ucu Yer’in göbeği ile Göğün göbeği olarak adlandırılır.
Yer’in ekseni yani Axis Mundi sembolizmi, bazı bakımlardan Uzakdoğu tradisyonlarında kullanılan çarkın ekseni sembolizmini andırır: Çarktaki kimse yükselebilmek için önce çarkın merkezini bulmalıdır ki, eksende yükselebilsin.

Uygur, Yakut ve Altay Türkleri’nin tradisyonlarında Göğün göbeği, Yer’in göbeği ve bunlar arasında yer alan Yer’in ekseni yani Axis Mundi hakkında söylenilenler şöyle özetlenebilir:

  • Dünya Göğe bu eksenle bağlıdır.
  • Kimse Yeraltına (öte-âlem) inmeden Göke çıkamaz.
  • Bu eksenin geçtiği, üç alemin ortasındaki delikler, açıklıklar bir tür geçittir.
  • Ölen kimseler de bu geçitten (Yer’in göbeği) geçerek öte – âleme göçerler.
  • Şamanlar, uçuş (trans deneyimi) sırasında bir alemden diğerine geçerken bu açıklıktan yani irtibat geçidinden (Yer’in ekseni) yararlanırlar.
  • Yer’in göbeği aynı zamanda yerin kapısıdır. Öte – âleme giden şamanlar, Yer’in deliğinden /ekseninden yani Axis Mundi’den geçerek oraya giderler, tekrar bu delikten dönerler (Altay Türkleri).
  • Göğün göbeği bir yıldız olarak betimlenir. (Yakutlar’da Demir-Kazık yıldızı, Uygurlar’da Altın-Kazık yıldızı)
  • Göğe Dünya bu yıldızla bağlıdır. Bu yıldız, Gök-Tanrı’nın ışıklı ülkeleri olan Yüksek Gök ile Yer’i birleştiren bir kapıdır.
  • Gök ile Yer’i, ruhsal âlem ile maddi âlemi ve Gök-Tanrı ile insanı ayıran bir sınır olan bu yıldız, bütün gezegenlerin bağlı olduğu, göğün direği ve Göğün kapısıdır. Çünkü GökTanrı bu kapıdan insanlara şefaat eder, ayrıca şamanlar bu delikten Semavi Alem ile irtibat kurabilir.
  • Göğün göbeği, fani insanlar alemi ile Semavi Âlem’in bir sınırıdır (Uygur tradisyonu).
  • Şamanın gölgeler diyarına ve Göğe uçuşu, Dünya Dağı’na çıkışla başlar ( Altay Türkleri).
  • Gök ile Yer arasındaki irtibatı sağlayan direk bir ağaçtır (yaşam ağacı, Yakut Türkleri).
  • Dünya Demir-kazık yıldızına bir ağaçla bağlıdır; yıldız, ağacın tepesindedir. Bu ağacın zirvesi Gök-Tanrı’ya varır (Yakut Türkleri).
  • Gök-Tanrı ile irtibat kurabilen şamanlar bu yıldıza kadar gidebilir, öteye geçemezler. Bu yıldız kapısına uçup gelen nadir şamanlara Gök-Tanrı, ruhlarından birini elçi olarak gönderir, bu şekilde görüşülür, ilişki kurulur; o ruhlar da bu kapıdan aşağı inmezler.

Çeşitli tradisyonlarda Yer’in göbeği, Yer’in kalbi, “dünyanın merkezi”, omfalos (omphalos, eski Yunanca’da “göbek” anlamına gelir) gibi terimlerle ifade edilir.
Betil taşlarıyla simgelenen yeryüzünün merkeziden geçtiği varsayılan bu eksen (axis mundi) Asya’da Şamanlığının bulunduğu kimi bölgelerde şamanın transa geçtiği çadırının direğiyle, kimi bölgelerde ise köyün meydanına dikilen direkle temsil edilir ki, bu gelenek Orta Asya’daki birçok köyde halen sürmektedir.
Bu Şamanist gelenek Kuzey Amerika Kızılderililerinde (totem direği), kimi Macar köylerinde de görülür. Her üç kültürde de direğin tepesine genellikle kartal ya da bir hayvan kondurulur (Kartal, Asya’da kimi zaman çift başlı tasvir edilir, Yakut şaman mezarlarında direğe tünemiş kuş motifi görülmekle birlikte, Altay köy direklerinde bazen at gibi başka hayvanlar da görülür.) Ancak Türk Şamanlığında direkle ilgili bir tapınmaya rastlanmaz ve direk, Yer ile Semavi Alem arasındaki irtibatın temsil edilmesinden başka bir amaca hizmet etmez. Orta-Asya ve Sibirya Şamanizm’inde, kayın ağacından yapılan bu direğin yerini kimi zaman kayın ağacının kendisi alır.
Göçebe topluluklardaki bu direğin yerini, yerleşik toplum düzeninde, aynı anlamı ifade etmek üzere sütun almıştır. Orta direk olgusu yörük çadırlarında hala karşımıza çıkar.

Bu direk imgesinin aynı zamanda şamanın bedeninde omurga olarak da betimlenir. Yer’in göbeği Şamanın bedeninde adı gibi göbek bölgesindedir. Karın boşluğunda güneş kursu olarak bilinen bölge vardır. Güneş kursu yani Solar Plexus, midenin arkasında bulunan birinci bel omuru seviyesindedir. Kendinden çıkan sinir
dalları, güneşi çağrıştırdığından güneş anlamına gelen “solar” adını almıştır. Solar plexus, karın boşluğunda bulunan sempatik sinir ağla­rının en büyüğüdür.
Şaman göksel yolculuğa çıktığında yine kutsal sayılan Kaz’a biner. Ya da temsili olarak ağaçtan yapılan davul tokmağına binerek bu yolculuğa çıkar. (Türk halısında ya da otantik Türk kostümünde hala elbise yakasına ya da omuza işlenen çember/çark ya da üçgen içine çapraz kaz ayağı işlenir.)

Şaman, yolculuğu (trans deneyimi) sırasında Yerin göbeği ve göğün göbeği arasında Yerin ekseni yani axis mundi üzerinden yolculuk yapar. Bu yolculukta spiral daireler çizerek göğün katlarını çıkıp iner. Göğün katları 7 tanedir. Bazı şaman geleneklerinde yerin katları da vardır ve onlar da 7 tanedir.

Buraya kadar yazdığım bilgiler Şamanlık ve özellikle Altay Şamalığı üzerine okuma yapmış kişilere çok tanıdık gelebilir. Yeni okuyanlar için biraz karışık gelebilir, bunun için göçebe toplumun kozmogonilerine biraz daha detaylı bakmak gerekebilir.

Bu yazıyı ilk olarak 2009 tarihinde yazmıştım. Sonra üzerinde bazı değişiklikler yaptım. Bugün bu yazıyı tekrar okuduğumda yoga pratiği olan arkadaşlarım için bambaşka anlamlar da taşıyabileceğini farkettim. Bu elbette bir sav değil, sadece bir benzetme diyebiliriz…
Tarif edilen axis mundinin, bedendeki temsili açısından bakıldığında Bandha’lara çok benzediğini düşünüyorum.
Göğün göbeği yani eksenin alt ucu sanki Mula bandha, Eksenin geçtiği merkez Uddiyana bandha, eksenin üst ucu yani göğün göbeği ise Jalandrabandha.
Bu üçünün ortasındaki delikten yani eksenden şaman yolculuk yapıyor yani omurga boyunca oluşan açıklıktan…
Üstelik bu yolculuk sırasında spiraller çizerek göğün 7 katına çıkıyor ya da iniyor, sanki bu yolculuk çakraları ya da kundalini enerjisinin yükselmesini ve inişini tarif ediyor… Bir de Hint mitolojisinde Ruhu simgeleyen kaz Altay şamanlığında Gök Tanrı ya da Semavi aleme gitmek için kullanılan kutsal hayvan… Ne ilginç değil mi?
Bu yakıştırma kimilerine zorlama gelebilir. Sonuçta bilimsel bir dayanak yok. Ama bu sadece Axis Mundi üzerinden verdiğim bir örnek…
Düşündüğümde daha böyle çok örnek aklıma geliyor. Çünkü şamanın uygulamalarında extaz hali ya da trans hali için harekete dayalı ve nefese dayalı çok uygulama olduğunu biliyoruz…
Onlar da başka yazıya…

Not: Sonra hiç fikri olmayan yoga dışındaki okuyucular için “bandha nedir” kısacık ekleyeceğim.

NEFES

Resim

Son zamanlarda hızla artan bir trend var “nefes eğitimi” , “nefes teknikleri”… Uzun süredir izlemekde olduğum bir konu bu.. Geçenlerde yaptığımız bir sohbet üzerine yazma ihtiyacı hissettim.  Yaklaşık 14 yıldır “nefes” le uğraşan biri olarak bu gelişmeler beni hem mutlu ediyor, hem de endişelendiriyor. Mutlu oluyorum çünkü insanların nefesleri üzerine düşünmeleri, solunumlarını iyileştirme çabaları kendi sağlıkları ve farkındalıkları için harika bir başlangıç. Endişe ediyorum çünkü çok sayıda kurs açılıyor ve kısa sürede bir sürü “Nefes Eğitmeni” ortaya çıkıyor. İş insan sağlığı olduğu zaman biraz durup düşünmek gerek. Gazetelerde okuyoruz, çok yararlı olmasına rağmen, öğrencinin bedenini tanımamasından kaynaklanan, yanlış uygulamalar yüzünden, ya da eğitmenin yanlış yönlendirmesi yüzünden veya gözden kaçıveren ufacık bir hata yüzünden, insanlar yoga ve pilates derslerinde sakatlanıp doktorların kapısında bitiyorlar. Aynı durumu nefes eğitimlerinde de (gözümle görmedim ama) duydum: öğrencinin karnına ya da organlarına bastıranlar.. İnsanların üzerine çıkanlar — abartıyor olabilirim 🙂 Duyduklarımı paylaşıyorum.  Diyaframı daha aktif çalıştıracağım diye nefesi karna tıkanlar.. gibi gibi gibi..  Nefes üzerine eğitim veren birinin insan anatomisi biliyor olması gerekir. İnsan vücudunu iyi tanıması gerekir.. Yani ne demek istiyorum: Lütfen nefes eğitimi alacağınız eğitmenlerin yetkinliklerinden emin olun. Sonuçta niyetiniz daha kaliteli ve sağlıklı bir yaşamsa öncelikli amacınız onu bozmamak olmalı. Bununla birlikte nefes eğitimlerini ciddiye alın. Gidin deneyimleyin, bedeninizde yarattığı farkı yaşayın. Şimdi şöyle bir soru gelebilir: “Bir sürü nefes tekniği eğitimi var hangisine gideceğim?” Aslına bakarsanız temelde bir tane doğru nefes biçimi yok. Solunumun mekanizmasını iyi ve doğru anlamak lazım. Nefes teknikleri dediğimiz çalışmalar, solunum anatomisini anlayabilmek için  uyguladığmız çok sayıda egzersizden ibaret. Bu egzersizlerden bazıları belirli amaçlara hizmet ediyor; sadece bu belirli egzersizlerin uygulandığı yerler değişik isimler altında eğitim açabiliyor. (Holistik Nefes ya da Transformal Nefes vb.)

Peki gelelim olayın özüne neden bu kadar önemli bu nefes işi.. Biraz anlatayım..

Aerobik organizmalar enerji açığa çıkarabilmek için solunum yoluyla oksijene ihtiyaç duyarlar. Solunum organlarımız sırasıyla burun, yutak, gırtlak, soluk borusu, akciğer ve akciğerde bulunan bronş, bronşcuk ve alveaollerdir. Burnumuzun arıtma ve iklimlendirme işlevleri akciğerlerimiz ve genel sağlığımız için çok önemlidir. Burun ile alınan nefes, akciğerlere ulaşmadan önce ısıtılır, nemlendirilir ve temizlenir.  Buruna giren hava, geçişi zaman aldığından bu sürede burundan alınan hava ağızdan alınan havaya göre daha etkili olarak ısıtılır. Ayrıca yine burada bulunan ince “titrek tüyler” sayesinde çevre havasında bulunan tozlar, polenler ve bakteriler filtre edilirler. Burada yapışkan özelliği bulunan salgılar da (mukus örtüsü) havada bulunan alerjen ve mikropların büyük çoğunluğunu tutarlar ve akciğere gitmelerini önlerler. Burun bakteri, toz ve alerjenleri 15 dakikada, akciğerler ise 60- 100 günde temizler.

Ciğerlere giden havanın alınması ve dışarı çıkarılmasından da %70 oranında diyafram kası sorumludur.  Nefes alındığında diyafram kası kasılarak akciğerlerin genişlemesine katkıda bulunur. Akciğerlere yer açmak için kasılan diyafram karının dışarıya doğru hafifçe bombeleşmesine sebep olur. Bu karnı dışarı itmek ya da şişirmek demek değildir. Bu solunum şekli içgüdüseldir, öğrenilmemiştir ve en doğal olan solunum şeklidir. Bebeklerde bu solunumu gözlemleyebilirsiniz. Sonuç olarak solunum sessiz ve zahmetsiz olmalıdır. Burun solunumu yerine ağız solunumu yapanlarda, yardımcı solunum kasları da devreye girmemektedir. Bu kasların çalışmaması, duruş (postür) bozukluklarına neden olabilir.

 Görüldüğü gibi ağız solunum organları arasında değildir. Normal zamanda, ağızdan solunum yapmak da  sağlıklı değildir. Ağızdan solunum yapan insanlarda, diş çürükleri ve dişeti sorunları daha fazla görülmektedir. Ağız solunumu atmosfer havasının koşullarını değiştirmeden alınan havanın doğrudan boğaz ve akciğerlere ulaşmasına neden olur. Alınan uygunsuz koşuldaki hava boğaz bölgesine doğrudan temas eder; mukozaların kurumasına yol açarak doğal mukoza direncinin düşmesine neden olur. İçerdiği bakteri ve diğer mikroplarla kronik farenjit gibi enfeksiyonlara eğilim oluşturabilir. Burun sorunları olan kişilerde, astıma benzeyen klinik durumlar görülebildiği bilinmektedir. Bronşlara ulaşan havanın değişkenliği nedeniyle tıkanmalar yaşanabilmektedir. Bu duruma “rinobronşial sendrom” adı verilmektedir. Bununla birlikte ağızdan nefes alıp verme ile vücuttan karbondioksit ile birlikte nem de kaybedilir ve bu durum sıvı kaybına yol açar. Ağız solunumu düzensiz ve dengesiz bir solunum şekliyken, burun solunumu vücut sağlığına bir ritim ve düzen getirir. Ağızdan nefes alınmasının hayatın devam süresini ve kalitesini bozduğu, beyin fonksiyonlarına zarar verdiği, güç kaybına sebep olduğu bilinmektedir. Çoğu insan sığ solunum yapar, bu durumda ciğerlerimizi sadece % 20 kapasiteyle kullanırız.

Burun solunumu ve nefesi yeterli almak çok önemlidir. Solunumdan büyük oranda diyafram kası sorumludur.  Nefes alırken göğüs kafesi açılır, abdominal bölgemiz (diyafram ve transversus kası yardımı ile)  hafifçe şişer verirken daralır.  Burundan alınan nefes ile akciğerlerden kana geçen oksijen miktarı daha fazla olur. (Zaten o da her solunumda, aldığımız havanın sadece %5’i dir.) Böylelikle vücudumuza dağılan dolaşım sisteminin taşıdığı oksijen de fazlalaşır.

 Burundan nefes alıp verdiğimiz durumlarda solunum:

  • Horlamayı azaltır.
  • Uyku apne sendromunu (burun kaynaklı) önler.
  • Kaliteli uyku uyunmasını sağlar.
  • Ağız-Yüz gelişiminin bozulmasını önler.
  • Ağız-Yüz kaslarının düzenli eşgüdümlü çalışmalarını sağlar.
  • Ortodontik bozukluklar, diş ve çene problemleri daha az görülür.
  • Ağız ve boğaz kuruluğunu önler.
  • Ağız kokusunu azaltır.
  • Boğaz hastalıklarının sıklığını azaltır.
  • Vücudun sıvı kaybını azaltır.
  • Akciğerlerin hava kirliliğinden korunmasına yardımcı olur.
  • Akciğer enfeksiyonlarının sıklığını azaltır.
  • Astımlılarda ataklarının sıklığını azaltır.
  • Ağız solunumuna kıyasla daha derin nefes alınabilir ve akciğer kapasitesi artar.
  • Kandaki oksijen oranını yükseltir Burundan hava daha yavaş verilebildiğinden, havanın akciğerlerde kalış süresi daha fazladır, bu nedenle kanın oksijenlenmesi daha fazla olur.
  • Kalp hızını yavaşlatır.
  • Kalbin yükünü azaltır. Kalp yeterli oksijen alamadığı zaman spazm geçirir.
  • Vücudun dayanıklılığını arttırır.
  • Odaklanmayı (konsantrasyonu) ve performansı artırır.
  • Gevşemeyi ve dinginleşmeyi sağlar.
  • Kanser anaerobictir; Bu yüzden yüksek oksijen seviyelerinde var olamaz.
  • Yüksek tansiyon ile yetersiz solunumu birbiriyle doğrudan ilişkilendirilir.
  • Nefes kilo kaybına doğrudan yardımcıdır.
  • Etkili nefes doğal bir ağrı kesicidir.
  • Bağışıklık sistemini güçlendirir.
  • Stresi azaltır.
  • Odaklanma ve aynı zamanda rahatlama sağlar.
  • Anksiyete, depresyon gibi birçok ruhsal sorun yine sığ nefesle ilişkilendirilir.
  • Etkili nefes beyin aktivetimizi %20 arttırır
  • Yeterince oksijen girişi sağlayamıyorsak bedende canlılığı yitiririz.
  • Yeterli oksijen zihnimizi temizler.

Günlük hayatımızda iki burun deliğimiz aynı anda aktif değildir. Buna burun döngüsü denir. Burun döngüsü “nazal siklüs” de dediğimiz normal burun çalışmasının bir göstergesidir. Ancak yürüme ve koşma gibi herhangi bir fiziksel aktivite sırasında her iki burun deliği de açılmalı ve vücuda hava girişi artabilmelidir. Bir burun deliği baskın olduğunda, o burnun boşluğundaki damarlar daralırken (dekonjesyon), burun boşluğu genişler. Bu esnada, diğer burun boşluğundaki damarlar genişlerken (konjesyon), burun boşluğu daralır. Burun mukozası altında bulunan sinir uçları, beyinle irtibatlı olduğundan, nazal siklus, beynin normal çalışmasına ve fonksiyonlarını etkiler.

 Sağ burundan nefes alınırsa, ki bu diğer burun tıkanarak da uygulanabilir, sol beyinde elektriksel aktivite artar ve bu beyinden elektroensefalogram (EEG) ile izlenebilir. Tersine eğer sol burundan nefes alınırsa, sağ beyinde elektriksel aktivite artar. Burun deliklerimiz otonom sinir sistemimizi etkiler. İrademiz dışı çalışan iç organ faaliyetlerini düzenlemekleyen olan otonom sinir sisteminin iki ana dalı vardır: Sempatik sinir sistemi (Kaç ya da savaş sinyali) ve Parasempatik sinir sistemi (Dinlen ve sindir sinyali). Sol beyin yarım küresi sempatik sinir sistemi faaliyetlerini düzenler, sağ beyin yarım küresi parasempatik sinir sisteminin fonksiyonlarını düzenler. Yani sağ burundan nefes alırken farkında olmadan sempatik sinir sisteminin, sol burundan nefes alırken de parasempatik sinir sisteminin faaliyetlerini artırmış oluruz. Görüldüğü gibi sempatik ve parasempatik sistemler burun deliklerimiz gibi antagonist bir işleyiş içerisindeler.

İdeal olan her iki burun deliğinden de gibi eşit nefes alabilmektir; başka bir deyişle burun deliklerimizin dengeli çalışmasıdır. Yoga yaparken, çalışma süreleri içinde de olsa her iki burun deliğinden eşit olarak nefes alınmaya çalışılır.

Prana ya da Yoga Açısından Nefes…

Nefes olarak tanımlanabilen prana, sanılanın aksine tam olarak nefes ya da hava anlamına gelmez. Yaşam nefesi ya da yaşam gücü olarak da tanımlanan prana, ‘nefeste saklı yaşamsal enerji’ olarak açıklanabilir. Pranayama ya da yoga nefesi bir ‘nefes kontrol sistemi’ olarak tanımlanabilir. Yoganın temel ilkelerinden biri olan pranayama, yoga duruşları (asana) ile beraber uygulandığı gibi çeşitli nefes egzersizleri olarak tek başına da uygulanır. Yoga duruşlarının verimli olabilmesi için doğru nefesle yapılması son derece önemlidir.

Nefes hem bedenle hem de zihinle bağlantılır. Eğer nefesin farkında iseniz bu yolla zihnizi de izleyebilirsiniz. Pranayama teknikleri ile nefes kontrolü öğrenilerek zihin karmaşadan uzaklaştırılarak sakinleştirilir. Bizi meditasyona da hazırlar. Bu açıdan bakıldığında da pranayama’nın önemi anlaşılabilir. Yaşamın gerçeğine ve yoganın felsefesine göre bizler her nefes alışımızda “Prana” olarak bildiğimiz enerji ile bütünleşmekte, ondan yararlanmaktayız.

Solunum her iki burun kanalından birden eşit oranda gerçekleştiği oranda sağlıklıdır. Zamanla bu nefes alışkanlığı zahmetsiz olmaya başlar. Ağızdan nefes alındığında Prana’ dan istifade edilemez. Bunun nedeni Prana’ nın vücuda girişini sağlayan İda ve Pingala olarak adlandırılan Nadi kanallarının burun deliklerinden başlıyor olmasıdır. İki burun deliğinin de açık ve eşit olarak faliyet gösterdigi zamanlar yoga çalışmaları için en uygun zamanlar olarak değerlendirilir. Çünkü, her iki burun kanalıda açık oldugu zaman alınan her nefes ile her iki enerji kanalı da ( Nadi ) bundan eşit oranda yararlanmaktadır, böylece sakin ve bilinçle alınan nefes vücut içindeki Solar Prana ( Surya Vaayu ) ve Lunar Prana ( Candra Vaayu ) enerji akımları arasında denge meydana getirmektedir. Nefes farkındalık yaratır. Hem kendimizin hem çevremizin daha çok farkında olmamızı sağlar. Unutmamalıyız ki Prana sadece şimdi çalışır. Bu açıdan bakarsak nefes bizi anda tutar..

Ece Türkmut

 Haziran 2013

Su

Su

Modern yaşam biçimi, insan vücudunu sağlıklı bir dengede tutan geleneksel yaşam pratiklerini bozdu. Hazır yemekler ve besin değeri taşımayan yiyecekler, bozulmayı önleyen koruyucular ve katkı maddeleri, kimyasal olarak kirlenmiş hava ve su, gelişi güzel kullanılmış ilaçlar sağlığımızın çöküşüne ve insan vücudunun kirlenmesine sebep olur. Holistik Tedavi ile ilgilenen uzmanlar hastalıkların oluşmasında önemli sebeplerden biri olarak metabolizmadaki toksinlerin birikmesini göstemekte.

İnsan fiziksel, zihinsel ve ruhsal, denge sonucu sağlıklıdır ve herhangi bir dengesizlik durumunda da hastalıklar baş göstermeye başlar. Yoga, edinilmiş eski ve bize iyi gelmeyen günlük alışkanlıklarımızı bırakıp, frekansımızı ayarlamaya yardımcı olur. Temizlenmek, fazla çalışmış ya da fazla oynanmış sistemlerimizi tekrar dengelemek için çalışmalar yapmamızı sağlar. Vücudunuzun doğal arınma mekanizmalarını çalıştırır. 

Arınma için en önemli katkıyı su sağlar. Su hem dahili, hem de harici olarak kullandığımız en önemli yaşamsal arındırıcı sıvıdır. Yeterince su almayan bir bedende toksinler daha kolay birikir. Su vücudun bütün fonksiyonlarının düzenleyicisi olduğu için, hayat ile eş anlamlıdır. Hayata ilk başladığınızda cenin halindeyken yüzde 99’unuz sudan oluşuyordu. Doğduğunuzda yüzde 90’ınız suydu. Yetişkinliğe geldiğinizde yüzde 70’iniz su olur ve yaşlılıkta vücudunuzun muhtemelen yüzde 50’si su olacaktır.

Organlarımızdaki su oranları aşağıdaki gibidir:
Böbrek % 83
Kalp % 79
Mide – Bağırsak %75
Deri %72
Karaciğer – omurilik %70
Kıkırdak dokusu %55
İskelet %22
Dişler %10
Beyin %82

Su Bilançosu:

Atılan Su Alınan Su
İdrar 1.500 mlt.Deri 450 mlt.Akciğer 550 mlt.

Dışkı 150 mlt.

İçecekler 1.500 mlt.Yiyecekler 800 mlt.Oksidasyon Suyu 350 mlt.
Toplam 2.650 mlt. Toplam 2.650 mlt.

Vücut suyu depolayamaz, bu sebeple belli aralıklarla su içmek önemlidir. Bazı araştırmalar, her 100 kişiden 75’inin vücudu susuzluk çektiğini göstermiştir; ve her üç kişiden birinin susama mekanizması öyle zayıflamıştır ki susayınca acıktığını zanneder.
Eğer yeterince su içmezsek dokular kurumaya başlar; vücut bu susuzluğu gidermek için gerekli suyun %60’ ını hücre içinden, %32’ sini hücre dışından, %8’ ini de damarlardan çeker. Unutmayalım yetişkin bir insanın günlük su ihtiyacı 3 litredir.

Vücudumuzun % 70’ i sudur demiştik, ilginçtir ki yeryüzünün yaklaşık % 70’ i de su ile kaplıdır. Yeryüzündeki suların % 97’ si deniz suyudur. Hem deniz suyu, hem de vücudunuz 84 elemente aynı oranda sahiptir. Örneğin okyanuslarda ve vücudunuzda % 4 miktarında tuz vardır. Yani kelimenin gerçek anlamıyla herkesin içinde bir okyanus mevcuttur.

Ece Türkmut

İnsan Ömrü

7452c799d00ef6bf5c93323b11c0f84c

İnsan  yaşamı boyunca..

130 bin km yol yürür,
90 milyon kelime konuşur, 
18 yıl ayakta durur, 
2 yüzme havuzu dolduracak kadar tükürük salgılar,
25 bin beygir gücü enerji harcar
300 ton ağırlık kaldırır,
105 gün suda kalır,
26 yıl uyur,
2 yıl telefonla konuşur.
İnsanda..
7 kalıp sabun yapacak kadar yağ bulunur,
orta boy çivi yapacak kadar demire sahiptir,
1 kahve fincanı dolduracak şeker vardır,
küçük bir tavuk kümesini badanalayacak kadar kireç,
1000 kibrit yapacak kadar fosfor,
Ufak bir topun atımına yetecek barut için potasyum bulunur.
Bir insan ömrü ortalama 70 yıldır.
Bu sürenin yarısını gece yaşar ve bu süreçte genelde uyur.
Geriye 35 yıl kalır..
5 yılı çocukken geçer pek anlaşılmaz,
5 yılı da yaşlılıkta gider ve yaşantının bu kısmından da pek birşey anlaşılmaz,
Geriye 25 yıl kalır..
Bu 25 yılın 15 yılı çalışarak geçer.
10 yıl kalır..
Tuvalet ve banyoda 5 yıl harcanır.
Geriye 5 yıl kalır…

Bu beş yılda insan ne yaşar ne yaşamaz..

Dolu dolu yaşayacağınız güzel, huzurlu ve sağlıklı günler dilerim:) 

Nefes alın, nefesinizin farkına varın; sadece nefes sizi anda tutar;)

Yeşil Yaşa

9c87f027d814315eaa835e21f6733ac7

Doğada insana ait çok az şey var; DNA’mızın çoğu hayvan ve bitkilerle ile aynı, bizi insan yapan genler çok az. Bu yüzden, kendi özümüzü algılamak için doğayı iyi algılamalıyız. Ancak malesef insan zaman içinde doğaya çok zarar vermiş.
Yaşayan tüm türler birbirine bağlı. Biyolojik çeşitliliğin oluşturduğu doğa, güvenli gıdaya, temiz suya ulaşmamızı ve sağlıklı yaşamamızı sağlar. Ancak bugün insanoğlunun yaşam tarzı ve tüketim alışkanlıkları doğanın bize sağladığının %50 üzerinde doğal kaynak tüketimi olduğunu gösteriyor. Son 40 yılda biyolojik çeşitlilik %30 azaldı. İklim değişikliği ise, insan faaliyetlerinin de etkisiyle, türlere zarar veriyor.
Ekolojik Ayak İzi bir insanın, tükettiği kaynakları üretmek ve yarattığı atığı bertaraf etmek için gerekeli olan biyolojik olarak verimli toprak ve su alanıdır. Su Ayak İzi ise insanların tükettiği malların ve hizmetlerin üretimi için kullanılan veya üreticinin mal ve hizmet üretimi için kullandığı toplam temiz su kaynaklarının miktarıdır.
Ekolojik ayak izi ölçümlemelerine bakacak olursak, dünyadaki herkes bir Kuzey Amerikalı kadar tüketse 5, bir Avrupalı kadar tüketse 3, Türkiye’de yaşayan biri kadar tüketse 2 gezegene ihtiyacımız var. Sorunu tümden çözmek mümkün değil ancak bireysel çabalarımızla doğaya zarar vermeyerek kendi üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirebiliriz.
Birkaç basit maddede doğadaki Ayak İzimizi Nasıl Azaltabileceğimize Bakalım;

Paketlemeye dikkat!
Alış verişe çıktığımızda aldığımız ürünlerin ambalajlarının geri dönüştürülebilir olup olmadığına bakabiliriz. Geri Dönüşümü olan ambalajları tercih etmeliyiz. Unutmayalım ki doğaya saygılı firmalar bunu gerçekleştirebilmek için ayrı bir iş gücü oluşturuyorlar; Bu firmaları destekleyerek devamlılık sağlayabiliriz. Alış verişlerimizde tekrar kullanılabilir taşıma torbalarını tercih etmemiz faydalı olacaktır.
Şişe su almayın!
Plastik su şişelerinin çok yüksek karbon salınımı vardır. Plastik şişe üretim yerinden çok uzağa transfer edilebilir. Bu da transfer, araçlardan kaynaklı kirlenmeyi arttırır. Üstelik plastik şişelerin çoğu geri dönüşümlü değildir. Daha da kötüsü çoğu plastik şişenin yapında kullanılan BPA (Bisphenol A), tehlikeli ve zaralı bir kimyasaldır. Evimize su filitresi taktırarak bu sorunu kendimiz için kökten çözebiliriz. Bütçemiz bunun için uygun değilse, evimize cam damacana su almayı tercih edebiliriz. Bir yoga seansında ya da workshop’unda kaç şişe plastik su tüketildiğini bir düşünelim. Yanımıza alacağımız suyu taşıyabileceğimiz sağlıklı ve hep kullanabileceğimiz bir matara edinerek karbon salınımını azaltabiliriz.

Çevrenizdeki Yeşil Enerji imkanlarını araştırın!
Yakın zamanda bazı belediyeler geri dönüşüm için girişimler başlattı. Apartmanlara geri dönüştürülebilir çöpler için kutular bırakıldı. Kendi mahallenizde ya da belediyenizde böyle bir çalışma var mı araştırabilirsiniz.
Tasarruflu ampüller ve led ışıklar dünyaya yayılan gereksiz ısıyı önlüyor, harekete duyarlı ışık sistemleri ise enerji tüketimini %30 azaltıyor. Ancak en iyisi ev ve ofisimizi mümkün olabildiğince gün ışığı ile aydınlatmaya çalışmak.
Yapılan çalışmalar bir ofis çalışanının yılda ortalama 81 kg. kağıdı çöpe attığını gösteriyor. İş arkadaşlarımızı ya da çevremizdekileri bu konularda bilinçlendirebiliriz.

Fişten çıkarın!
Kullanımda olmayan elektrikli eşyalarımızı fişten çıkaralım. Stand-By konumundaki televizyon, fişte kalmış bir cep telefonu şarjı vb. kullanılmıyor görünse de en az %10 enerji kullanır. Hem karbon salınımını azaltmak hem de enerjiyi korumak için açıp kapama anahtarı olan (uzatmalı) prizleri tercih edebiliriz.

Soğuk su kullanın!
Çamaşırlarınızı yıkarken soğuk su kullanın; günümüzde temizleyicilerin etkili olması için suyun sıcak olması gerekmiyor. Çamaşır makinesinin suyu ısıtmak için kullandığı enerji çok ciddi bir karbon salınımı yaratıyor.

Toplu taşıma araçlarını tercih edin!
Araç sahibi olmak ciddi bir konfor, ancak hem şehir içindeki trafik hem de sürekli artan benzin fiyatları zaten otomobil kullanımını biraz azalttı. Mümkünse günlük yaşamımızda toplu taşıma araçlarını tercih edelim. Hatta en güzeli kısa mesafeleri yürüyelim.
İzmir’de yaşıyorsanız, şu aralar belediyeler bisiklet kullanımını arttırmak için pek çok girişimde bulunuyor. İklim de bisiklet kullanımı için çoğu zaman uygun, öyleyse bisiklete binmenin keyfini çıkaralım.
İş için sık seyahat etmemiz gerekiyorsa mümkün olabildiğince uçuşlarınızı azaltmaya çalışın. İşinizin doğasına uygunsa internet üzerinden toplantı yapmaya çalışın. Bir uçak, kısa ya da uzun mesafe farketmeksizin, en çok karbon emisyonu gerçekleştiren araç. Hatta tüm dünyadaki karbon emisyonunun %2’ sinden sorumlu. Yok mutlaka uçakla seyahat etmeniz gerekiyorsa Karbon Emisyonu Azaltıcı politikaları olan şirketleri tercih etmeye çalışın.

Organik ve Yerel Ürün Tüketin!
Yerel ve organik gıdalar satın alınırsa ekolojik ayak izinin azalacağı tespit edilmiş̧tir. Aş̧ırı gıda tüketimi ve dengesiz beslenmenin sadece bireyin sağlığı için zararlı sonuçlara yol açmadığı aynı zamanda tarımsal talep ve sürdürülebilirlik üzerinde yük oluş̧turduğu bilinmektedir.
Dünyada gıda üretiminin azlığı diye bir sorun aslında yoktur; tüm üretilen gıdayı toplam nüfusa bölersek kişi başına günde 2000 kilo kalorinin üzerinde besin düşüyor ki her birimiz obez oluruz. Sorun gıda üretiminin yetersizliği değil dengesiz dağılımındadır.
Bunun dengeli olabilmesi için ürünün temiz, GDO’suz olması; tohumun çiftçiye ait olması ve üreticinin kollanması gerekir. Türkiye’de son yıllarda Slow Food ve Pemakültür Ağı gibi sosyal hareketler doğal ekosistemlerdeki çeşitliliğe saygılı, tarımsal verimliliğe yönelik üretim ve tüketimin bilinçli olarak tasarlanması için çalışmaktadır. Bu çalışmaları takip edebiliriz. Bununla birlikte organik ve yerel ürün tüketimini destekleyerek temiz ve sürdürülebilir tarıma katkıda bulunabiliriz.

Ahimsa ve Sauca İçin Ufak İşaretler

56aadae6f68b0b0d32926e949f8d9b18

Yoga felsefesi ve pratiği üzerinde çalışırken üzerinde durduğumuz en önemli konu Yama ve Niyama’ydı. Yama ve Niyama olmadan Yoga olmaz derdi hocamız. Nedir bu yama ve niyama derseniz kısaca anlatmaya çalışayım. Yama, kaçınmamız gereken durumları kapsar ve beş alt bölüme ayrılır. Bunlar Ahimsa, Satya, Asteya, Brahmaçarya ve Aparigraha olarak sıralanabilir. Niyama ise aktifleştirmemiz, hayata geçirmemiz gereken özelliklerin tamamını ifade eder. Bunlar ise Sauca, Santoşa, Tapas, Svadyaya, Ishvera Pranidhana olarak sıralanabilir. Hepsinin detaylı tanımını bu yazıda yazmayacağım, zaten merak ederseniz googleda bulabilirsiniz 🙂

Ahimsa, şiddetsizlik halidir. Bedensel, zihinsel ve ruhsal her türlü şiddeti alıkoymamız gerekliliğidir. Bir bütün olarak bedenimizin ihtiyacından az ya da fazla olan herşeyi şiddet sayabiliriz. Şiddetsizlik zarar vermemektir; öldürmeyi reddetmektir. Şiddetsizlik, bütünlüğüme zarar verecek her türlü tercihten kaçınmaktır.

Niyama’nın ilk şartı olan Sauca ise saflık, temizlik anlamına gelir. Bunun için önce fizik bedenin saflaşması gerekir. Fizik bedenin saflaşması için gıdaların saflaşması gerekir. Duyarlı kuvvet barındıran satvik gıdalardan kaçınmak gerekir. Vücut, dil temizliği, burun kanallarının temizliği ve bağırsak temizliği yapmak gerekir. Benim için tüm bunların içinde çok önemli olan meditasyon ise zihin temizliği için en etkili yöntemdir.

Şiddetsizlik hali ve saflaşma amacıyla hayatımızda belli değişikliklere gideriz. Davranış ve düşünce yapımızı eğitmeye çalışırız. Yeme alışkanlıklarımızı değiştiririz. Ancak günlük yaşamın içinde fark etmeden uyguladığımız pek çok dolaylı şiddet vardır. Ahimsa için bunlara da dikkat etmek gerekir. Ya da farkında olmadan saflığımızı bozan sıradan günlük tercihler yapabiliriz. Bu yüzden alış veriş alışkanlıklarımızı gözden geçirmemiz gerekebilir. Aşağıdaki ufak işaretler hem hayatımızdaki dolaylı şiddeti önleyebilir, hem de saflaşmamıza katkı sağlayabilir. Herşeyde olduğu gibi günlük seçimlerimizde de biraz çaba göstermemiz gerekebilir. Örneğin..

Bir ürünün üzerinde %100 doğal yazması onun doğal olduğunu göstermez. Organik ürünlerde sentetik ve zararlı kimyasallar kullanılmamaktadır; GDO, suni gübre ve diğer toksik maddeler kullanılmadan üretilir. Organik gıda toprağı, havayı, temiz su kaynaklarını, genetik düzeni ve biyolojik çeşitliliği korur, destekler, bunların sürdürülebilirliğini sağlar. Organik ürünlerdeki, Organik Tarım Logosu insan ve çevre sağlığını koruyan üretim tekniklerin kullanıldığının garantisidir.

Her ne kadar ülkemizde çok yaygın olmasa da organik giysiler bulmak mümkündür. Organik giysiler % 100 organik pamuktan ya da bambudan imal edilen, teknoloji ürünü polyester ve naylon karışımlarının bulunmadığı kıyafetlerdir. Kıyafet üretimi için üretilen pamuğu, yetiştirirken kullanılan tarım ilaçları kanserojen bir yapıya sahiptir. Ayrıca giysi üretiminde ağartma, yumuşatma gibi amaçlarla birçok sentetik madde kullanılır. Kıyafet üretiminde bu amaçlarla petro – kimya ürünleri ve kimyasal bileşenler ve ağır metaller de kullanılır. Bu gibi kimyasallar defalarca yıkanmasına rağmen kıyafetlerde kalabilir. GOTS (Global Organic Textile Standart) “Küresel Organik Tekstil Standardı” damgası sadece organik giysilerde bulunur. Bu damga, giyside kullanılan pamuğun en az % 70’inin organik olduğunu, çalışanların hak ettikleri ücretleri aldığını, çalışanların kötü muamele görmediğini, ve üretimde çocuk işçi çalıştırılmadığını belgeler.

Kozmetik günlük yaşamımızın parçası. Şampuandan, deodoranta, makyaj malzemesine her gün kozmetik ürünler kullanıyoruz. Genel bilgilendirme yapacak olursak; Şampuanda 15, Deodorantta 15, Vücut nemlendiricisinde 32, Saç spreyinde 11, Fondötende 24, Allıkta 16, Farda 26, Rujda 33, tırnak cilasında 31, Parfümde 250 tehlikeli kimyasal vardır. Kozmetik ürünlerde kullanılan organic logosu gördüğümüz ürünlerde kullanılan içeriğin %95’i doğaldır. Yukarıda saydığım hiçbir tehlikeli kimyasalı içermez. Bununla birlikte GDO, paraben, sentetik parfüm ve boya, phenoxyethanol, alüminyum vb. de içermez. Paketi geri dönüşümlüdür. Deterjanlarımızda ise “integrally sustainable” yazısını aramalıyız. Bu doğada çözünürlüğü yüksek/ dönüştürülebilir anlamına gelir.

Zıplayan tavşan ya da genel olarak tavşan logosu özellikle kozmetik ürünlende, ürünün hayvanlar üzerinde test edilmediğini gösterir. Bu işaret yurt dışında cruelty-free olarak tanımlanır yani zalimlikten uzak. Hayvanlara dolaylı olarak şiddet uygulamak istemiyorsak bu işarete dikkat etmemiz gerekir.

Bir çok organik üretici çoğu zaman adil ticaret (Fair Trade) anlaşması ortağıdır. Adil ticaret, hammaddeden başlayan ve son tüketiciye ulaşana kadar geçen süreçte yapılan tüm işlemlerin insani, evrensel, çevresel ve ahlaksal olarak “insani” standarta bağlanmasıdır. Doğal denge, hammadde kayrnakları zarar görmez ve en önemlisi küçük üretici sömürülmez.

Kurbağayı izle / Watch The frog 😀