Geç Kalmak…

KB9786059746564-1

Geç kalmak…

Hayatım boyunca “geç kalıyorsun” diye eleştirildim. Hep böyleydim galiba, baştan başlamak hep hoşuma gitti… İstediğim bölümü bulana kadar 3 üniversite değiştirdim mesela… Ama öyle kazandım da gitmedim değil… Gittim, okudum “Bu bana uymadı.” dedim, tekrar girdim sınava…“Şimdiye bitirmiştin – Geç kalıyorsun…”

Çok iş yaptım, hiçbiri amatörce değildi… Hepsini tam profesyonellikte öğrendim, uyguladım üstelik aynı zamanda… Yani hep birden çok işim vardı. Hala da öyle… Bir süre sonra başka bir iş daha yapınca ya da yeni bir eğitime daha başlayınca yine “Geç kalıyorsun” -lar başlardı… “Daha ne öğreneceksin…” , “Ne gerek var?” , “Emekliliğe geç kalıyorsun, sigortana geç kalıyorsun”… En cesuru da “Hayata geç kalıyorsun”

Kime göre, neye göre???

Önümde “katılacağım eğitimler listesi” uzayıp giderken, bazılarına öncelik verince, sertifika hak edişlerime geç kalıyorum mesela. Bunu biliyorum, ama mühim değil. Bessel van der Kolk ve Boston Travma Merkezi’nden eğitim almayı tam 8 sene planladım.  Yığınla yazışma, okuma, bütçe vs. derken çok zaman geçti yine…

Hocam Bessel van der Kolk’un kitabı “Beden Kayıt Tutar” Türkçe’ye çevrildi (Nurdan Cihanşümül Maral, Önder Kavakçı, Hayal Demirci) ve bu ay basıldı. Ben çeviriye talip olduğumda – geç kalmıştım – başka biriyle çoktan anlaşmışlardı. Ama sanki kitabı ben yazmışım, kendim çevirmişim gibi sevindim. çünkü bence bu yüzyılın en önemli bilim adamı Bessel ve bu yüzyılın en önemli konusu  malesef travma… “Terapide Travmaya Duyarlı Yoga” kitabını çevirmeye talip olduğumda ise Bessel’in kitabı ile yakın zamana yetişsin istedim – olmadı. Önce yayıncı bulamadım.  Yayıncı bulduğumda da resmi evraklar geç tamamlandı.

Dürüst olayım, son aylarda nihayet içimde derin bir kaygı oluşmaya başladı… Geç mi kalıyorum gerçekten…

Tekrar okula dönmek, doktora yapmak için vaktim var mı?  Çeviriler bekliyor, kitaplar bekliyor, projeler bekliyor, vakit geçiyor… Burada görüşmelerimde sıklıkla karşılaştığım bir soru var: “Fazla niteliklisiniz (over qualified) niye baştan başlıyorsunuz?” diyorlar. Ben de “çünkü bu ülkede başlangıç seviyesindeyim (entry level)” diyorum,  gülüyoruz çok…  Ama bir yandan da içim bir garip oluyor.  Ülke değiştirdim yeni ve yine baştan başlıyorum. Geç mi kalıyorum gerçekten…

Maalesef bu geç kalıyorum kaygısının beni ele geçirmesine hepten izin verdim bu hafta. Büyük bir hastanenin, ilk müdahale biriminde çalışmaya başladım; Hasta kabul ve acil servis müdahale birimi “travma-bilgili” (trauma informed care) olacak. Hastane düzeni ile ilgili eğitim alıyorum, böylece iletişim için doğru yönlendirme yapabileceğim. Ama 4 gündür öyle saçma prosedürler öğreniyorum, o kadar garip şeylere vakit harcıyorum ki kendimi sorguluyorum… “Ne işin var burada ?”, “Şimdiye üç sahne yazmıştın”, “20 sayfa çeviri yapmıştın” vs…

“Niye buradasın?”  diye kendimi yerken, hiç kimsenin içinde bulunmak istemeyeceği ama “Niye buradasın?” a cevap olacak bir gün yaşadım… Hayatta korkunç şeyler oluyor… Önüne geçemiyoruz ama zararı azaltmak için birbirimize ve iş birliğine ihtiyacımız var… Travmayı önleyemiyoruz. Ama ikincil travma ya da travmanın daha da yaralayıcı olmasının sebebi çoğu zaman destek mekanizması; Yani destek için ilk gelen her kimse, aile olabilir, doktor, polis vb… Travma-bilgili yaklaşımlar bu yüzden önemli.

Küçük bir çocuk travma öyküsü ile acile getirildi… Birimdeki her insan için infial uyandırıcı bir olaydı. Bir yandan protokoller işliyor, bir yandan da herkes vekaleten travmatize* durumda… Derin bir nefes aldım; real deal…

Amerika’da böyle durumlar için müdahale son derece profesyonel. Sosyal hizmetler uzmanı, psikolog, pediatri ve polisler gelecek. Herkes birlikte çalışacak. Bu kişiler zaten (çoğu  zaman) bu vb. durumlar icin özel eğitim almış. Peki onlar gelene kadar ne olacak? Çocukla ya da aileyle hiç mi konuşmayacağız… Zaten şokta olan bu insanlara süreçle ilgili nasıl bilgi vereceğiz… Doktorlar, hemşireler insan değil mi ? Ne kadar kontrol etmeye çalışsalar da doğal olarak öfke, üzüntü yüzlere ve tavırlara yansıyor… Travma-bilgili bakım ilk burada devreye giriyor…

Henüz 4. günümde, herkesin bir adım geri çekilip, “Buyrun sıra sizin” dedikleri an, niye buradayım-ın cevabını aldım.  Acil doktoru, “Bugüne kadar böyle yaptık, sen de kimsin?” demedi onun yerine, “Normalde şöyle tetkik yaparım, sonra bunu yaparız, senin önerin nedir?” dedi. Benim önerimi hem hasta, hem ailesi hem de kendisi için almaktan ya da dinlemekten gocunmadı… Aklına yatmayan sordu, cevabımı merakla dinledi… Ufacık değişiklikler yaparak uzman ekipler gelene kadar en zararsız ortamı sağlamaya çalıştık. Yine ufacık müdahalelerle acil müdahale biriminin “vekaleten travmatize” olmasının önüne geçmeyi denedik… Bugün zor bir gündü, duygusal olarak çok yorucuydu ama doktoru, hemşiresi, teknik elemanı, hasta kayıt vs. birlikte elimizden geleni yaptık. Hem mağdur, hem aile, hem kendimiz için… Elbette mağdur çocuk için yol uzun… Keşke öyle yazılıp çizildiği gibi kolay olsa ama kimsenin travmasını çözümlemedik…

Niye burayadayım, niye taşındım sorusuna çok cevabım var ama en önemli sebep insanlardaki bu tavır; bilgiye saygı ve açıklık…  İşte tam böyle bir anda bir şeye “geç kalmış” olmadığımı,  tam zamanında olmam gereken bir yerde olduğumu, öğrendiğim bir bilgiyi paylaşabilmenin, belki bir kişiye, bir nebze yararı dokunabileceğini hissettim.

*Bessel van der Kolk’un kitabını okuyun, okutun; travma-bilgili olmaya adım atmış olursunuz, – geç kalmadan- keşke hiç lazım olmasa ama ilk müdahale önemli.

Ece Turkmut Dere

Vekaleten travmatizayon:  Travmatik bir deneyim yaşamış kişiye destek olurken; kişinin yaşadığı hikayeyi, terörü, öfkeyi ve umutsuzluğu daha düşük seviyede siz de yaşayabilirsiniz. Bu durum “travmatik karşı aktarım” ya da “vekaleten travmatizasyon” olarak bilinir.

 

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Reklamlar

Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

8316965e1e6af02b646f98e110fc68ce

Aklımda Indra Devi ve Gandhi var…

Gandhi herhalde hakkında en çok kitap yazılmış kişilerden biridir. Aktif ama şiddet unsuru içermeyen direniş felsefesi ile Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturdu. Hareket doruk noktasına ulaştığında şiddetli çatışma yüzünden sona ermişti. Şiddet tahmin edilemeyen boyutlara ulaştı. Binlerce eylemci öldü ya da yaralandı, ve yüzbinlerce eylemci tutuklandı. Ama Gandhi’nin Satyagraha felsefesi genel olarak dünya üzerinde insan hakları ve özgürlük savunucularına ilham kaynağı oldu.  “İş birliği yapmama”,  “sivil itaatsizlik” Hint toplumunun her katmanından çok geniş bir katılım ve örgütlenme sonucunda büyük başarı kazandı. Hatta 2007’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu oybirliği ile Gandhi’nin doğum günü olan 2 Ekim gününü “Dünya Şiddete Hayır Günü” olarak ilan etti. Gandhi, felsefesini (çoğu zaman şiddetsizlik/zarar vermeme olarak çevrilen) “Ahimsa” ilkesine dayandırıyordu.

Vatandaşlık hakları, insan haklarının ihlali travmatiktir ve Bessel van der Kolk’ un deyimiyle de; “Travma her zaman politiktir”. Gandhi, ahimsayı politik eyleminde somutlaştırdı. Değişim için eyleme geçti ve kendi ağzından ahimsa anlayışını şöyle tanımladı: “Ahimsa, karşılık vermeden acı çekmek, darbe yiyip vurana vurmamak için güçlü  olmayı gerektiren bir uygulama.” 

Kulağa fazla teslimiyetçi geliyor değil mi? Gandhi, ahimsayı böyle tanımlıyordu ama hiç de teslimiyetçi değildi. Sadece vurgusu şiddetsizlikti. Aksine, sonuna kadar mücadele etti… O dönemde kadınların eylemlere (politik) dahil olabilmesi mümkün değildi.  Kadınlara da söz hakkı doğması, harekete dahil olabilmeleri, disiplinli bir biçimde bu direniş için calışmalarını sağlayacak bir fikir buldu; bağımsızlık hareketini desteklemeleri için yabancı ürünlere boykot başlattı ve her gün khadi kumaşı dokumasını istedi.

Sevgili Zeynep Aksoy eğitiminde, yoga felsefesini anlatırken Godfrey Devereux’un konuşmasını alıntılanmıştı, Godfrey Sanskrit dilini çevirmenin zorluğunun altını çiziyor ve ahimsayı açıklarken şöyle diyordu, “.. İnsanlar bazen Mahatma Gandhi’nin Hindistan’ı özgürleştirdiğini düşünür, evet, ancak yaptığı sadece bundan ibaret değildir. İngiliz İmparatorluğu’nun da çökmesine neden olmuştur…. Ahimsa, yoganın esası ve temelidir…. Şiddet içermeyen eylem, şiddetsizlik, etimolojik olarak zarar vermemek anlamına gelen ‘ahimsa’ kelimesinin tercümelerinden sadece biridir. Ancak ahimsa aynı zamanda şefkat, sevgi, duyarlılık, ilgi göstermek olarak da tercüme edilir. Ahimsa’nın sadece şiddetsizlik anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. Şefkat anlamına geldiğini söylerseniz onu sınırlandırırsınız. ..”  Herkesin Godfrey Devereux’ un o konuşmasını dinlemesini dilerim…

“İçimi sevgiyle doldur Tanrım, Kalbim bütün varlıkları kucaklasın” diyerek dua eden Gandhi, kendi ahimsa yorumu ve politik yaklaşımıyla Britanyalı doktorların penisilin tedavisini reddedip eşinin tıbbi yardım almasına karşı çıkmıştı. Hindistan’a hemen bağımsızlık verilmezse savaşa (2. Dünya Savaşında Britanya’ya) destek vermeyeceklerini açıkça belirtmişti. Yani ahimsaya dayandırdığı şiddetsizlik ilkesi ile politik bir mücadele yürütürken, barıştan ve sevgiden konuşurken, savaş üzerinden pazarlık yapabildi…  Gandhi, ikinci dünya savaşı sonrası Yahudilere yönelik öğütlerinde yine kendi ahimsa görüşü bağlamında çok talihsiz, hatta feci yorumlarda bulundu. Hepsini yazamam tabi ama verdiği beyanın, eksik, yüzeysel ve tek taraflı olduğu sadece bir cümlesini okuyarak anlaşılabilir: “Yahudiler kendilerini kasabın bıçağına sunmalıydılar. Kendilerini kayalıklardan denize atmalıydılar.”  Belli ki Yahudilerin uzun direnişinden hiç haberi olmamıştı… Ya da 1934’de Bihar’da meydana gelen ve çok büyük can kaybına sebep olan depremden sonra, Gandi bunun dokunulmazları kendi tapınaklarına kabul etmeyen üst kast Hinduların günahları nedeniyle olduğunu söyledi. Dönemin bir diğer düşünürü Tagore, Gandi’nin bu görüşüne şiddetle karşı çıktı ve uygulamayı  eleştirmekle birlikte, ahlaki değil sadece doğal sebeplerin depreme yol açabileceğini savundu. Tagore ve Gandhi çokça ve uzun uzun tartışırdı. Gandhi, otobiyografisinde, kendini hatalarından ders çıkararak doğruluğu bulmaya adadığından bahseder ve “Satya Tanrıdır” der.

Gandhi öldüğünde yandaşlarına şöyle duyurulmuştu; “Dostlar, yoldaşlar, ışık bizi terk etti ve her yerde yalnızca karanlık var, ve size ne söyleyeceğimi ya da nasıl söyleyeceğimi hala bilmiyorum. Sevgili liderimiz, Bapu, ülkenin babası artık yok….”

Gandhi’ nin de arkadaşı olan Indra Devi’den bahsedeceğim biraz… Indra Devi yani Eugenie Peterson, Rus asıllı bir tiyatro sanatçısı. Tiyatro sanatçıları eğitimlerinin ve işlerinin doğası gereği muhalif olurlar. Indra Devi de ne kocasının itirazını dinledi, ne geleneği, ne de hocaları… Israrı sonucunda Krishnamacharya ona eğitim vermeyi kabul etti; Zorlu bir eğitimden geçti. Erkek egemen yoga dünyasında, idealleri olan ısrarcı bir kadın, zinciri kırıp tarihin ilk kadın yoga öğretmeni oldu. Sonrasında “feminist” olarak anıldı. (Ben bu söyleme katılmıyorum.) Hindistan’da Yoga çalışmaları ve Vedik metinlerin kadınlara yasaklı olması başka bir mesele ama oraya girmeyeceğim… Indra, kadim yoganın Batı dünyasıyla tanışması açısından çok önemli bir insan. Bugün yoga bu kadar yaygınsa Jois, Iyengar, Desikachar ve Devi sayesinde… Özellikle de Indra Devi sayesinde çünkü çok dil biliyordu, çok seyahat ediyordu, her yerde gönüllü dersler veriyordu. Indra Devi yaşadığı olumsuzluklar, reddedilişler, ağır diyetler, ağır fiziksel çalışmalardan bahsetmedi pek, onun yerine şöyle dedi mesela:

“Gökyüzüne, yıldızlara bakıp, en beğendiğin yıldızı seç. Öyle güzel ki, baktıkça onu daha çok istersin. Simdi yıldızın aşağı indiğini hayal et, gittikçe aşağı, göğsünüzde hissedinceye kadar, kalbinin içinde kayboluncaya kadar, bütün varlığın sevinçle doluncaya kadar. Simdi yıldız kalbine girdi ve orada kalacak. Ama simdi hayatında bir sürü şeyi değiştirmek zorundasın, aksi halde yavaş yavaş kaybolur ve yerini dev bir boşluk alır… Artık bir daha asla yalnız olmayacağımızın farkındayız. Kötü düşünceleri ortadan kaldırmak için kendi ışığımız var ve o ışıkla konuşuyoruz – kalbimizdeki yıldızımızla. Birdenbire öyle mutlu hissedersin ki, kalbinde büyüyen ve daha büyük olabilen, gözlerimiz, işlerimiz, sözlerimiz ve düşüncelerimiz aracılığıyla parlayan bir ışık var. Artık önemsiz şeylere yer yok. Kalpteki ışık bizi tutsun.“  

Artık önemsiz şeylere yer yok, kalbimizdeki ışık bizi tutsun… Onemsiz tanımı Indra Devi için neydi acaba?

Bugünlerde dünyada büyük bir sivil hareket var “Me Too” / “Ben de”. Geçmişte, güç sahibi ve hatta dokunulamaz görülen birçok erkek, kendileri hakkındaki taciz iddiaları kabul etmek, özür dilemek ve hatta ellerindeki görevleri bırakmak zorunda kaldı. Bu kişiler arasında oyuncular, siyasetçiler, gazeteciler ve hükümet üyeleri var. Daha öncekilerden farklı bir direniş; Bu dalgayı kadınlar başlattı ve çok sayıda erkek katıldı. Dünyaca ünlü çok sayıda Hollywood oyuncusunun bir araya gelerek “Me Too” kampanyasının devamı niteliğinde bir daha hiç kimsenin “Ben de! dememesi için” ve yeni travmalar önlemek için “Time’s Up” / “Zaman Doldu” hareketini eyleme geçirdi. Çığ gibi büyüyen bu dalga önce politikacıları ifşa etti,  sonra oyuncular konuşmaya başladı, olimpik sporcular ve son olarak yoga camiasının gündemine oturdu.  Mysore’da Patthabi Jois’ un istismarına uğradığını beyan eden çok sayıda tanınmış yoga hocası var. Duyan oldu mu?  Yoga Alliance ve benzeri çok sayıda uluslarası kurum ve yoga eğitmenleri “#ahimsanow” hareketi başlattı. Bildiriler yayınlandı… Herkes tek tek ayağa kalkıyor ve sorunları işaret ediyor artık…

Niye yazdım bunları?  çünkü Gandhi ya da Indra Devi aslında kendileriyle çelişmek konusunda muazzam örnekler…  Her insan gibi… hem yücelikleri, hem karanlıkları var… Ama bence en önemlisi her ikisinin de anarşist olması; Musa da öyleydi, Isa da… Buda da, Osho da… Tiyatronun da tavrı budur. “Bir adım önden giden, meşaleyi taşıyanlar” mottosuyla yetişir tiyatro sanatçısı.

“Time’s Up” hareketine, Türkiye’deki tiyatro sanatçılardan ses çıkmamasına çok şaşırdım… Ya da bugün Türkiye’de bir tiyatro oyunu yasaklanmışken bütün sahne sanatçılarının birlik olup ses çıkarmamasına şaşırıyorum. Yoga camiasının bu ve benzeri konulardaki suskunluğuna şaşıyorum… Çünkü bu hareket sadece #metoo ile ilgili değil; Büyük ölçekte dünya üzerinde bugün her türlü şiddete karşı bir hareket. Indra Devi ve Gandhi bugün yaşasaydı olanlar karşısında ne derdi çok merak ediyorum…

Neden bu iki gruba şaşırıyorum…  çünkü sadece bu iki grubun “aydınlat/nma” ve “farkındalık” üzerine aleni bir iddiası var. Indra’nın betimlediği, kendi içimizdeki ışığı korumaya çalışırken neleri yok sayıyoruz acaba? Meşaleyi taşırken gözümüz nerede?

Herşeye “ok olmak”, “kalbini açmak” “yargılamamak”, “bununla biraz kalmak” ya da “sadece işine/kendine bakmak” bu devirde, bu boyutta bir teslimiyet… Böylesi bir sessizlik… Karma ya da Aile Dizimi açısından bile, sadece bu kadar bireysel takılarak yani Türkçesiyle etliye sütlüye karışmadan kolektife ne yapıyoruz acaba? Iş birliği değil mi bu?

Bireysel çalışmalardan, çemberlerden, meditasyondan, sınıftaki satsangdan bahsetmiyorum… Tiyatrocu için oyun çıkarmaktan da bahsetmiyorum. Birbirimizin işlerini desteklemek ve açıkça birbirimizi eleştirmekten bahsediyorum; yapıcı eleştiriden… Ancak bu tartışmalar ve fikir ayrılıkları üzerine içten paylaşımlar bizi daha ileriye ve üretmeye itekleyebilir.

Birleşmek gereken zamanlar bunlar.  Daha somut daha yayılmacı davranmak gereken zamanlar…  Dünya, ülke bu kadar kararmışken bir aydınlıktır, ışıktır gidiyor ama birbirimize ilişmeden, çelişkilerimize  bakmadan ve bir sürü bilgi/terim kirliliğiyle…

Bunu söylerken kendime de sözüm var elbet: mesela şimdilerde travma  konusunda Türkiye’de Somatik Deneyimleme, Organic Intelligence ve Travmaya Duyarlı Yoga var. Bu üç yaklaşım da beden üzerinden ve bilimsel çalışmalara dayanarak travma olgusunu çalışıyor. Birbirimizi biliyoruz – tanıyoruz.  Yöntemler farklı olsa da, uygulama ve fikir ayrılıkları olsa da bir araya gelelim, bir ortak akıl üzerinden şunu yapalım demedik hiç…

Instagramda poz paylaşmaktan öteye geçse yogaya  ve meditasyona teşviğimiz. Facebook’ta yazdıklarımız daha “Türkçe” olsa… Belki benzer hislerde olanlar vardır; biri  çıkıp “içimizdeki ışık”, “kalbimizdeki bilmem ne” demeye başladı mı ben artık yerdeki taşları saymaya başlıyorum. Başka ne yapılabilir bilemiyorum? Konuşalım, tartışalım istiyorum…Birbirimizden haberimiz olsun.

Mesela Zeynep Aksoy harika bir şey yapıyor; canlı yayında mindfulness öğretiyor. Biz de stüdyodan, sahneden dışarı çıkalım… Okullarda, hastanelerde, hapishanelerde, mülteci kamplarında, sığınma evlerinde, kolluk kuvvetlerinde daha çok yoga ve meditasyon olsun, daha çok tiyatro olsun diye uğraşalım, proje üretelim.  Bu kadar “aydınlık” kadın ve erkek daha ısrarcı ve birlik olalım mesela…

Tiyatrocular daha çok yoga yapsın, Yogacılar daha çok tiyatroya gitsin örneğin… Kesiştikleri noktalara şaşarsınız… Madem aydınlat/nma peşindeyiz birbirimizi besleyecek, birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var. Işık taşıyanın anarşist olmak, eleştirel olmak, savaşçı olmak dışında bir yolu yok gibi geliyor bana… Sevgili okuyucu, son olarak teknik bir bilgi paylaşayım: Sahnede ışık öyle parlaktır ki seyirciyi zar zor seçersin. Daha taze öğrenciyken tembihlerler Dikkat et! Işığa fazla bakan körleşir.

#timesup #zamandoldu #ahimsanow #ahimsasimdi 

Ece Turkmut Dere

Axis Mundi Project

Post Travma Çalışmaları ve Introceptive Yoga Türkiye

https://www.projectaxismundi.com

Tüm Hakları Saklıdır. Yayınlanan çeviri, makale, yazı, döküman, dosyalar izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Copyright © Ece Turkmut 2018

Eğitim pazarlığı…

8DA7F21D-89ED-429F-A4FB-6CBB93950F65

Birkaç gündür yazsam mı – yazmasam mı derken şimdi klavye başındayım. Dün Gürol hocam bir paylaşımda bizim meslekle ilgili “… ömür boyu çıraklıktır. Çırak olmaktan hep onur duydum.” yazmış. Bunun üzerine bir çırak olarak kaç gündür aklımdakileri yazmasam ayıp olurdu…

Sizlerin eğitim hayatınız nasıldı bilemiyorum ama biz kaynağa, bilgiye ulaşmak için hep çabalardık. Çünkü böyle bilgilerin kaynağına ulaşmak kolay değildi….Usta çırak ilişkisi içinde yıllarca çalıştık, çalışıyoruz… Yıl başında kitap listeleri verilirdi. Bazı eserleri bulunamazdı. Kütüphaneler, sahaflar didik didik aranır, İstanbul’a Ankara’ya haber salınır, sonunda bir biçimde bulunurdu. O kitaplar sipariş edilir, ek işler yapılır, borç bulunur, kredi çekilir parası bir yerden karşılanırdı.

Şimdi herkes “hoca” ya bizim hocalar ne hocaydı ama… O derslerde hocanın ağzından çıkan her bir söz -ders dışı sözleri dahil- not edilir. Yazmaktan eline kramp girerdi. Çünkü hoca dediğin kişi bir bilgelik, ululuk taşır ağzından boş laf çıkmaz… sadece bildiğini paylaşmaz, yılların birikimiyle, sarih bir deneyim paylaşır… Yazmaktan hocayı dinleyemiyorsan, birşeyler kaçırmışsan sınıfı tekrar ederdin, bu kadar basit… Okul doğrudan bir yıl uzardı. Öyle yaz okulu, büt gibi kestirmeler yoktu… Bir yılda olgunlaştıramadığın bilgiyi bir iki ayda nasıl olgunlaştıracaksın ki… O yüzden çoğumuzun dersleri çift dikişti. Ama o notlar.. ne kıymetli bugün arasan hiçbir yerde bulamazsın… Derlenmiş, süzülmüş bilgi… O yüzden öğrenmek, öğrenmeyi talep etmek, ne olursa olsun bir kez daha baştan başlamak en azından beni hiç yormadı. O yüzden herhalde Murat hocanın okuldaki son dersine Türkiye’nin dört bir yanından eski mezunlar geldi son bir kere daha dinleyebilmek için…
Bazen taze öğretmenler hemen ileri seviye eğitimlere hevesleniyor halbuki eğitim tekrarı kadar öğretici birşey yok…
Provaya bırak gelmemeyi geç kalamazsın, orada edineceğin tecrübenin telafisi yok. O yüzden canın çıkmadıysa gidersin bunun mazereti yoktur. Olsa olsa seçimdir. Öğrenmeyi seçmek ya da seçmemek… Tabori’nin sözü sahne sanatı profesyonelleri için de geçerli bence “parayı havaya attığında yazı ya da tura geleceğini değil paranın havada asılı kalma ihtimalini de hesaplarsın”…
2000 yılından beri workshoplara katılıyorum. Bir bilgiye ulaşmak istiyorsam, birinden öğrenmek istiyorsam bir yolunu buldum. Olmadıysa da olmadı…

Niye yazıyorum bunları? Şimdiki eğitim anlayışındaki “kolaycılık” tavrı yüzünden yazıyorum… Aslında bizim alanda bu hep biraz böyleydi… İki adım göstersene ne olacak… şu yazıyı iki dakika düzeltsene ne olacak… elbette “ne olacak” “iki dakika yapılır” da buradaki söylem çok rahatsız edici… O iki adım için stres kırıklarıyla pratik yaptığını düşünmez kimse. İki satır yazacaksın diye kaç araba parası kitaba, derslere harcadığını düşünemez…

Öğrenciye kitap önerirsin nereden bulacağım diye sorar. Herşeyi google layan şahıs internette bulamıyorsa milli kütüphaneye gitmeyi akıl edemez… Hatta mümkünse tam olarak hangi kitapçıya gittiğinde kesin olarak kitaba ulaşacağının bilgisini ister.
Hem tiyatroda, hem yogada öğretmen arkadaşlarımla zaman zaman konuştuğum bir konu… Eğitim pazarlığı!
Bir öğretmen arkadaşıma eğitiminde Alsancak çok uzak, park yeri dert Urla’ya gelseniz diyenini duydu bu kulaklar…

Şimdi İzmir’e geleceğim bir atölye yapayım dedim. İlgilenen var mı var… Bir sürü mesaj aldım… Malesef çoğunun odağı farklı… anlayamadım, anlayamıyorum o yüzden yazıyorum hepimize hatırlatma olsun diye… Mesajların büyük çoğunluğu eğitim içeriği hakkında değil.
Sertifika verecek miyim?
Kitapçık verecek miyim? Çünkü not alamazmış… Kitapçık vermiyorsam slaytlarımı mail atar mıymışım?
Eğitime gelmeden okumalarını rica ettiklerim çokmuş malum çalışıyormuş okuyamazmış/bitiremezmiş…
Katılımcı kendisine travmaya duyarlı yoga hocası diyebilecek miymiş? (İki günde!)
Ne kadar indirim yapıyor muşum? Yapabilir misin değil…
Burs koşullarım nelermiş?

Biz böyle konuları konuşmaya utanan bir milletiz normalde… Bu gelen mesajlar “hoca” lardan olunca yazma mecburiyet hissettim. Arkadaşım ben aşı yapsam iki günde travma uzmanı olunmaz… Örneğin 8+5 yıl yüksek eğitim aldım 100+400 sayfa tez yazdım, jüriye girip savunma yaptım ancak öyle bana “uzman” dediler… ki zaten akademik bir kadrom olmadığı için onun da bir geçerliliği yok… Bir hocam var misal, bölüm başkanı profesör, hiç bir yerde kolay kolay görmezsin bu ünvanlarını “Balıklıova köy tiyatrosu yönetmeni” yazar en fazla…

Nedir bu kolay yoldan uzmanlık, hocalık hevesi… Not almadan, okumadan, çalışmadan çaba göstermeden, zaman ayırmadan nasıl olacak bu iş, sen biliyorsan bana öğret… Ben yıllardır çalışıyorum bu konuyu (travma) daha olmadım yani… Bessel’in eğitiminde Yale’den Harvard’dan uzman psikiyatristler var hala taze bilgi peşindeler… o yüzden bu “hocalık eğitimi” söylemini de yeniden düşünmek lazım…
Sonra ben vakıf değilim, okul değilim, üniversite değilim, zengin değilim niye “kesin olarak burs vermem gerekiyor” ya da “indirim yapması lazım” hissine kapıldın?
Bunun arkasından “İzmir çok uzak Ankara’ya ne zaman gelirsiniz?” Sorusu geliyor. Hatırlatmak istiyorum 9.000 km uzaktan geliyorum, talep eden olursa öğrendiğimi, bildiğimi paylaşayım diye…
En çok canımı sıkan da “çok istiyorum/ne zamandır bekliyorum” söylemi… ve ardından gelen ama-lar… Bildiğin kalbim kırılıyor bu özensizliğe…
Çok istiyorsan, bir yol bulunur… Ben başka türlüsünü anlayamıyorum…
Yani ekonomi hep zordu, zaman hep azdı, imkan hep kısıtlıydı ama çok istiyorsan bir yolla oldurursun. Olmuyorsa kısmet değilmiş der bir sonrakine plan yaparsın…
Yani benim de bu eğitimleri alayım diye cebime para koyan yok ki… bu bir çeşit alış veriş… Üstelik öylesine bilgi aldım sattım meselesi de değil…. Senin için 20 saatlik ya da 200 saatlik eğitimin arkasında yılların emeği var…
Sunay Demircan’ın harika bir yazısı vardı o yazıdan alıntı yapacağım. Hepimize hatırlatma olsun diye… Çünkü bir şey zaten iyi yazılmışsa yapılabilecek en iyi şey onu alıntılamak:

Doğulu Ma’arif demiş bugün eğitim dediğimiz ‘şey’e.
Ma’arif’in Türkçe karşılığı: Bilgi, kültür, beceri, öğretim-eğitim sistemi….
Ma’arif, Arapça “arafe” fiilinden türemiş bir kelime. İsim olarak, “bilgi” anlamına geliyor. Arif, tarif, marifet, maruf, irfan kelimeleri de aynı kökten türemişler.
Hepsi birbiriyle akraba. Ya örf nerede? Adap-erkan, pratik bilgi, misal ve tecrübe ile öğrenilen şeyler demek örf de.
İrfan: Bilme, öğrenme, pratik bilgi, usul ve örf bilgisi, aynı zamanda tanımak, bilmek anlamında kullanılıyor.
Türkçeye “eğitim” diye çevirmişiz.
Ma’arif’in karşılığını bulurken çok uğraşmışlar muhtemelen.
Andreas Tietze ve Nişanyan, etimoloji sözlüklerinde “eğitim” sözünün Divan-ı Lügat-ı Türk’den alındığı ve karşılığının iğitmek/iğdiş etmek olduğunu söylerler.
Eyüboğlu, “eğmek, bükmek…” der.
Merak ettim, sanskrit karşılığını aradım eğitimin. ‘Vidya’ diyorlar. Tespit etmek-bulmak; elde etmek; kazanmak anlamlarına geliyor.
Eğitimi alana, öğrenen karşılığı, “öğrenci” demeyi uygun bulmuşuz. Öğrenen kişi biraz edilgen durumda kalıyor tabii.
Eskiden talebe denirmiş. Arapça talaba’dan geliyor. Talip olan, talep eden anlamında. Öğrenene göre talep eden, bilgiyi gönüllü olarak istiyor.
Ma’arifet ve irfan için talep eden kişi…

Hoca, eğitmen, öğretmen,uzman…Talebe, öğrenci, çırak olmanın anlamını bir kez daha düşünelim istedim.

Ece Türkmut Dere

Yeni başlayanlar için MidWest

serveimage

Öncelikle şunu söylemeliyim bu yazı kişisel günlük deneyimlerle ilgilidir 🙂 Politik ya da ideolojik olarak Amerika güzellemesi yapacak değilim ; )

  1. Selamlaşma Meselesi

Yolda, süpermarkette filan bolca selamlaşmak makbul! Yolda yürüyorsun, yanından geçen biri sana bakıp gülümsüyor ve “Merhaba”, “Güzel bir gün!” vb şeyler söylüyor.  Yıllar önce bununla ilk karşılaştığımda durup konuşan kişinin arkasından bakakalıyordum.

-Birine benzetti… Kesin.

-Tanıyor muyum acaba?

-Bizim mahallede oturuyor olabilir mi?

Yok tanımıyorum, o da beni tanımıyor. Zaten herhangi bir şekilde aslında seninle ilgilenmiyor. Yanından geçerken sadece “Merhaba! Seni görüyorum” diyor. Gülümsüyor. Samimi ya da değil, zaten konu samimiyet değil; konu günlük yaşam pratikleri… Ama biri sana gülümsediğinde doğal olarak sen de gülümsüyorsun; ayna refleksi. Beynin de mutlu olduğunu düşünüyor. Oh şimdi hep birlikte mutluyuz!

Bazen kişisel sıkıntılılar, bazen/ çoğu zaman ülke gündemi yüzünden kimsenin birbirini görmeye hali yok… Yaşadığımız topraklarda o kadar çok şeyle meşgulüz ki birbirimizi görecek durumda değiliz. Bırak tanımadığın birine selam vermeyi apartman görevlisi ya da manavla konuşurken bile orada değiliz. Eski sıcaklık yok… Ailemize, sevgilimize, arkadaşımıza bakmaya halimiz kalmıyor bazı günler… Dahası son yıllarda adamlar kadınlara bakmaya korkuyor, kadınlar adamlara… taciz derdinden. Yere ya da boşluklara bakarak yürüyoruz yollarda. Yanımızdan geçeni görmezden gelmek daha güvenli geliyor. Farkında olmadan yabani olmuşuz haliyle…

Gelince elbette ilk dikkatimi çeken yine bu selamlama mevzusu oldu. Eski zamanları anımsattığı için pek bir hoşuma gitti bu sefer. Ama başka türlü bir gerginlik yarattı bünyede 🙂

 Merhaba! Nasılsınız?

Merhaba! İyiyim sağol! …..

Acaba “Sen nasılsın?” demeli miydim. Ayıp oldu şimdi görüyor musun! Dönüp, bir koşu yanına gidip  “Sen nasılsın?” desem mi? Yok canım abarttın… Kafada böyle sorular…

Bu sohbet ne kadar uzamalı ne kadar kısa kesilmeli henüz orta yol bulamadım 🙂 Sonuçta yürüyüp geçiyoruz yahu 😀

2. Trafik Meselesi

Geçen gün arabadayız yolda ilerliyoruz. Ben konuşmaya dahil olamıyorum çünkü hipnotize olmuş gibi akan trafiği izliyorum. Evet trafik akıyor. Ben de izliyorum. Araçların arasındaki takip mesafesini ölçsek kesin hepsininki aynı çıkar. Bildiğin altın oran!

Bu arada Amerikalılar kesinlikle iyi şoför değiller. Bu yüzden olsa gerek trafik ve kurallar müthiş işliyor. Kimse gerekmedikçe şerit değiştirmiyor. Kimse birbirinin dibine yanaşmıyor. Dur-Kalk , Yavaşla- hızlan gibi dertler yok… Niye tüm arabalar otomatik vites anlamıyorum. Zaten aracı cruise controle koyuyorsun gidiyor. Hatta muhtemelen trafik kazaları korkaklıktan ya da aşırı nezaketten oluyordur:

Sen geç! Yok Allasen sen geç! Yok geç ben beklerim! Hayır hayır sen geç!

Millet duymayan kalmasın burada yaya diye bir şey var! Bu yayalar, sen ben gibi insanlar, senin benim gibi karşıdan karşıya filan geçiyorlar. Ama arada büyük fark var. Bizde kritik kitle yaratman lazım. Yani kaldırımda bekliyorsun. İnsanlar birikmeye başlıyor, yeterince kalabalık olursan bize özgü bir içgüdü ile birlikte hareket edip bir arabanın durmasını sağlayabilirsin. Ya da aşırı hızlı bir çıkış yakalayıp araba sana çarpmadan bir şekilde diğer kaldırıma koşacaksın. Büyük marifet bu! Burada ise bir araç karşıya geçme ihtimali olan bir yaya görürse 3 – 4 metre kala durup bekliyor. Hep bekliyorlar… Geçenlerde kaldırımda yürüyorum. Karşıdan bir araç geliyor sağa sinyal vermiş dönecek. Döneceği yola 1 metre kala durdu. Beni bekliyor! Ulan geç! benim karşıya geçmeme daha 3 metre var.. Yok bekliyor. Bünye stres yoksa stres yaratacak tabi, sonuçta Türk insanıyız. Başladım koşar adımla yürümeye, vicdan yaptım adam beni bekliyor diye.

Hal böyle olunca, ben normal olarak geçen sefer trafik sınavından kalmıştım 🙂 Türk kafasıyla araba kullanırsan sana ehliyet vermiyorlar. Neymiş efendim STOP levhasında full stop yapmamışım. Arkadaş durayazdım ! Bizde var böyle bir eylem. Durayazma! Duruyor gibi yapıyorsun ama durmuyorsun. Dümdüz yol. Her yer göz alabildiğine tarla, durup neyi görmem gerekiyor ki? Siz siz olun ehliyet filan alacaksanız Amerikalı gibi düşünün. Örneğin:

Soru: Aracın sol sinyali yanıyorsa aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

A: Sola dönecek

B: Yavaşlayıp sola dönecek.

3. Yiyecekler ve Şeker meselesi

Yıllar önce benim bulunduğum yerde Türk damak tadına uygun Türk ürünleri satan yerler bulmak daha zordu. Şimdi hemen herşey var. Elbette dünyanın geneli gibi Amerika’da da bir kesim sağlıklı beslenmeye dikkat ediyor. Organik marketler fazlalaşmış. Ürün çeşidi inanılmaz. Fiyatlar daha da inanılmaz. Sağlıklı besleneceğim dediğinde servet ödemek zorunda değilsin.

Çok canımı sıkan bir konu oldu: Eskiden buradaki sebzeyi meyveyi beğenmezdim, tadı yok bizimki gibi değil diye düşünürdüm. Zaten sadece belli bölgelerde yetişiyor. Şimdi burada tarladan ya da organik marketten domates alıyorsun bizim çocukluğumuzun gerçek domatesi, uzun zamandır İzmir’de böyle domates yemedim. Tarım ülkesiydik değil mi bir zamanlar… Bizde tarımın korkunç bir duruma geldiğini biliyoruz ama bu şekilde görmek sarsıcı oldu. Elbette tarım ve gıda vb politikalarımızın sefilliğini şuradan da anlamak mümkün. Burada bizim memleketten olan herşey Greek adı altında satılıyor. Öyle pazarlanıyor… Marka değerimiz yok…

Önemli uyarı! Dışarıda yemek içmek akıl karı değil çünkü herşeyin içinde şeker var! Bol miktarda şeker! Fast food değil iyi bir restauranta gittiğinizde bile çoğu şey şekerli 🙂

4. İş Güç Meselesi

Burada genel olarak yaptığın işi iyi yapıyorsan, bu yeterli! Yani zengin babaya, birilerinin araya girmesine, torpile-tanıdığa, tanıtım için para verip kendi gazete haberini yaptırmaya filan gerek yok. Mezun olduktan sonra zaten seni alanında uzman sayıyorlar, dolayısıyla bir daha sınava girmeye, kadro açılsın diye beklemeye de gerek yok. İş ilanlarına baktığında her ilanda aranılan özellik son derece net ve gerçekçi. Senin niteliklerin tam olarak uyuyorsa başvuruyorsun. Sağladıkları imkana göre de karar veriyorsun. Kadro açılana kadar şu işi yapayım idare edeyim derdi yok… Hele bir de niteliklerin zanaat ve sanat ile ilgiliyse daha da iyi… İş görüşmesi yaptığında sana saygı duyan, seni çok ciddiye alan birinin karşısındasın. Kendini ispat etmek zorunda değilsin. Kendini şişirmeye ya da karşılıklı oyunlara /güç gösterisine gerek yok. Ben buyum diyorsun, yetiyor 🙂 Dahası burada bilgine önem veriliyor. Çünkü biliyor-muş gibi yapan yok.

5. Eğitim

Amerika’da eğitim genel olarak kötü. (Bizim eğitimin son zamanlardaki haliyle kıyaslamıyorum tabi.) Ama kurallara uyma, nezaket ve disiplin çok erken yaşta öğretiliyor. Örneğin kardeşimi okula götürüyorum. İlkokul. Okulun kapısı saat 8:30 da açılıyor. 8:40 da kapı kapanıyor. Çocuklar erken gelirse kapıda bekliyor. Gözetmen öğretmenler kapı açılınca onları içeri alıyor. 8:40 da kapı kapanıyor. Geç kaldı diye bir şey yok. Öğrenci de Veli de geç kalamaz. Burada bir esneklik yok. Tam saatinde ya okuldasın ya bütün gün yoksun. Dolayısıyla kimse geç kalmıyor 😀 Çocuklar sınıflarda oturarak öğrenmiyor. Sürekli hareket halindeler. Mesela, küçük tarlaları var her çocuk kendi sebzesini yetiştirip hasat ediyor. Sonra onu kuşlara sincaplara veriyor. Bir başka örnek: ödev verildiyse ödev o gün akşam yapılmalı. Çünkü haftalık ders programını veli ya da öğrenci bilmiyor. Tabi okula kitap taşımadıkları için bu sistem kolay. Çocuk, filanca derse 3 gün var bu ödevi sonra yaparım diyemiyor. Veli “aman bugün beden varmış, gitmeyiversin” diyemiyor. Çocuklar günün belirli saatlerini mutlaka dışarıda açık havada geçiriyorlar. Kar kış farketmiyor… Zaten çocukları lahana gibi giydirmediklerinden üşümüyor da veletler. Ota boka ağlayıp zırlayan çocuk meselesine girmeyeceğim. Hayır ağlamıyorlar! Arkadaş, anne değilim, konuşmak kolay diyeceksiniz ama kesin bir yanlışlık var bu işte. Biz bir şekilde çocukların ayarını bozuyoruz memlekette… Bağırmadan, zırlamadan derdini anlatan, gerekirse fikrini savunan, sorumluluklarını bilen ama büyümüş de küçülmüş değil “çocuk gibi” çocuklar var..

6. İdareten iş yapmak yok.

Yahu bu nasıl rahatlatıcı bir şey. Karmaşa, gürültü, kaos yok… Tek telaşlı şey sincaplar. O kadar 🙂 Herşey bir seferde doğru düzgün yapılıyor. Şehir planlamasından tut, kahve dükkanına kadar herşeyin nasıl olması gerektiği düşünülmüş. Ağacın aşı karnesi var ben daha ne diyeyim! Ağaçların hangi tarihlerde aşılandığını takip etmek için küçük metal madalyon gibi bir şey var; Ağaçlara çivili. Oradan takip ediyorlar aşı zamanını Düşün! Gerçekten! Mesela ağaç yeni dikilmişse, şimdi bu mevsimde ağaçları plastik boru benzeri malzeme ile sarıyorlar düzgünce. Nedenmiş? Kış geliyor ağaç üşümesinmiş! Git hırsından ağaçı tep! Ulan insan olarak bu kadar kıymetimiz yok bizim memlekette 😀 Sonra neymiş ağaçlar belli bir mevsimde sadece belirli bir biçimde budanacakmış. Bizdeki gibi belediye geldi kuşa çevirdi yok. Ağacımız bile yamuk yılık 😀

Herşey kurallı olunca yani sürekli big boss size ne yapacağınızı söyleyince kafa çalıştırmaya gerek kalmıyor. Buranın insanı da doğal olarak akılca tembelleşmiş, naapsınlar 🙂 Ülkemin her şeyi kaotik olduğu için bizim harika pratik zekamız burada parlıyor.

7. Herkes kendi evinin önünü temizlese…

Çocukken çok duyardık bunu, ilkokulda kompozisyon filan yazardık. Herkes evinin önünü temiz tutarsa tüm mahalle temiz olur. Uygulamalı anlatım için buraya buyurun! Sonbahar ağaç yaprakları temizlenecek. Her biri tek tek toplanıp recycle torbalarına doldurulacak. Bir firma var bu işle uğraşan o firma gelip yaprakları alacak. Kış… Kar yağıyor! Kapının önü, garaj yolu, kaldırım kürenecek. Biri senin evinin önündeki kar yüzünden kayıp düşerse sen suçlusun. O yüzden burada ayakkabının altına sakız yapışmıyor!  😀

8. Doğa

Bu salak adamlar her yere AVM ve bina yapmadıkları için bol bol park var; ormanlık ve göl kenarı doğal alan var. Tabi bir de vahşi hayvanlar 🙂 Şehir merkezi dışında her yer inziva yeri gibi 🙂 Benim bulunduğum yerde hava o kadar temiz ki ilk geldiğimde fazla oksijenden burnum kanardı 😀

-yüzün gözün parlamış?

-oksijen o, oksijen… kafa açıyor 😀

Amerika rüya mı? Elbette değil 😀 Sadece farkettim ki son zamanlarda Türkiye’de çok yorulmuşuz, çok gerilmişiz, stres içindeyiz, travmatize durumdayız ve çoğu zaman farkında değiliz. Ülke derdi… Geçim derdi… Güvenlik derdi… Gelecek derdi… Burası elbette rüya ülke değil ama günlük hayatta küçük ölçeklerde (karşıdan karşıya geçmek gibi) mücadele etmeye gerek olmadan yaşayabildiğin bir yer. İnsanların seni gördüğü, sana gülümsediği bir yer. Kendini ve yeterliliklerini özellikle iş konusunda sorgulamadığın, eksik hissetmediğin bir yer. Bu gelişimde çokça huzur bulduğum bir yer.

Selamlar herkese 🙂

Güle güle Dario Fo! unutmadım ;)

serveimage

Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü’nü okuduğumda sanırım ikinci sınıftaydım. Elbette çok etkilendim 🙂  O yıl Dario Fo üzerine elimden geldiği kadar çok ödev hazırladığımı hatırlıyorum; ödevler oyunlarını okumak ve incelemek için bahane olmuştu…

Yıl 2006, Verona İtalya.

Arkadaşlarım Marcella ve Devi’yi ziyaret ediyorum. Verona sokaklarında Marcella ile gezerken elime bir broşür ilişiyor. Bir oyun broşürü, Mistero Buffo  Dario Fo ve Franca Rame Arena Di Verona ‘da!

Hemen bilet almam gerek, Marcella Dario Fo hayranlığımı biliyor koşarak Verona Arenası’na gidiyoruz, elbette bilet kalmamış. Büyük hayalkırıklığı ile oradan ayrılıyorum. Opera festivali var, “opera izleyeceğim” diyerek kendimi avutuyorum ama utanmasam ağlayacağım.

İtalya çok güzel, ilk kez ziyaret ediyorum. Verona ayrı güzel… Bir gün Marcella beni bir dans gecesine götürüyor. Verona Arenası’nın önünden geçerken oyunun o an sahnelendiğini farkediyoruz. Marcella ile göz göze geliyoruz. Şansımızı deneyelim belki kapıda bilet buluruz? Karaborsa? Olur mu olur…

Oyun başlamış belki 5-10 dk olmuş kapılar kapalı. Marcella gişedeki adama yalvarıyor ama bana kavga ediyor gibi görünüyorlar, eller kollar havada 🙂 Koşarak kapıya gidiyoruz güvenlik görevlisine “Allah aşkına güvenlikçi amca alsan bizi içeri ne olur? Parası neyse vereceğiz yahu!” Yok güvenlik görevlisi amca nuh diyor peygamber demiyor 5-10 dk daha geçiyor ama biz ısrarla kapıdayız… Derken yanımıza bir teyze yanaşıyor kulaklıklar mikrofon.. belli ki prodüksiyondan. Ne oluyor burada demeye kalmadan canım Marcella her türlü hüneri ile kadının aklını başından alıyor. Teyze önemli biri belli. Benim tiyatro öğrencisi olduğum bilgisini de alınca bizi içeri buyur ediyor.

Arena Di Verona muhteşem! Binlerce seyirciden biriyim. Dario Fo sahnede… Muhteşem! Hayatımın çok önemli günlerinden biri. Öncelikleşunu belirteyim, garip hisler içindeyim. Hiç anlam veremediğim hatta komik bulduğum bir durumdayım. Hani şu konserlerde ön sıralarda çığlık çığlığa üstünü başını yırtan genç kız var ya, hah, bir tanesi içimde tepiniyor. Rüya gibi!

İyi bir oyunun, iyi bir oyuncunun, iyi bir tasarımın seyirci üzerindeki gücünü ilk kez orada deneyimliyorum. Tek kelime İtalyanca bilmiyorum ama gözümü alamadan oyunu izliyorum. Binlerce seyirci ile birlikte gülüyorum binlerce seyirci ile birlikte buz kesiyorum. İtalyancayı değil ama tiyatro dilini anlıyorum. Fakültede evrensellik deyip durduğumuz şeyi…

Oyun bitti.  Dario Fo sarhoşluğu ile içimdeki çığlık atan kız tutturdu “İlle göreceğim!” Yahu göreceksin de ne olacak? Kitap mı imzalatacaksın? Velev ki kitap imzalattın, ne olacak? Samimiyim böyle şeyler çok saçma gelir normalde. E kitap vb bir şey yok, ne demeye “ille göreceğim”. Görünce ne diyeceğim bilmem ama kanlı canlı Dario Fo görünce sanki başım göğe erecek.

Ben önde, Marcella arkada kulis girişine vardık. O ana kadar heyecandan olsa gerek farketmedim ama arenanın önü polis kaynıyor. Koca bir tank meydanda, evet gerçek bir tank! Polis arenayı çevirmiş güvenlik önlemi almış. Bir grup Dario Fo’yu protesto ediyor. Mistero Buffo Katolik kilisesini feci rahatsız eden bir oyun. Protestocular da sanırım dini bütün İtalyanlar. Ortalık yıkılıyor! Ben Dario Fo’yu bir kere göreyim romantikliği içinde koca demir kapıya dayandım. Bu kez ben dil döküyorum “Allah rızası için abi, bak ölümlü dünya, şuraya kadar gelmişim nolur göreyim” 😀

Abicik bana acıdı, elimdeki çanta, torba vs herşeye güvenlik gerekçesi ile el koydu. Beni resmen içeri kaçırdı. Kapılar hızla kapandı. Koşa koşa karanlık nemli koridorda ilerliyoruz, bir an Marcella’yı kaybettim. Ve ve … karşımda Dario Fo!

Ensesinde beyaz büyükçe bir havlu, elinde peçete terini silerek bana doğru yürüyor. Bana gelmiyor benim bulunduğum noktaya doğru yürüyor. Biri arkasından mikrofonu çıkarmaya çalışıyor. Başka bir güvenlik görevlisi telaşla bir şeyler anlatıyor. Belli ki dışarıdaki kaosu haber veriyor. Benim için herşey rüya gibi sanki adamdan nurlar yağıyor 😀 Şaka bir yana görkemli bir adamdı…

Beni getiren görevli aniden sırtımdan beni itekleyiverince Hooop kendimi bizzat karşısında buluverdim.

Evet? Şimdi? Ne diyeceğim ki? Adam kan ter içinde kalmış, ne saygısızım! Kitapların kapaklarında pek tontiş görünüyor ama boyu da amma uzunmuş! Gerçekten aklımdan geçenler bunlar, uzunca bir süre tek kelime edemiyorum…

DF: Merhaba çocuğum… (italyanca)

E: Merhaba. Ben tiyatro öğr.. (ingilizce)

DF: Ben ingilizce konuşmayacağım biri çevirsin. (italyanca)

Marcella nereden yetişti ise yanımda bitti… Ben söylüyorum o çeviriyor.

E: Ben tiyatro öğrencisiyim. (gülümsüyor) Türkiye’den geldim. (daha çok gülümsüyor)

DF: Türkiye’de çok dostum var. Hoşgeldin.

E: Sizinle tanışmak istedim ama ne diyeceğimi bilmiyorum. Oyunlarınızın çoğunu okudum. Size hayranım.

DF: Ben de sana hayranım, tiyatro öğrencisiymişsin ya. (gülümsüyor)

E:… (sadece gevrek gevrek gülüyor! Ne desin?)

DF: Bizimki gibi ülkelerde, Türkiye gibi ülkelerde Tiyatro yapmak çok zor. Sakın bırakma!

E: Ee..vet öyle.. Yok, bırakmam!

DF: Tiyatro yapmalısın çocuğum! Ne kadar zor olsa da tiyatro yapmalısın! İnsanları sarsmak zorundayız! (kocaman sarılıyor, sırtımı sıvazlıyor) Bizler insanları sarsmak zorundayız!

Yüce soytarı bu son sözü ile beni fena sarstı. O zamanlar fakültede öğrenciydim Türkiye’de tiyatro yapmanın zorluğunu hocalarım anlatsa da çok hissetmiyordum. Sonrasında ne zaman dibe düşsem ne zaman mücadele etmekten yorgun hissetsem onun bu sözünü hatırlıyorum. Daha doğrusu bu anıyı; Roma’nın 1 .yy da inşa ettiği görkemli arenasının karanlık koridorunda kan ter içinde sırtımı sıvazlayan Dario Fo’yu, dışarıda polisler, tanklar ve protestocuların sesleri ile hep capcanlı kalan bu anıyı…

10 Eylül 2006’da Verona’da Dario Fo bana neden tiyatro yaptığımızı hatırlattı. Hiç unutmadım.

Yoga Günlüğü

963ba9e1583e732badadd8c16bddf9f91 GÜN:

Malum blog bir süredir sessiz. Geçtiğimiz aylarda bir sağlık problemi ile meşguldüm. Uzun sürdü (9 ay). Nisan ayına kadar yoga derslerime devam etsem de Mart itibariyle dersleri sadece konuşarak yaptırıyordum ama dikkatim hep acıyan yerlerimdeydi ve neredeyse hiç kişisel pratiğim kalmamıştı. Yatış dönemlerinde sadece yattığım yerden göğüs aşağısını yumuşatmak için yaptığım ufak ısınmalar bile uzun süremedi… Nisan sonundan bugüne kadar da malesef matın üstüne çıkmadım.

Bu süreç özellikle bedenim için çok yıpratıcı oldu. Uzun uzun yatışlar, aylarca ama aylarca süren ve kilolarca alınan antibiyotikler, pansumanlar, damar yolları, hastane yatışı, ev yatışı, ameliyat… ve bir daha… ve bir daha aynı rutinler… Doğal olarak bu sürecin sonunda kalkıp azıcık hareket etsem kendimi 80 yaşında filan hissediyorum.

Hazır hala ders veremiyorum, yarım kalan yazı işlerime döneyim dedim. Yarım kalmış bir çocuk masalını neredeyse tamamlamak üzereyim ama sonu gelmiyor. Tıkandım. Beton gibi hissediyorum… Biraz alan lazım…

Bugün Facebook’a bakarken sevgili arkadaşım Pınar Üstün’ün ‪#‎28günyoga‬ teşvikini gördüm, o da bayrağı sevgili Defne Suman’dan devralmış: “Sen de son zamanlarda kendi pratiğine gereken özeni gösteremediğini hissediyorsan, hem bu yeni ayın, hem de yeniayın enerjisini kullan, bir yerinden başla!” 

Ah Pınar ne güzel demişsin ama nasıl olacak o iş diye geçirdim içimden. Bence kaslarım erimiştir artık. İki adım yol yürüyorum nefesim kesiliyor, bedenim o kadar yorgun ki…  Bir taraftan da şunu düşünüyorum, yahu hakikaten nasıl olacak?? Yani eninde sonunda dönüp kendi pratiğime başlamam sonra da derslere dönmem lazım ama kendimi müthiş yetersiz hissediyorum…

10 dk kadar oyalandıktan sonra hadi dedim, bugün o gün… Dene! bari ne durumdasın, ne kadar ne yapabiliyorsun, hangi pozlar mümkün hangileri henüz değil… Ne kadar derinleşebiliyorsun… Ağrı sızı durumun ne alemde…

Matımı arıyorum yok, insan zihni ne acayip… Hasta olma hali beni öyle içine almış ki kendi matımı hatta evdeki tüm yoga malzemelerini sandığa kaldırmışım. Gerçek sandığa! Bulana kadar akla karayı seçtim 🙂 Sandıktan çıkınca bolca güldüm…

Bugün 1. gün, ilk denemem… Sanki ilk defa yoga yapıyorum. Biraz kilo almışım ağırlık ve denge merkezim değişmiş, çok ilginç bölgelerde acayip gerginlikler var… Öne eğilmeler zor bir çoğunda sıkışıyorum, ayaktaki pozlar zor bacaklar zangır zangır titriyor. Bir ara aşağı bakan köpekte kendini savasanaya doğru bırakmış göbeğimi görünce şoka girdim 😀 Aradığınız Bandhalara ulaşılamıyor daha sonra tekrar deneyiniz ! Bir sürü poza girmek mümkün olamadı. Omuzlarım ve göğsüm çok sıkışmış. Geri eğilmeler.. yok olmuyor… Sırt üstü yattığımda omuzlarım yere değemiyordu, bedenimin önü çok kapalı, kollar güçsüz. Yahu bildiğin kambur olmuşum :O  Bu arada meme ameliyatı olduğum için pek şaşırtıcı değil, ama postürümü değiştirecek kadar etkileyeceğini düşünmemiştim.

Bu ‪#‎28günyoga‬ uzun zamandır aldığım en iyi hediye ve yüreklendirme oldu. Ne şanslıyım ki yoganın ne kadar olağanüstü bir pratik olduğu sanki ilk kez deniyormuşum gibi tekrar yaşadım. 45 dk sürebildi. Bence harika! Yoga gerçekten harika, ne kadarını yapabiliyorsan, o kadarı harika… 

Bu hastalık sürecinde sadece bedenim değil, ruhum da çürük içinde kalmış, çok ama çok yorulmuşum… Ve her nefes verişimde içimden baya sesli ve uzun bir  Ohhh! çıktı. OHHH!

Nefes al – Ohhh! Nefes al – Oahhh! Çok şükür… Namaste 🙂

Zeka / Intelligence

91e894e93671f854b85056d90be69c23

Ne oluyor şu anda?

En iyi cevap ne?

En iyi yol hangisi?’

Düşünmeyi bırak. Yolu tıkayan çöp o zaten.

Gözlerini kapa ve sormaya başla.

En içerisi cevap vermeye başlasın.

Bilmeye çalışma

Bir adım geri çekil ve dinle.

Sonra ne yapman gerekiyorsa yap.

Fazla düşünme üstüne. Güven ona.

14.5 milyar yıllık bir Zeka, hareket ettiriyor seni…

What is happening right now?

What is the best answer?

What is the best way?’

Stop thinking. That’s the garbage blocking the way!

Close your eyes and start asking.

Let your Being, answer for you.

Don’t try to know.

Step back. And listen.

Then do what you need to do.

Don’t think about it. Trust it.

Because it’s 14.5 billion years of Intelligence moving you…

Z. Çelen’den alıntılanmıştır.

Şiddet senin dilinde!

6aa12f6b660fe508a66700ca89b528b8

Türkiye’de kadına yönelik şiddet akıl almaz bir duruma geldi. Sadece kadına da değil öfke o kadar yoğun ki kartopundan ölüm çıkarabilen bile var; cam-a karşı can alan…

Enteresan olan şu ki kimse sorunun parçası olduğun farkında değil. Zihinler hasta… Bakıyorum yorumlara, öfkeyi ifade etme biçimlerine… Küfürler havada uçuşuyor. Zaten dehşet içindeyiz ama verilen tepkilerin çoğunun yine cinsel şiddet içerikli olduğunu görmek beni daha da dehşete sokuyor!

Katile işkence edilsin, tecavüz edilsin söylemleri, annelerini, eşlerini becerme fantezilerini içeren küfürler… Üstelik bu söylemler kadınlar tarafından da yazılıyor. Yani cinsel eylem, bilinçaltında bir çeşit cezalandırma yöntemi… Edilen beddualar ve küfürler cinsel şiddet içerikli…Tüm bu vahşeti doğuran cinsel şiddet, aslında kültürümüzün parçası. Bu yüzden küfürden nefret ediyorum. Hiç tahammül edemiyorum küfüre..

Penise yüklenen değer garip… Penis gücün simgesi, vajina utancın… Bu ülkede kadınların çoğu kendi cinsel organına bakamıyor bile. Sanki bedeninin parçası değil. Sanki ona ait değil… Çünkü “edep” icabı hep yok sayılmış. Ayıp sayılmış. Ama penis öyle mi? Göster gösterebildiğin kadar…

Ataerkil sistemin sonucu sokakta zaten erkek iktidarı egemen, yani sokak kültürü aynı zamanda bir erkeklik kültürü. Erkeklik kültürel bir olgu ve en büyük korkusu kadınsılaşmak. Erkek, erkekliğinin yeteri kadar onaylanmadığını, tehdit altında olduğunu hissettiği her an, kadınsılaşmamak adına sertleşiyor. Bu kişisel ve ruhsal bir trajedi.

Küfür bu kültürün dilde ki hali, dolayısıyla kadın diline oranla erkek dilinde daha fazla mevcut. Cinsel iktidarın yansıtıyor ve genellikle kadın cinselliği üzerinden yükseliyor. Küfür doğrudan cinsiyetçi aynı zaman da dilde ki şiddetin açığa vurulmuş hali. İnsanlar şiddetin, zorbalığın her türlüsüne karşı öfke duyabilir ve bu öfkesini farklı şekillerde ifade eder… Bu durumun en zararsız olduğu düşünülen ifadesi cinsel içerikli küfür. Ayağını komidine çarpıyorsun, komidini bile “s.kmek” istiyorsun…

Sahibi “dilin kemiği yok, bir an da ağızdan çıkıyor” dese de, kullandığımız dil bir iktidar, bir tahakküm haline dönüşüyor. Cinsel iktidar olan erkek karşısında, aşağılanan ve onur kırıcı söze maruz kalan kişi için “dilin kemiği yok” demek durumu yok saymak demek.

Bu sistemde kadının varlığı zaten olabildiğince yok sayılıyor ve görmezden geliniyor. Küfür de genellikle kadını hedef aldığından ne kadar aşağılayıcı, onur kırıcı olsa da toplumda kabul ediliyor ve önemsenmiyor. Cinsel yönelimi erkeklik kültürü dışında yaşayan kişiler de doğrudan bu cinsiyetçi dilin, küfürün hedefi oluyorlar. Mesela aşağılayıcı dilde ki ifadesi “ibne” olan ifade kadını değil, erkeğin iktidarsızlığını hedef alıyor. Yani erkeğin iktidarıyla özdeşleştirilen cinsel organı onu erkek yapan ya da yapamayan şey.

Neye mal olduğunun farkına varmadan ve düşünmeden savurulan küfürler… Cinsel organların pervasızca malzeme edildiği küfürler en çok kadınların bedenlerine gönderme yapıyor. Erkeklerin organlarına gönderme yapan az sayıdaki sözcük de, genelde eşcinselliği çağrıştırdığından kadınlıkla ilgili.

Erkeklere ya da kadınlara “Sevişmek güzel bir eylem midir?” diye sorulsa yanıt doğal olarak “evet” olur. Peki o zaman bu “güzel eylemde” kullanılan organlar ve sözcükler, birinden nefret edildiğinde, öfkelenildiğinde hiç düşünmeden neden ağızdan çıkıyor? Bu tip bir şiddet gösterimi çelişkili değil mi?

Böyle yorumları, küfürleri normal karşılıyorsan eğer, aslında senin beyninde de şu algı yok mu? “Penis üstündür, vajina aşağıdır. O penis, o vajinaya cezasını verecektir. O penis, o vajinaya tecavüz edecektir.” Kadına yönelik şiddete lanet ediyorsan eğer, önce bu cinsel içerikli küfürleri normalleştirmeyeceksin! Kendi dilinin kemiği olacak! Ağzından çıkana dikkat edeceksin!

“SEVMEKTEN BAŞKA BİR ÇIKAR YOLUMUZ YOK” dedi bir baba… Başka bir sey söyleyecek olan var mı daha…

Önce İnsan! / Human First!

c1b3455cb2f7961e955773292ccc915e

Önce İNSAN!

İçinde yaşadığımız çağda savaş, çatışma hatta soykırım ve bireysel kimliklerin tekrar oluşturulması arasındaki bağlar çok belirgin ve son derece karmaşık. Ulus, din ya da ırk olgularının siyasi, ekonomik ve politik çıkarlarla neredeyse doğrudan ilişkilendirildiğindi günümüzde her ulus kendi tarihinden kurban ya da saldırgan olarak rol aldığı örnekler çıkarabilir. Bu durumu kimlik sorunu ya da ötekileştirme sorunu yüzünden yaşamaktayız.

İnsanın insana uyguladığı şiddeti anlamak mümkün değil; İspanyolların Yeni Dünya’ya yaptıkları, Afrika toplumlarının katledilişi ya da köleleştirilmeleri… Soykırımlar… savaşlar… çatışmalar… Terör saldırıları… Bir kolluk kuvvetinin yaralanması ile bir sivilin maruz kaldığı şiddet kıyaslanamaz; hiç biri daha az dehşet verici ya da tercih edilir değildir.

Ancak her kurban sorunla temelde yüzleşmek yerine kurbanlaştırılması gereken bir fail peşine düşüyor! 

Bir “ben” tanımlayıp o “ben”i muhafaza etme çabası daha biz iki buçuk yaşımızdayken başlıyor. İki buçuk yaşından önce çocukta “ben”, “benim” gibi kavramlar olmadığı gibi (ve tam da bu nedenle) ben ve öteki ayrımı da yok.  Yıllar içinde ego güçleniyor ve kişi “ben” tanımına daha sıkı sarılmaya başlıyor. Alışkanlıktan verilen tepkiler, gerçekliği sorgulanmamış inançlar ve kökeni araştırılmamış duygular insanı yönetmeye başlıyor. Kendini bu zihinsel yapı ile bir tutan insan diğerlerinden ve evrenin bütününden ayrı bir varlık olduğu yanılgısını yaşamını sürdürebiliyor. Başımıza ne geliyorsa bu yüzden geliyor…

Bu süreç nasıl işliyor psikolojik ve sosyolojik olarak bakalım: Günümüzde araştırmacı ve bilim insanlarınca sadece ‘kimlik’ sözcüğü kullanılmakta. Bunun nedeni batı dilerindeki birlik-aynılık sözcüklerinin Türkçe’deki karşılığını en iyi şekilde ‘kim’lik kökünün / sözcüğünün karşılaması.

Türkçe sözlükte kimlik, toplumsal varlık olarak insana özgü belirti, nitelik ve özelliklerle, birinin belirli bir kimse olmasını sağlayan şartların ya da herhangi bir nesneyi belirlemeye yarayan özelliklerin bütünü olarak açıklanıyor.

Kimlik; kişilerin, grupların, toplum veya toplulukların “Kimsiniz, kimlerdensiniz?” sorusuna verdiği yanıt ya da yanıtlardır. Çeşitli dokümanlarda değişik şekilde tasnif edilen kimlik; 1. Kişisel kimlik (Ben kimim?) 2. Psiko-sosyal kimlik (Biz kimiz?) 3. Ulusal / kültürel kimlik (Bizler hangi kültür ya da ulusa aidiz?) veya 1. Temel / tabii kimlikler (Aile, aşiret soy ve din esaslarından kaynaklanan) 2. Sonradan yaratılmış sosyo-politik kimlikler (millet, sosyal sınıf, vatandaşlık gibi sosyo-politik) olarak sınıflandırılmaktadır.

Kişisel kimliğin ‘öz-saygı’ ve ‘kendini sunma’ ile ilgili öğeleri var. Birey çeşitli süreçleri kontrol ederek kimliğini korur. Bu süreçlerden ilki insanın kendisini tanımasına yönelik benlik değerlendirme sürecidir. Bu süreç, doğru, gerçekçi bilgi edinmeyi hedefler ve genelde nesnel bir tutumu yansıtır.

İkinci süreç, bireyin kendisi hakkında gerçekçi bilgilere değil de yalnızca lehine olanları seçmesi sırasında kendini gösteren ‘öz-saygıyı yükseltme’ veya ‘kimlik arttırma’ sürecidir. Süreçlerden üçüncüsü, kimlik koruma sürecidir. Başarısızlık gibi durumlarda imaj tehdit altına girdiğinde, yine öz-saygıyı korumak için işletilen özür dileme, mazeret bulma, ötekinin ters davranışını öne sürme, sorumluluğu başkasına yükleme davranışlarında kendisi göstermektedir. Dördüncü süreç, geçmişten bu yana yaşanan çeşitli olaylar ve deneyimler içerisinde kişinin kendisi hakkında tutarlı bir görüşe sahip olma ihtiyacını ifade eden tutarlı benlik görüşü sağlama sürecidir.

Son sürece “benlik sunumu” süreci adı verilir ki, bu süreçte ötekine bireyin kendisi hakkındaki gerçek algısına tekabül eden veya ötekinin kişiyi görmelerini isteyeceği şekilde bir imaj yansıtılmaktadır.

Bireyin kimliğini belirleme ve anlama ihtiyacını antropologlar bazı temel tanımlamalarla açıklamaya çalışmışlardır. Bunlardan ilki sosyal çevreye uyum ihtiyacıdır. Bireyin kendisini güvende hissetmesini sağlamaktadır. Güvenli ortamda kalabilmek için de o sosyal çevrenin kimliğini taşımanın zorunluluğunu hissetmektedir. Bir diğer ihtiyaç aile ve sosyal çevrede, yaşadığı topluluk ya da toplumda kabul görme isteğidir. Bununla birlikte, bir sosyal çevreye, bir yere, bir aileye, bir topluma, bir ulusa, bir bölgeye ait olmayı belirlemek ve belirtmek de kişinin yaşamına etki eder. Ayrıca, ait olma kim olmayı belirlerken, kişiliğin kabullenici özelliğini de yansıtmaktadır. Bir topluma, bir ulusa ait olunduğunu söylemek kimliğin bir parçası olsa da temelde bireyin kendini savunmasının bir başka biçimidir.

Birey, kimliğini tanımlamaya ve savunmaya çalışırken aslında farklılığını ortaya koymaktadır. Bu farklılık pozitif ve negatif olarak iki boyutta ele alınmıştır. Her birey olumlu yanıyla kimliğini kanıtlayamaz ve farklılığını gösteremez. Gösterebilirse, ‘kim’ olduğunu kolaylıkla anlatabilir ve benliğini savunabilir; bu pozitif bir farklılık gösterimidir. Farklılıkların başkaları tarafından belirlenmesi kişiyi savunmasız bırakmaktadır ve bu bir negatif belirlemedir.

Bireysel kimliğin oluşumu için olmazsa olmaz koşul, insanın aynadaki imgesiyle özdeşleşmesinin sağlandığı bir ayna evresidir ki, Narsis Mitosunun temelidir. Ancak bireysel kimliğin oluşumunda aynadaki imgenin rolünün öneminin anlatılması, kolektif kimliğe geldiğimizde karşımıza bir sorun çıkartır.

Aynadaki beden imgemiz, kimliğimizin oluşumu için bir temel sağlamaktadır, ama kolektif kimliğin inşası söz konusu olduğunda aynanın önünde kurgusal bir topluluk vardır. Bu topluluğun sınırları ve dış hatları belirsizdir; bir gestalt yoktur. Kolektif kimlik arayışında aynanın önündekini düşlemek, tasarlamak ve üretmek gerekir.

Bilindiği gibi hiçbir topluluğun tek başına, zaman-mekân dışı bir kolektif kimliği yoktur, kolektif kimlik de diğer topluluklarla ilişki içerisinde yapılanmaktadır ve zamanla değişebilmektedir. Bu, kimlik kavramının süreç içinde yapılanan değişken ve kurgusal bir niteliği olduğunu göstermektedir; Toplum kurgulanmış bir gerçekliktir. Bu kurgunun en önemli parçası ise ortak bir geçmişin vurgulanmasıdır. Burada işin içine bir de Öteki kavramı giriverir…

Öteki’, belli bir kişinin ya da grubun dışında, dışta yani mekân veya zamanda, uzak halklar ve gruplarla ilgili olabilir. ‘Öteki’nin, benzerlik ve farklılığın, ayrımcılığın neye göre belirleneceği ise, tarihsel koşulların değişimine, bağlama göre şekillenir.

Bir başka deyişle, ‘öteki’ne atfedilen özellikler mutlak değildir. Hoşlanılmayan öteki ya kötü niyetli ya da refahı ve mutluluğu tehdit eden kişi ya da grup olarak nitelendirilir. Hoşlanılmayan öteki, grubun dinince yorumladığı biçimiyle şeytani güçlerle donanmış gibi gösterilebilir ya da ekonomi konusunda adaletsiz bir rakip olarak resmedilebilinir.

Bu noktada ötekinin zararlılığı üzerine kararlaştırılacak anlamsal kurgular o dönemin toplumsal ilişkilerinin, çatışmaların ve ayrışmaların yoğunluğuna bağlı olarak değişmektedir. Bireyler kimlikleri konusunda bir tehdit hissettiklerinde farklılıklarının tanınması için daha ısrarcı ve talepkar olmaktadırlar. Bu talepler kültürel sorunları siyasetin içine yerleştirmektedir.

Ünlü biyolog Julian Huxley, ötekine karşı duyulan önyargının ve yabancı düşmanlığının ve hatta ırkçılığın kökenindeki, etmenlerden biri olarak kabile duygusunun gücünden ve derinliğinden söz etmektedir. Bu duygunun bir “sürü güdüsü” olarak kurulduğunu, sürü hayvanlarının kendi türlerinden hayvanlar arasında bir hoşnutluk duygusu duyduklarını belirtir; buna ek olarak, sürü içindeki hayvanın bir tür güven duygusu içinde olduğu açıklar. Ancak Julian Huxley, hayvanlarla doğuştan olan bu duygunun insanlarda sonradan edinilmiş oluşuna dikkat çekmektedir.

Pek çok ön yargı ve stereotipin kaynağını oluşturan Etnosantrizm dediğimiz; bir kişinin diğerlerini, kendi etnik grubunu veya kültürünü merkeze alarak değerlendirme tutumudur.

Sağlam psikolojik temellere dayanan Etnosantrizm genellikle, diğerlerinin olumsuz bir tarzda nitelendirilmesiyle sonuçlanmaktadır. Etnosantrik kişi, başka gruptan olanları, kendi grubunun kültürel kabullerinden ve değerlerinden hareketle, dolayısıyla taraflı bir şekilde yargılar. Bunun altında kendi doğrularının herkes için geçerli olduğu fikri vardır ve bununla tutarlı olarak, bu doğrulara sahip olmayanların ya da uymayanların geri veya aşağı oldukları sonucuna varır. Toplumlararası ilişkiler yakından incelendiğinde, öncelikle diğer grubun “öteki” haline getirildiği ve ona bazı olumsuz özellikler atfedilerek kategorileştirildiği gözlenmektedir.

Etnosantrik bakış açısı sebebiyle bireylerin kendi çevrelerinin, tam anlayamadıkları, kolayca iletişim kuramadıkları ve alışılmış, bildik bir tarzda davranacaklarını sanmadıkları öteki ile karşılaşmalarında yaşadıkları rahatsızlık, huzursuzluk ve gerginlik hetereofobi olarak adlandırılmaktadır. Hetereofobi farklı olandan korkmak anlamına gelmektedir.

Zygmunt Bauman hetereofobiyi, “İnsanların durumu denetim altına alamadıkları ve böylece, gelişmeleri etkileyemeyecekleri gibi, kendi eylemlerinin sonuçlarını da kestiremeyecekleri duygusundan kaynaklanan daha büyük gerginliklere kapılmalarıdır. Hetereofobi bu gerginliğin gerçekçi ya da gerçek dışı bir nesnelleşmesi olarak ortaya çıkar.”  diyerek tanımlar.

Bauman’a göre ırkçılık ve hetereofobi aynı anlamda kullanılabilinir. Hetereofobi olgusundaki yabancı/öteki, yalnızca rahatsızlık verecek kadar yakın, ama tanınması gereken mesafede tutulması kolay ayrı bir insan kategorisi değil, kolektifliği belli olmayan, genel olarak teşhis edilemeyen bu yüzden de kabul edilmeyendir.

Bu olgudaki yabancı /öteki koruyucu önlem alınmaması halinde ya da denetlenmemesi halinde yerli grubun içine sızacak ve onunla karışacaktır. Irkçılık sadece genetik ölçütle (deri rengi gibi) ya da toplumsal ölçütle (dinsel, kültürel, dilsel tercihler) alakalı değildir.

Bir topluluk kendisi olabilmek için güç kazanmalıdır. Bu gücün de tamamen kendi kazançlarına olması için kendi grubunun etrafında toplanmak zorundadır. Bu görüşü ulus bilincinden örneklendirirsek kendisi olmak için, sahte, dış, melez ya da kozmopolit unsurları saf dışı etmelidir.

Ancak ötekine yönelik saldırılar sadece etnisiteye, ırka ya da cinsiyete değil aynı zamanda dejenere olduğu düşünülen insanlara da uygulanmıştır. Öjenik teorisi, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının “ıslah edilmesi” anlamına gelmektedir. Örneğin Nazi döneminde 300.000 üzerinde kişinin kısırlaştırıldığı bilinmektedir. Bununla da kalmayıp çocuk ötenazisi için tam yetki verilmiştir.

Ötekine karşı yargılar cinsel kimliklerde de gözlenir. Cinsel kimliklerin tanımlanmasında da kimlik mekanizması aynıdır. Cinsel kimliklerde çoğu zaman toplum kurucular tarafından belirlenen roller belirleyici olmuştur. Bununla birlikte cinsel kimlikte önyargı ve ayrım bununla da sınırlı kalmaz. Bireylerin cinsel kimliğini algılaması ya da arzularını yaşama biçimi göründüğünden daha karmaşıktır. Erkek ya da kadın sadece biyolojik olarak erkek ya da kadın olduğu için değil, aynı zamanda toplumun erkeksi ya da kadınsı karakterlerini taşıdığı sürece değer görmektedir. Aksi takdirde toplum dışına itilir, tepki duyulur ve hatta cezalandırılır. Dolayısıyla birçok heteroseksüel birey, benliğinde homofobik bir yan barındırır.

Kimlik sorunu, kişi, grup ve toplulukların resmi-ulusal ve tarihi-kültürel kimliklerinde ortaya çıkmaktadır. Yani, insanları ayırdığımızda değil de bu bağlamda birleştirmeye çalıştığımızda kimlik sorunu ortaya çıkar. Bireyin kendini olduğuna inandırdığı şeyle ötekinin bireyi nasıl gördüğüne dair etkileşim de aradaki gerginliği artırmaktadır. Ulusal kimlik, ulusal kültürün yaratılmış olması ile ulusal devletin yönetiminde, belirli coğrafya sınırları içinde yaşayan tüm bireylerin ortaklaşa yaşadıkları, hissettikleri tarihsel ve kültürel kimlik yani bizlik duygusudur. Ulusal kimlik, politik, ekonomik, dinsel, sosyal, felsefi, edebi hareketleri başlatan ve toplumların değişimini, dönüşümünü ve gelişimini sağlayan bir itici güçtür. Dolayısıyla bireylerin oluşumuna en önemli etkiyi yapan ulusal kimlik kavramıdır.

Görüldüğü gibi kimliğe yöneltilen kimiz, nereden geliyor, nereye gidiyoruz? gibi sorulara verdiğimiz yanıtlar kimliği; yanıtlarımızın çelişmesi ise kimlik ve öteki sorununu ortaya koymaktadır. Bu anlamda kimlik tam bir tarih ve sosyoloji sorunudur.

Ancak, kimliğimizi daha doğrusu ben’i oluşturan mekanizmayı anlarsak benin temelinde var olan ve bizi yanıltıp duran zihinsel süreci denetlemek ve dizginlemek de o kadar kolay olacaktır.

Terörizm saçmalığı, Savaş saçmalığı, Hitler ve benzeri adamların saçmalığı, cinayet saçmalığı, yabancı düşmanlığı ya da homofobik yaklaşımlar ya da ırkçılığı makul gösterme çabaları saçmadır!

Türkler/Kürtler/ Araplar şöyledir.. İngilizler/ Amerikalılar/ Fransızlar böyledir.. Yahudiler / Hristiyanlar / Müslümanlar budur, Kadın/ Erkek/ Homoseksüel dediğin şöyle olur gibi genellemeler yapmak saçmadır!

Bir kişiden bir ‘şey’ yapmak Madımak’ın ya da Charlie Hebdo’ nun.. Bir gruptan bir ‘şey’ yapmak, Hiroşima ya da Auschwitz’in yolunu açmak anlamına gelir!

İnsan kimdir? Nedir insan? Nereden gelmiş, nereye gider? sorularıyla yola çıkılırsa kimlik ve kimlik sorununa doğru ve basit yanıtlar bulabiliriz Çünkü kimiz? Kimsiniz? sorusunun öncelikli bilimsel yanıtı kısaca ‘İNSAN’dır.

Ece Türkmut 

Not: 2005 yılında Sahne Sanatları alanında lisans tezi verirken incelediğim konu, ailesini Nazi katliamında Auschwitz’de kaybetmiş bir Macar Yahudisi olan, George Tabori’nin yazdığı oyunlarda “Kimlik ve Öteki” sorunu ile ilgili bir incelemeydi. Tabori sanıldığının aksine oyunlarında sadece Yahudi sorunuyla ilgili değil, bu izlekten yola çıkarak öteki olma, ön yargı, ırkçılık, kurban olma durumu gibi temaları irdelemetedir. Bu sosyo-politik temalar, temelde kimlik kavramı çerçevesinde incelenmiştir. Kendi akademik çalışmam olduğu için ayrıca kaynak göstermedim.

Seni Görüyorum / I see you

27f2f494f3d58b54738751043b5707c7

Ve işte size daha da kolay bir ödev. Gözleriniz gün boyunca çoğu zaman açık. Şimdi bak manzarana, ne görüyorsun – ve bunu gün içinde aklına geldikçe yapmaya devam et- ve zihninden şöyle söyle: “Seni görüyorum”.
“Seni görüyorum. Seni görüyorum. Seni görüyorum. Seni görüyorum. Seni görüyorum. Seni görüyorum. Seni görüyorum. Seni görüyorum.”
Her zaman bir sürü farklı şeye bakıyorsun. Bunu söyleyerek kendini kandırıyor filan değilsin. Sadece bir biçimde baktığın şeye daha net olmaya çalışıyorsun. Basitçe gereksiz yorumlar olmadan kendine “Yeni Şimdi” yi öğretiyorsun.
“Seni görüyorum. Sana şu an bakıyorum. Seni gördüm. Sana şu an bakıyorum”
Ve gördükçe, gördükçe, gördükçe, baktıkça, baktıkça, baktıkça eninde sonunda gerçekten GÖRMEYE başlayacaksın. “Görmek” kelimesi “Aa, seni görüyorum !” dan daha önemli hale gelecek. Şimdi “Ah, Seni GÖRÜYORUM!” olacak. Tıpkı, “Şimdi senin RUHUNU görmeye başladım” ya da “Kim olduğun GERÇEĞİNİ” görmeye başladım gibi…

Avatar filminde bu onların selamlamasıydı “Seni görüyorum.” Filmi ilk izlediğimde şöyle düşünmüştüm, “Vay! Yürü Be Jim Cameron. Ben de seni görüyorum!”
Yogada selamlama Namaste’dir. Hemen hemen aynı anlama gelir. Kelimesi kelimesine “Seni görüyorum” anlamanına gelmez. “Benim içimdeki ışık – ben olan Farkındalığımın ışığı, Farkındalığın ışığı- senin varlığının ışığını görüyor.”
Bunu görmek istiyorum. Bu pratiği dene. “Seni görüyorum” de, her ne görünüyorsa sana.

“Seni görüyorum” Venedik Sınıfı
22 Haziran 2014
Eric Shiffmann

And so, here is an even easier homework. Your eyes are probably open most of the time during the day. And so, look at whatever is in your view — and do this as many times in a day as you happen to think of it —and in your mind, say, “I see you.”
“I see you. I see you. I see you. I see you. I see you. I see you. I see you. I see you. I see you.”
You are looking at various things all the time. You are not faking yourself into anything by saying this. You are not trying to be a certain sort of way. You are simply teaching yourself to be in the New Now without a lot of extraneous commentary. “I see you. I’m looking at you. I see you. I’m looking at you.”
And, when you see, see, see, look, look, look, eventually you start to SEE. The word “seeing” then begins to have more significance than just, “Oh, I see you.” It becomes, “Oh, I SEE you!” Like, “I’m beginning to see the SOUL of you,” or, “the TRUTH of who you are.”
In the movie Avatar that was their greeting. “I see you.” When I first saw that movie I thought, “Yay! Go, Jim Cameron. I see you!” In Yoga, the greeting is Namaste. It is pretty much the same. It doesn’t literally mean, “I see you.” It means, “The light in me — the light of the Awareness that I am, the light of my awareness — sees the light of your presence.”
Want to see. Do the practice. Say, “I see you” whenever it occurs to you.
“I see you” Venice Class 22 July 2014 Eric Shiffmann