Sana gelişim / I came to you

6e85be360d594d2a7f9f2838f03f5148

Seni sevdiğimi nereden anlıyorum biliyor musun?

Tam olduğun gibi olmanı ve bu parlaklığını koruyacak ne ise onu yapmanı istiyorum.

Işığına hayranım ben. Sana gelişimin sebebi o…

Seni değiştirip, söndürürsem, o zaman neyden büyüleneceğim ki?

Bakacak hiçbir şey kalmaz…

Do you know how I know I love you?

I want you to be just who you are and do whatever you need to do to keep your light shining.

I am enthralled by your light. That’s why I am here.

What is the point of changing you, and dulling you?

There would be nothing left to look at…

Reklamlar

Bünyenin Kuduz Aşısı ile imtihanı!

10352820_10152722895560908_6789363563684996663_n

Böyle şaçma iş olamaz… Geçen akşam arkadaşımın kedisini kucağıma alıp severken bir miktar taciz edince hayvan ne yapsın hart benim orta parmağı ısırdı. Aman şeker şey, cici şey diyerek biramı yudumlamaya devam edince elimi sabunlamayı filan da unuttum tabi. Eve geldim batikon vb. uygulamalarla yattım.
Olacak iş değil ama benim parmak enfeksiyon kaptı. Kıpkırmızı ateş gibi yanan ve giderek şişen orta parmağımı kendi haline bırakamayacağımı farkedip bir doktora göstereyim dedim… Büyük hata!!!
Alsancak Devlet Hastanesine gittim.. Geç olmuştu o yüzden acile girdim.
E: “Benim parmakta enfeksiyon var galiba ilaç kullanmam gerekecek”
D: “Nasıl oldu bu?”
E: Kedi ısırdı.

Hay dilin kopsun, hatta dilini kedi ısırsın Ece! Hastanede bir telaş, görsen ağzımdan köpükler fışkırıyor sanarsın. Böyle deli deli bakıyorum doktora sanki…
Doktoru hemşiresi gelip benim şiş ve kırmızı parmağımı mıncıklıyor. Isırık yeri de iğne batmış gibi ufacık… bir şey de yok.
Ben anlatmaya çalışıyorum “Kedi sahipli, aşısı var”
Kim dinler… Hooop biri tuttu bir kolumu Tetanoz, diğeri geldi öbür kolumdan Kuduz aşısını yaptı. “Yahu istemiyorum aşı filan” dememe kalmadı.
Olmuyormuş öyle önemli protokoller varmış bu işte. Aman iyi dedim bir aşıdan bir şey olmaz… Biter mi bitmiyor arkadaş. Kuduz İzleme Merkezi beni izleyecekmiş. “Nasıl yani?” dedim. Elime bir aşı karnesi verdiler.
Sabah oldu aradım Kuduz İzleme Merkezini anlattım durumu. Dedim ben gelmeyeyim boşuna, ortada kuduzluk durum yok.
Kadın ne dese beğenirsiniz “Siz gelmezseniz Polis evinize gelip sizi alıp getirecek” Polis mi? Ne polisi yaaa!!! Dur geliyorum!!! atladım taksiye İkiçeşmelik arka sokaklarında Agora’nın diplerinde bir klinik görsen leş…
Ayrıca varsa az biraz sosyal karizmanın içine eden bir durum.. Taksici soruyor doğal olarak öyle garip yerlere girince..
T: Burada mı durayım.
E: Biraz beklerseniz bir aşı olup geleceğim.
T: Hayrola abla?
E: Yok ya bir şey değil kuduz aşısı.

Olmuyor öyle “bir şey degil kuduz aşısı”. Kuduz bu yahu boru mu!

Burası önemli bu bilgiler size de lazım olabilir o yüzden iyi okuyun:
Şimdi, öncelikle kedi ya da köpek benimki gibi sahipli değilse ve bir daha görme ihtimaliniz yok ise 1 doz tetanoz ve 5 doz kuduz aşısı oluyorsunuz her durumda. Tetanoz ile kuduz aşısının ilk dozu olayın gerçekleştiği ilk gün vuruluyor. Sonraki kuduz aşıları 3.,7.,14. ve 28. günlerde yapılıyor. Size bir aşı kartı veriyorlar, bu kartla aşı olman gereken gün gidip aşınızı olmak durumundasınız. Eğer gün atlarsanız Emniyet’e haber veriliyor ve polis ya da jandarma eşliğinde hastaneye alınıyorsunuz.
SONUÇTA SEN TOPLUM SAĞLIĞINI TEHDİT EDEN BİR İNSANSIN!
Kuduz aşısı eskisi gibi karından vurulmuyor, zaten yüz nakli yapılabilen bir tıp dünyasından söz ediyoruz karından aşı mı kalır. Bu arada sizi ısıran kedi /köpek 10 gün içinde ölmezse aşılara devam etmenize gerek yok; ama görme ihtimaliniz olmayan tanıyamayacağınız bir hayvan tarafından ısırıldıysanız aşılarınızı tamamlamak zorundasınız. Aşı günlerinizden birinde şehir dışında bulunacaksanız bulunduğunuz şehirdeki bir devlet hastanesinde aşınızı olup asıl hastanenize o gün içinde haber vermelisiniz. Yoksa onlar sizi aşınızı olmamış varsayıp emniyeti arıyorlar.
Bu işin teknik kısmı.

Neyse Agora Kuduz Tedavi Merkezi’ne gittim. Anlattım durumu madem kedi izlenebiliyor siz bizi düzenli olarak arayıp bilgi vereceksiniz dediler. Aramazsanız – POLİS Evden alacak!

Eve geldim saat 12 ye kadar bir şeyim yoktu. Bitirmem gereken önemli bir iş var ona başladım. Günlük rutin işlerime devam ettim. Ama ne zaman saat 12 oldu, bende önce halsizlik sonrasında da ateş başladı. Bir saat içinde ateşim 38,5’a çıktı.
Kaslarımın her birinde fazladan 30 kilo ağırlık var. Araba çarpmış gibiyim. Sonrası tam bir kabus. Evde yalnız bir kanepeye yatıyorum bir yatağa.. Yazmam lazım ama ne mümkün…Tuvalete kalkmaya halim yok. Ateşimin düşmesi için çeşitli girişimlerde bulundum ama nafile. Neticede son derece sağlıklı bir insan olan Ece’nin bünyesini bir kedi dişi mahvetti… Artık kendimi bir şekilde tekrar acile atma düşüncesindeydim ki Kuduz Tedavi Merkezi’ni aradım. Ölüyorum galiba diye. Yok- normalmiş!!! Aşırı halsizlik ve ateş yapabilirmiş. Kendinizi yormayın dedi doktor bir iki gün sürebilirmiş. Yormamak ne demek arkadaş ölüyorum zaten, yerimden kalkamıyorum.
Hani yanlış anlaşılmasın ama aşı beni öyle perişan etti ki kudursam daha iyiydi diye düşünmeye başladım.

O ne ordaki su mu? SU Muuaahh? 😛

Gün Batımı / Sunset

Stitched Panorama

Diğeri ile ilgili değil hiçbir zaman. Hep benimle ilgili.

Güzel bir gün batımının keyfi ya vardır ya yoktur.

Günbatımı ile ilgisi yok.

Bazı günler keyifli bazı günler değil.

Her gün değişiyor.

Bugün bak bakalım, ‘o kişi’ nasıl hissettiriyor seni bugün?

Sonra da parmağı kendine çevir…

It’s never about the other.

It’s just like enjoying a good sunset or not enjoying it.

The sunset is there.

Always beautiful.

Sometimes its obvious sometimes not.

How is ‘the other’ making you feel today?

Bring the spot light back onto you…

Z. Çelen’ den alıntılanmıştır.

Mucize Sensin :)

yoga 1Ne zaman youtube’ da yarı giyinik bir pilicin oturma odasında akrobatik yoga yaptığı son videoyu izlesem, içimde bir şey yas tutuyor. Bu videoların başkalarına ilham olsun diye sunulduğunun farkındayım ve güzelliği, marifeti ve temsil ettikleri kişisel güçlenmeyi takdir ediyorum. Fakat bu görüntülerin bir yoga matından ziyade gösteri sanatlarına bırakılmasının daha iyi olduğu duygusundan kaçamıyorum. Açık olmak gerekirse bu kliplerin bazıları inkar edilemez derecede ‘klas’. İyi bir bağımsız rock delisiyim… ve yaratıcı bir bakışla bakarsak, icra şüphesiz etkileyici. Örneğin http://www.youtube.com/watch?v=MOV8mQ1PyhU

Benim sorunum, niyete bakmaksızın, bu gösterilerin yogayı yaygın ve yanlış yorumlamış toplumlarda yapılıyor olması. Aynı yolla, reklamcılıkta soyutlanmış ve idealleştirilen beden imajının kullanılması insanların kendilerine olan saygılarını eksiltici bir etkisi var, bu nedenle bu çarpıcı tanıtımlar yoga pratiğinin amacını şaşırtıyor ve henüz başlamamışların gözünü korkutuyor. Başkalarına ilham vermekle ilgili olarak zorlu yoga pozlarını sergilemenin problemli bir şey olduğunun bende ne zaman ortaya çıktığını hatırlıyorum. Sınıfta bir demonstrasyon yapmam istendi. Odanın ortasında yaptığım handstand (el duruşu) pozunu bitirdikten sonra, öğrenci arkadaşlarım alkışladı ve hoca, “şimdi bu, çalışacağımız şey olacak” dedi. O an kendimle ilgili oldukça iyi hissettim. Bu ‘handstand’i yapabilen odadaki tek kişiydim. Ama dersten çıkıp eve giderken, dehşetle sarmalanmaya başladım. Tam da o an, bedenimde her türden kronik acı duydum ve hayatla dolu bir gerçeğin fena halde içine düştüm. Kendi kendime düşündüm: “Eğer gerçekten üstünde çalıştığımız buysa, o zaman gerçekten başımız belada.” Bu aralar neredeyse tümüyle odak noktam, yoga pratiğinin o zaman kaybolan temel ve incelikli yönleri. Arkadaşlar sık sık endişelenmemem konusunda güven vererek, bu yoga dersinin farklı olacağı imalarında bulunuyorlar. Yine de yeni öğrenciler endişe ve korkuyla içeri giriyorlar. Hemen hemen her zaman bütünüyle travmatik olandan önce bir ya da iki yoga dersinde bulunmuş veya daha önce hiç bulunmamış ama youtube’da bazı korkunç videolar görmüş oluyorlar. Hocaların yoga uygulamasının pozlara erişmek demek olmadığı fikrine sözde bağlılık gösterdikleri zamanlarda bile ders programı hala “başlangıç, orta, ileri” ya da “seviye I-II-III-IV” diyor ve biriyle diğeri arasındaki fark, fiziksel olarak ne yapabildiğin ya da yapamadığın. Geçenlerde ilk yoga dersi için içeri bir beyefendi girdi ve meraktan “sana ‘ileri seviye yoga’ desem, aklına ilk gelen ne olur?” diye sordum. “Benim hiçbir zaman yapamayacağım bir şey” diye cevapladı. “İleri seviye yoga” yı benim gibi sağlıklı hissetmek ve hayattan zevk almak olarak açıklayan biri için ileri seviye yoganın fiziksel maharetin abartılı algısı anlamına geldiği konusundaki yerleşmiş fikir, son derece cesaret kırıcı. Şüphesiz, yoga pozlarını her türlü amaç için kullanmak mümkün. Altı çizilmesi gereken şey şu ki; insanların aynı yoga pozlarını yapıyor olmaları, aynı pratiği yaptıkları anlamına gelmiyor. Aldatıcı olmaya başlayan yer, farkları açıkça ifade etme noktası. Bunun şimdiye kadar duyduğum en iyi tercüme şekli, benim teşvikimle başka stilleri ve yaklaşımları keşfetmeye devam etmeden önce benimle bir süre pratik yapmış olan bir arkadaştan geldi. Yaklaşık iki yıl sonra döndü ve aramızda bir konuşma geçti. Gözlemlemiş olduğu farkları kendi ifadeleriyle bana anlatmasını istedim. “Bazı stiller porno gibi ve bazıları da anlam dolu bir ilişkiye sahip olmaya çalışmak gibi” dedi. Yoganın yakın ve kişiye özel bir ilişki olduğunu iddia ediyorum ve bu da, en şefkatli ve hassas yönlerimize başvurmamız ve en ufak parçamızın bile dışarıda gösterilenlerle ilgilenmemesi demektir. Yoga uygulamasını güçlü kılan şey, dans koreografisine esin kaynağı olma yeteneği değil, insanlara hayatın zorlukları içerisinde çalışmaya yardımcı olma ve iyi olmak için bir yol bulma yeteneğidir. İyi haber şu ki her zaman kolaylıkla bulunabilen ya da baştan çıkarıcı olmasa da eğer yeterince uzun bir zaman araştırırsanız, youtube’da bununla da ilgili bir video bulabilirsiniz. Aşağıdaki videoyu lütfen izleyin:) 

http://www.youtube.com/watch?v=qX9FSZJu448

(jbrownyoga.com’dan alıntı,  Mine Özgen’in çevirisidir.)

Orjinal metin  http://www.jbrownyoga.com/blog/2012/06/no-dancers-yoga-youtube

Bir şey var aramızda…

66bdc6bf81d9269f40475bb909d48501

Daha gençken,  öğrenciyken, aşıkken, birine gönül düşürünce “açılmak durumu” devreye girerdi.

Herşey apaçık ortadayken açılırdın.. günlerce karnın sancırdı, başın ağrırdı, için pırpır ederdi.. açılmak  zor işti..

Nahit Ulvi Akgün’ün nefis şiiri yetişirdi:

Bir şey var aramızda

Senin bakışından belli

Benim yanan yüzümde

Dalıveriyoruz arada bir

İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki

Gülüşerek başlıyoruz söze

Bir şey var aramızda

Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek

Fakat ne kadar saklasak nafile

bir şey var aramızda

Senin gözünde ışıldıyor

Benim dilimin ucunda

Gençken şiirlerle aşk ilan ediyor, açılıyorduk..

Sonu şiir gibi bitmese de şiirden medet umuyorduk gönül sancımıza

Biz açılmak diyorduk, şimdi çıkma deniyor..

Çıkma durumu için şiir var mıdır bilemiyorum,

Modası geçmiş bir durum şimdi açılmak, ancak karşılık görsün görmesin gizli ve masum bi varolma hali vardı açılmakta…

Çıkmak daha farklı bir şey…

Açılmakta yatay bir çıkma

Çıkmada dikey bi açılmak vardır… belki de, her ikisi de aynı kapıya çıkıyordur kim bilir… herkesin gönül hizasında

Herkes kalbi ve hayalgücü kadar seviyor, açılıyor ya da çıkıyor…

Sonuçta fazla açılınca boğuluyorsun, çok çıkınca düşüyorsun bir gün..

Ama hep bu müthiş duygu hatırına bitmiyor macera:

şimdi

bir şey var aramızda

senin gözlerinde ışıldıyor

benim dilimin ucunda…

Ben’den içeri…

enzo
Japonlar Neden Terstir?
Sadece Japonlar mı? Batı’dan bakarsanız, tüm Doğulular terstir.

Doğu’dan bakana da Batılı ters elbette.
Doğu’nun yazıları sağdan sola ilerler mesela.
Batılının nedensellik ilkesi peşinde koşuşturan aklına karşılık, Doğulu “rastlantısallık” der, oturur, bakar yüzüne.
Bu tersliğin göstergelerine dair pek çok gözlemimiz vardır kuşkusuz.

Ama, geçenlerde Levi Strauss okurken öğrendiklerim, içten bir “var canına!” dedirtti.
Sonra da pek çok şeyin bir araya gelip, açığa kavuşmasına yardım etti.
Doğulu Batılıya göre ters ama, Levi Strauss’dan öğrendiğim o ki, Japon Doğuluya göre bir kat daha ters.
Görelim.

Eski Japon terzileri ipliği iğneye geçirirlerken, ipliğin ucunu kendilerine yakın bir yerde tutar, iğneyi ipliğe doğru çekerlermiş.
Yani, hareket eden iğne.
Saçma değil mi?
Neden saçma olsun?
Bizim Batılı aklımızın şartlanması değil midir, tersini ‘normal’ kabullenen?
Devam edelim!
Keza, bir şey dikerlerken de, ucunda iplik olan iğne sabit durur, dikilmekte olan kumaşı iğneye doğru çekerlermiş.
Nasıl?
Ağaç keserken kullanılan aletlerden biri de testeredir, malum. El testereleri tek yönlü çalışan cihazlardır. Yani, bizim bildiklerimiz, “batıda kullanılanlar” diyelim, itersin keser, çekersin sana boş gelir, tekrar itersin keser… Japonların testereleri tam tersi çalışırmış. Çekerken keser, iterken boş gider. Marangozların rendesi de aynı biçimde kullanılırmış.
Japon çömlekçiler torna kullanırlarken sol ayağıyla iterek, tornayı saat yelkovanı istikametinde döndürürmüş. Avrupalı veya Çinli çömlekçi ise tornayı sağ ayağıyla iter ve torna ters istikamette döner. İşin garip tarafı, bu cihazları bulanlar Japonlar değil. Örneğin testereyi Çinlilerden alıyorlar, bir süre sonra oturup “ya bunu çekerken keser hale dönüştürelim” diye, cihazı ters-yüz ediyorlar. Hem de 14. yüzyılda.

Bakalım Strauss ne diyor bu duruma: “Yolculuklara çok meraklı bir Japon hanım arkadaşım, bir gün bana, gittikleri her şehirde kocasının gömleğinin yakasına bakarak oradaki hava kirliliği hakkında hüküm verebileceğini söylemişti. Bana öyle geliyor ki, hiç bir Batılı kadın bu şekilde akıl yürütmez: Bizim kadınlarımız daha ziyade kocalarının boynunun temiz olmadığını düşünürler. Dışarıdan gelen bir etkiyi içsel bir nedene bağlarlar: akıl yürütmeleri, içeriden dışarıya doğru ilerler. Japon hanım arkadaşım ise dışarıdan içeriye doğru akıl yürütüyordu: Japon uygulamasında bir dikişçinin iğneye iplik geçirmesi, marangozun tahta biçmesi ya da düzleştirmesindeki hareketin aynısını düşüncede gerçekleştiriyordu…

Batı düşüncesi merkezkaçsa, Japonya’daki düşünce merkezcildir. … Bir Japon evinden çıktığında çoğu zaman şöyle bir şey söyler: İtte mairimasu, “gidip geliyorum”; bu deyişte ikimasu fiilinin zarf fiili itte, çıkış olgusunun esasen dönüş niyetinin vurgulandığı bir duruma indirger. Eski Japon edebiyatında yolculuğun acılı bir tecrübe gibi; hep dönülmek istenen o ‘iç’ ten, uçi’den koparılma gibi göründüğü bir gerçektir…

Batılı için temel bir apaçıklık olan benliği, bunun yanılsamalı olduğunu göstermeye önem veren Hinduizm, Taoculuk ve Budizm yadsır. Onlar için her varlık, kaçınılmaz biçimde çözülüp dağılmaya yazgılıdır; basit bir görünüş olan “benlik” kalıcı unsurdan yoksun, biyolojik ve ruhsal olguların eğreti bir düzenlemesinden ibarettir.

Fakat, daime özgün olan Japon düşüncesi, bizim felsefemiz kadar diğer Uzakdoğu felsefesinden de ayrılır. Uzakdoğu felsefesinden farklı olarak, özneyi ortadan kaldırmaz. Bizim felsefemizden farkı ise şudur: Özneyi her tür felsefi düşünüşün, düşünce yoluyla dünyayı her tür yeniden inşa girişiminin mecburi çıkış noktası haline getirmeyi reddeder…

Japon düşüncesi özneyi bizim gibi bir neden haline getirmek yerine, onu daha ziyade bir sonuç olarak görür… Zanaatkarın daima kendine doğru ifa ettiği hareketler gibi, Japon toplumu da benlik bilincini bir varış noktası haline getirir. …

Makalenin bundan sonrasında Levi Strauss kendi meşrebince dolanır, bu geleneğin Japon toplumsal yapını nasıl biçimlendirdiğini anlatır.
Konu hakikaten heyecan vericidir. Toplumsal akıl, hayatı nasıl tasarım nesnesi haline getiriyor?

Batıda, merkezden dışarıya doğru bir dağılım (yayılım) oluyor. İnsan önce “ben” diye başlıyor. O mübarek ‘ben’, ardından gelen olguları (sonuçları) oluşturuyor. Yani, tüm oluşmuş olguların (sonuçların) nedeninde özne olan ‘ben’ var. Dolayısıyla, hareketin yönü de merkezden dışarı oluyor.

Japonlarda ise, ‘ben’ olan özne bir neden olarak ele alınmıyor. Yani, Japonlarda ‘ben’ bir sonuçtur. O halde elimizde iki farklı dönüş var: Merkeze doğru olan, (Japone dönüş diyelim buna) ve merkezden dışarıya doğru olan (buna da Batılı dönüşü diyelim mi?).
Gezegenler, atomlar, vs. sol merkezli, yani saat yelkovanı tersi dönüyorlar. Merkeze doğru, Japone dönüş halindeler. Buna, kuvvete doğru dönüş diyen de var. Kuvveti besliyor belki de. Hacılar Kabe de bu yönde yapıyorlar dönüşleri mesela. Bu dönüş, merkeze topluyor, içeri doğru çekiyor. Tüm gezegenler bu yönde dönerken, Venüs ters dönüyor. O Batılı ya, ondandır belki? Evet, Venüs sağ merkezli, yani, saat yelkovanı yönünde dönüyor.
Onun için mi Lucifer oldu Venüs? Konumuz Japonların iğneye iplik geçirme sanatı, Lucifer’in ne işi var burada? Sağ merkezli dönüşler bir tür santrifüj dönüşü, merkezden kaçışı gösteriyor. Merkezden kaçıp, çepere yapışma. Yani, dağılma.

Batılı akıl neden dağılma yönünde bir dönüşü tercih ediyor? Ben’i yalıtmak, bağımsız, tek bırakabilmek için olabilir mi? Bu durumda svastika gibi sembollerin ve mabetlerdeki dönüş ritüellerinin yönlerinin de anlamları bizi bir yerlere taşıyabilir.
Ama, bu dönüşleri bilincin dolup, boşalması süreciyle birleştirmek şart gibi.
Ne dersiniz?

Sunay Demircan

Gül / Rose

rose

Kırmızı bir gül için testere mi getirdiniz?
Testere!
Ona sadece sen diye hitap edin, 
‘Hey sen’
Kendisi düşüp ölecektir.

Bijan Najdi 

Did you bring a saw for a red rose ?

A saw!

Just call it “you”

“Hey you!”

It will drop dead.

Bijan Najdi

Türkçe çeviri: Pune Haeri

İngilizce Çeviri: Ece Türkmut

 

Nefessiz

soma

Ardı arkası kesilmeden gelen ölüm haberleri ile hepimizin kalbi ağrıyor. Aklım almıyor çokça şeyi…

Bir insana canının sedyeden daha önemsiz olduğunu hissettiren neyse anlayamıyorum.  Hala, gömülmek için yeraltından çıkmalarını bekliyoruz sayısı belirsiz insanı…

Kolay ölüm, rahat ölüm, hızlı ölüm, tatlı ölüm…

Yapılan bir çok açıklama ile şahsen ben akıl tutulması yaşıyorum…

Nefesimizi tuttuk azıcık umutla, büyük çaresizlikle, acıyla bekliyoruz nefessiz toprak altında kalanları…

Daha önce nefes ile ilgili yazımda solunumun ve oksijenin ne kadar önemli olduğunu anlatmıştım. İnsan nasıl karbonmonoksitten boğulur anlatmaya çalışayım, biraz bilimsel gelebilir ama oksijensiz kaldığımızda bedene ne oluyor bakalım:

Kanımızda solunum organından dokulara oksijen, dokulardan solunum organına ise karbondioksit ve proton taşıyan bir protein var: Hemoglobin.

Tüm doku ve hücrelerimize oksijen taşıyan bir kimyasal

Hemoglobin, yapısı nedeniyle oksijen atomlarına bağlanabilmekte. Ancak hemoglobinin yapısındaki demir, oksijen gazına son derece zayıf bir şekilde bağlanıyor.

Dokularda, oksijen oranı akciğerlerdekine göre çok daha düşüktür. Kanımız dokulara ulaştığında hemoglobin üzerindeki difüzyon kuvvetleri etkisi nedeniyle oksijeni tutamaz. (Difuzyon: çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçiş) Bu nedenle oksijen ayrılır ve dokulara doğru nüfuz eder. Böylece oksijen kan yoluyla dokulara ulaşmış olur.

Öte yandan karbonmonoksit demire oksijene göre 200 ila 300 kat daha güçlü bir şekilde bağlanır ve sadece difüzyon gibi basit kuvvetlerle koparmak olanaksızdır. Ancak ortamda başka kimyasallar bulunuyorsa hemoglobinden ayrılabilecektir. Böyle bir adaptasyon geçirmediğimiz için, normalde bu kimyasallar vücudumuzda bulunmaz.

Dolayısıyla eğer ki soluduğumuz havada karbonmonoksit oranı yüksekse, bu gaz hızla akciğerlerimizde hemoglobine bağlanmaya başlar.

Ancak bu karbonmonoksit yüklü hemoglobin dokulara ulaştığında, difüzyon kuvveti hemoglobin ile karbonmonoksit arasındaki bağı kıramaz. Dolayısıyla bu hemoglobinler dokulardan olduğu gibi geçerler ve tekrar akciğerlere dönerler.

Ancak döngü devam ettikçe, sürekli olarak yeni ve boşta olan hemoglobinler karbonmonoksit bağlamaya devam ederler.

Belli bir sayının üzerinde hemoglobin, oksijen yerine karbonmonoksit taşımaya başlayınca, dokular oksijensiz kalmaya ve hızla ölmeye başlarlar.

Eğer hemen müdahale edilmezse, hemoglobin asla karbonmonoksitten kurtulamayacaktır ve bireyin boğularak, oksijensizlikten ölmesine neden olacaktır.

Çünkü sözünü ettiğimiz, oksijenle beslenmesi gereken dokular arasında beyin, kalp, karaciğer, böbrekler gibi hayati organlarımız vardır ve bunlar kısa sürede, oksijensizlik nedeniyle ölecektirler.

Vücudumuzdaki oksijen oranları azaldıkça ve dokulardaki solunum ürünü olan karbondioksit arttıkça, boğulma başlar. Öncelikle hipoksi, yani oksijen yetmezliği durumu görülür.

Sonrasında ise apoksi, yani oksijensizlik hali oluşur. Vücut oksijensiz kalacağı için daha hızlı bir şekilde kan dolaştırması gerektiğini düşünerek fibrinolizin* salgılar. (Fibrinoliz kanamanın durdurulması için oluşturulan pıhtının görevini yerine getirdikten sonra eritilmesine yarar.)

Bu büyük bir hatadır, çünkü bu kimyasal kanın akışkanlığını arttırır ve karbonmonoksidin çok daha hızlı bir şekilde hemoglobinleri işlevsiz kılmasına neden olur.

Vücuda oksijen yetiştirme, evrimsel süreçte bir numaralı öneme sahip olduğu için bu süreç devam eder. Kan akışkanlığı artmasının yanı sıra, boynumuzdaki damarlar genişler ve beyne daha çok kan gitmesini sağlar.

Bu, beyne daha çok karbonmonoksit taşınması demektir. Aynı zamanda kalp ritmi artar. Bu sebeple göğüs üzerinde bir ağrı hissedilebilir.

En belirgin semptomlar, baş dönmesi, mide bulantısı, kusma, yorgunluk, kafa karışıklığı, mide ağrısı ve elbette, nefes darlığıdır. Bu semptomlar giderek kötüleşir, baş ağrısı ve kalp sıkışması ortaya çıkmaya başlar.

Anoksi hali, yani oksijensizlik devam ettikçe, kılcal damarlar şişmeye başlar. Böylece dokulara daha fazla oksijen taşınması hedeflenir. Bunun bir yan etkisi olarak damarlarda ve dokularda tıkanıklıklar artar.

Yani vücut, kendini kurtarmak için geçici çözümler üretmeye çalışır; ancak bunların olumsuz etkileri vardır.

Örneğin dokuların geçirgenliği daha fazla oksijen kabul etmek için artar; öte yandan bu, vücutta hızla ödemlerin ve şişliklerin oluşmasına neden olur.

Eğer ki oksijen seviyesi normal hale dönemezse, vücuttaki sıvı dengesi bozulmaya başlar.

Bu durum, kan akışını zincirleme bir şekilde bozar ve dokuların iç dengelerini korumasına engel olur. Böylece canlılığın şartları ihlal edilmeye başlar: hücreler, iç aktivitelerini kullanarak entropi artışına karşı koyabilecekleri enerjiyi üretememeye başlarlar.

Böylece hücreler önce tek tek, sonrasında öbekler halinde ölmeye başlar. Buna engel olmaya çalışan vücut, kılcal damarlar arasındaki bölgelerdeki basıncı arttırır.

Eğer ki oksijen seviyeleri normale dönemezse, kılcal damarlar yırtılmaya başlar. Böylece iç kanama görülür.

Nihayetinde, vücudun tüm dengesi alt üst olduktan sonra, hücre ölümleri kitlesel bir hal alır.

Oksijenle beslenemeyen beyinde sinirler ölmeye başlar. Bu nedenle beyin, kısa sürede kendisini kapatarak vücudu kurtarmaya çalışır.

Oksijen eski haline dönmezse, beyin de kısım kısım ölerek sonunda bireyin ölümüne giden süreci tamamlar. Bu süreçte, kalp ve karaciğer gibi organlarımız da oksijen alamadıkları için çalışmalarında sorunlar baş gösterir ve kısa sürede bunlar da tamamen iflas eder.

Kısaca var olabilmemizi sağlayan en temel gazın yani oksijenin yokluğunda, vücut çok hızlı, sancılı ve ölümcül bir süreçten geçerek tüm organizmanın ölüm basamaklarından bir bir geçer.  Bu tür bir ölümü tanımlamak için kullanabilecek son sıfat kolay, hızlı, rahat ya da tatlı dır.

Işıklar içinde uyusunlar…

Ece Türkmut

Kaynak: Phd. C. Mert Bakırcı

Mavi Soluk Nokta / Blue Pale Dot

580146_10151714919475908_42163271_n

Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her “yüce önder”, her aziz ve günahkâr onun üzerinde – bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.

Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.
Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.
Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.
Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza. 
 
Consider again that dot. That’s here. That’s home. That’s us. On it everyone you love, everyone you know, everyone you ever heard of, every human being who ever was, lived out their lives. The aggregate of our joy and suffering, thousands of confident religions, ideologies, and economic doctrines, every hunter and forager, every hero and coward, every creator and destroyer of civilization, every king and peasant, every young couple in love, every mother and father, hopeful child, inventor and explorer, every teacher of morals, every corrupt politician, every “superstar,” every “supreme leader,” every saint and sinner in the history of our species lived there – on a mote of dust suspended in a sunbeam.
The Earth is a very small stage in a vast cosmic arena. Think of the rivers of blood spilled by all those generals and emperors so that in glory and triumph they could become the momentary masters of a fraction of a dot. Think of the endless cruelties visited by the inhabitants of one corner of this pixel on the scarcely distinguishable inhabitants of some other corner. How frequent their misunderstandings, how eager they are to kill one another, how fervent their hatreds. Our posturings, our imagined self-importance, the delusion that we have some privileged position in the universe, are challenged by this point of pale light. Our planet is a lonely speck in the great enveloping cosmic dark. In our obscurity – in all this vastness – there is no hint that help will come from elsewhere to save us from ourselves.
The Earth is the only world known, so far, to harbor life. There is nowhere else, at least in the near future, to which our species could migrate. Visit, yes. Settle, not yet. Like it or not, for the moment, the Earth is where we make our stand. It has been said that astronomy is a humbling and character-building experience. There is perhaps no better demonstration of the folly of human conceits than this distant image of our tiny world. To me, it underscores our responsibility to deal more kindly with one another and to preserve and cherish the pale blue dot, the only home we’ve ever known. 
 
Carl Sagan

Gülümse :)

1c5d535d26ca9a396b6cb08dff647afe

“Hissetmek, tek şifa! Hissedilen ne olursa olsun.”
Minnesotalı biyokimyacı Dr. W. Frey üzüntü gözyaşları ile mutluluk gözyaşları birbirleriyle ilişkilerini ayırt etmeye yönelik bilimsel bir çalışma yapmış. “Crying: The Mystery of Tears” (Ağlamak: Gözyaşlarının Sırrı) adlı kitabında ilginç örnekler veriyor. Mesela  bu çalışma soğan soyarken oluşan gözyaşı ile duygusal gözyaşlarının protein yapılarının farklı olduğunu kanıtlamış. Duygusal gözyaşları yüksek protein içeriyor stres sonucu oluşan zararlı maddeler gözyaşı ile dışarı atılıyor. Gözyaşları bastırıldığında ya da ağlamaya karşı bir direnç varsa insan ciddi sorunlar yaşayabiliyor. Böyle kişilerde mide, bağırsak hastalıları daha yüksek oranda bulunduğu tespit edilmiş.
İnsanların bazıları stresli sorunlarla başa çıkmak ve kaygıyı azaltmak için kendi kendine konuşmaya çok başvururlar. Şahsen ben çok yaparım 🙂 İç diyalog yürütme yeteneğimiz çocuklukta başlıyor. Çocuklar oyunlarda kelime ve kafiyeleri tekrarlar, odada birisi var gibi konuşurlar, işaretler yaparak durumlarını anlatırlar. Çocuklar düşünürken sesaltı dil hareketlerini sıklıkla yaparlar. Kendi kendine konuşma çocuklukta yeni davranışları öğrenmenin bir yoludur. Fakat büyüklerde sesli düşünme kaygıyı azaltma yoludur.
 
Hayatın ve olayların zorluğuna karşı insan, kendi kendine konuşarak beyin fizyolojilerini düzeltebilir. Çünkü tekrarlanan düşünceler beynin Korteksinde etkinlik başlatır. Beyin bu merkezleri olumlu mesajlar aldığında duygusal beyin bölgeleri olan limbik sistem abartılı kimyasal salgılar ve hormonlar daha az salgılar ve otonom sinir sisteminin çalışma ahengi normalleşir. Kendi kendine konuşmak stres azaltıcı bir teknik olarak işe yarar. Dahası eğer karşılaştığımız sorunlarla dalga geçebiliyor ve onlara gülebiliyorsak, sorunun daha kolay üstesinden geliyoruz. 
Gülmenin iyileştirici etkisi hep konuşulur. Dr. James Walsh, Kahkaha ve Sağlık (Laughter and Health) isimli kitabında gülmenin ve kahkahanın yaşam salgılarını canlandırdığı ve hastalıklara karşı vücut direncini artırdığını yazar. Gülmek sadece insana özgü bir eylem değil. Yavru şempanzeler veya goriller gıdıklandıklarında küçük çocuklar gibi gülebiliyorlar. Araştırmacılar, gülmenin, insan ve insana çok benzeyen maymunun son ortak atasına kadar, yani 10-16 milyon yıl öncesine kadar takip edilebildiğini söylüyor.
Aslında, insanların mutlu olduğu için güldüğünü düşünebilirsiniz, fakat bilimsel araştırmalar bunun tam tersini, yani güldükleri için mutlu olduklarını öne sürüyor. Gülme eylemini gerçekleştiren kasların sürekli kullanımının kişiyi daha mutlu bir duygu durumuna sokuyor.  Çünkü beynin duygu durumu algılamasında bu kasların kullanımının rol aldığı söyleniyor. Örneğin birkaç farklı araştırma, yüz felci geçiren ve gülme yetisini kaybetmiş kişilerin depresyona girme ihtimalinin daha yüksek olduğunu kanıtmamış.
Daha çok gülmek ve kahkaha atmak için buyrun size bolca neden: 
 
 
  • Kahkaha kan damarlarını genişletir ve kan dolaşımını hızlandırır.
  • Bağışıklık sistemini güçlendir ve buna bağlı olarak soğuk algınlığından yüksek tansiyona, depresyondan alerjiye birtakım hastalıkları önlemeye yardımcı olur.
  • Güldüğümüz zaman tümör ve virüslerle savaşan hücrelerimizin sayısı artar.
  • Vücuttaki kasları gevşettir, kan basıncını düzenler, hafıza ve yaratıcılık gibi zihinsel fonksiyonları iyileştirir.
  • Gülerken diyafram kasımız aktiftir. Derin nefes alınıp, az nefes verilir. Bu da akciğerlerin temizlenmesine yardımcı olur.
  • Gülünce, bol miktarda serotonin salgılanır.
  • Kahkaha, kan dolaşımı artarak yüz kaslarını güçlendirir.
  • Gülünce, 13 adet yüz kasımız çalışır.
  • Gülünce, endorfin hormonunu artar böylece hayata neşe ve haz katar.
  • Güldüğü zaman kişi kendini kısıtlama veya engelleme eğiliminden vazgeçer, gerçek duygularını daha rahat ifade edebilir.
  •  Gülünce, kortizol seviyesi düşer böylece kaygıyı ve korku azalır.
  • Atılan 5 dakikalık kahkahanın insan vücuduna verdiği rahatlık, günde 30-40 dakika dinlenmek için harcanılan zamanla eşdeğerdir.
  • Gülmek, kişiyi savunmalarından (peşin hükümler, yargılar, şüpheler) uzaklaştırırken, kişinin daha doğal ve içten gelen bir şekilde hareket etmesini sağlar.
  • On dakikalık içten bir gülüşün ağrı kesici etkisi yaptığı, iki saat ağrısız ve acısız uyku sağladığı ileri sürülmektedir.
  •  Yanımızda biri olduğunda yapılan espri ya da komik bir olaya, yalnız olduğumuzdan 10 kat daha fazla güleriz.
  • Kadınlar erkeklerden %126 oranında daha fazla güler. Erkekler daha kısa süreli gülerken, kadınlar daha uzun kahkaha atar.
Çocukları gözlemleyin. Çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var. Nefes almak mesela… Anda kalmak… Şimdiyi yaşamak… Merak etmek… Herşeye şaşırmak… Ağlamak… Gülmek…
Çocuklar günde yaklaşık 300 kez gülerken, Biz yetişkinler günde ortalama 17 kez gülüyoruz. 
Çocuklara bakalım. Sonra düşünelim… Hayatı neden bu kadar zorlaştırıyoruz? Kendimizi neden bu kadar ciddiye alıyoruz, saati kurmazsak yarın sabah güneşin doğmayacağından mı endişeliyiz?
 
Sevgilerimle 
Ece Türkmut
Ocak 2014
 
*Çeşitli kaynaklardan derlenmiştir.